HALKWEBYazarlar“MİLLET İRADESİ” Mİ, PR OPERASYONU MU?

“MİLLET İRADESİ” Mİ, PR OPERASYONU MU?

0:00 0:00

Son yıllarda CHP içinde en çok kullanılan kavramlardan biri “irade” oldu.

Önce “değişim iradesi” dendi.
Sonra “örgüt iradesi”…
Ardından “2 milyon üyenin iradesi”…

Yetmedi.

Ekrem İmamoğlu etrafında yürütülen siyasi kampanyalarda bu kez CHP üyeleriyle de yetinilmedi;
“15,5 milyon oy”, “25 milyon imza”, “millet ayağa kalktı” söylemleri dolaşıma sokuldu.

Peki sonuç ne oldu?

Sosyal medya şovu dışında ortada ne hukuki bir sonuç oluştu,
ne kurumsal bir karşılık ortaya çıktı,
ne de siyasi sistemi değiştiren gerçek bir mekanizma üretilebildi.

Çünkü modern devletler sloganla değil;
hukukla yönetilir.

Siyasi partiler de hashtaglerle değil;
tüzükle ayakta kalır.

Hiçbir PR organizasyonu,
hiçbir dijital kampanya,
hiçbir imza gösterisi,
hukukun ve kurumsal mekanizmaların yerine ikame edilemez.

Ama CHP’nin belli çevreleri uzun süredir tam tersini yapıyor.

Gerçek siyaset yerine algıyı,
kurumsallık yerine vitrini,
örgüt yerine sosyal medya mobilizasyonunu koyuyorlar.

Sorun da tam burada başlıyor zaten.

Çünkü siyaseti sürekli dijital heyecana dönüştüren yapılar, zamanla gerçeklikle bağını kaybediyor.

Ve sonunda ortaya şöyle bir çelişki çıkıyor:

İki milyon üyenin iradesi bugün neden bu kadar kıymetli?

Madem üyelik iradesi bu kadar kutsaldı;
belediye başkan adayları belirlenirken neden ön seçim yapılmadı?

Neden örgüte danışılmadı?

Neden kararlar dar kadrolar arasında şekillendi?

Özkan Yalım belirlenirken mi unutuldu üye?
Böcek aday yapılırken mi askıya alındı demokrasi?
Hasbi’de…
Tanju’da…
Rıza’da…
Ve daha birçok tartışmalı tercihte mi akla gelmedi örgüt iradesi?

O gün üyeye sadece afiş asmak düştü.
SMS almak düştü.
Aidat ödemek düştü.
Alkışlamak düştü.

Kararları ise dar siyasi çevreler verdi.

Şimdi sıra koltuk savaşına gelince bir anda “2 milyon üyenin iradesi” söyleminin kutsallaştırılması,
demokratik hassasiyetten çok güç alanı koruma refleksi görüntüsü veriyor.

Çünkü burada savunulan şey ilke değil.

Pozisyon.

Mesele demokrasi değil;
iktidar alanını kimin kontrol edeceği.

Ve CHP’nin bugünkü krizi tam da bu yüzden sıradan bir iç tartışma değildir.

Bu kriz;
örgütün yerini PR siyasetinin,
kurumsallığın yerini sosyal medya histerisinin,
siyasi aklın yerini slogan aparatlarının aldığı uzun bir dönüşümün sonucudur.

CHP SOLA MI GİDİYOR, YOKSA YENİ BİR ANAP MI İNŞA EDİLİYOR?

Bugün CHP içinde yaşanan dönüşümün en büyük yanılsaması şudur:

Birileri hâlâ bunun “sol içi mücadele” olduğunu sanıyor.

Oysa ortada gerçek anlamda ideolojik bir kavga bile yok.

Kimse kamuculuğu tartışmıyor.
Kimse üretim ekonomisini konuşmuyor.
Kimse emek siyasetini büyütmüyor.
Kimse gelir adaletsizliğine karşı yeni bir sosyal demokrat program üretmiyor.

Ama buna rağmen sürekli “değişim”, “yenilik”, “yeni siyaset”, “toplumsal dönüşüm” sloganları duyuyoruz.

Peki gerçekten ne değişiyor?

Asıl değişen şey ideoloji değil;
partinin karakteri.

Çünkü bugün CHP içinde yükselen siyasal model dikkatle incelendiğinde ortaya sosyal demokrat bir dönüşüm değil,
merkez sağ restorasyonu çıkıyor.

Daha açık söyleyelim:

Ekrem İmamoğlu merkezli oluşan yapıdan klasik anlamda halkçı, devletçi, kamucu bir sosyal demokrat çizgi çıkmaz.

Olsa olsa yeni nesil bir ANAP çıkar.

Çünkü ortada artık ideolojik derinlikten çok vitrin siyaseti var.

Solculuk tabelada duruyor.
Sosyal demokrasi afişlerde yazıyor.
Ama içeride dolaşan siyasal refleks başka bir yere ait.

Sağdan devşirme kadrolar…
Belediye imkanlarıyla büyüyen güç ağları…
PR şirketleri…
İmaj mühendisliği…
Liberal piyasa dili…
Holding mantığıyla yönetilen belediye ilişkileri…
Ve ideolojiyi “yük” gören kariyer siyaseti…

Bütün bunlar birleşince ortaya halkçı dönüşüm değil;
merkez sağ estetiğiyle paketlenmiş yeni bir güç organizasyonu çıkıyor.

ANAP’ın yükseliş mantığı da buydu zaten.

İdeolojiler üstü görünmek…
Her kesime aynı anda oynayabilmek…
Siyasal kimliği belirsiz ama medya gücü yüksek bir vitrin oluşturmak…

Bugün CHP içinde oluşan atmosfer giderek buna benziyor.

İdeoloji geri çekiliyor,
iletişim stratejisi öne çıkıyor.

Örgüt geri çekiliyor,
belediye merkezli güç ilişkileri büyüyor.

Siyasal mücadele geri çekiliyor,
PR operasyonları belirleyici hale geliyor.

Ve en önemlisi:
Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel ağırlığı giderek “marka yönetimi” mantığına indirgeniyor.

Bu yüzden bugün CHP’de yaşanan kriz sadece isim savaşı değildir.

Bu aynı zamanda partinin ruhunun ne olacağına dair tarihsel bir kırılmadır.

CHP;
kamucu,
halkçı,
devlet ciddiyeti taşıyan,
örgüt kültürü güçlü bir sosyal demokrat parti olarak mı kalacak?

Yoksa büyükşehir belediyeleri etrafında kümelenmiş,
PR diliyle yönetilen,
ideolojik omurgası zayıf,
kişisel kariyer ağlarının belirlediği yeni nesil bir merkez sağ organizasyona mı dönüşecek?

Asıl tartışılması gereken soru budur.

Çünkü toplumun önemli bir kısmı artık şunu hissediyor:

Ortada fikir hareketinden çok,
güç yönetimi var.

İnsanlar yalnızca seçim kazanacak bir yapı aramıyor.

Aynı zamanda güven verecek bir siyasal akıl görmek istiyor.

Ama CHP’nin belli bölümlerinde ortaya çıkan görüntü tam tersini üretiyor:

Şaibe tartışmaları…
Çıkar ilişkileri…
Belediye lobileri…
Sosyal medya operasyonları…
Ve sürekli birbirini tasfiye etmeye çalışan klikler…

Bu tablo halka umut değil,
güvensizlik veriyor.

Ve belki de en acı tarafı şu:

Bugün “değişim” diye sunulan şeyin önemli kısmı,
zihniyet değişimi değil;
yalnızca kadro değişimi.

CHP’DE “HAİN” ÜRETME SİYASETİ VE LİNÇ DÜZENİ

Bugün CHP’nin en büyük problemlerinden biri yalnızca örgütsel kriz değildir.

Parti aynı zamanda ciddi bir siyasal akıl krizinin içine sürüklenmiş durumda.

Çünkü fikir üretemeyen yapılar zamanla düşman üretmeye başlar.

Siyasal program üretemeyenler slogan üretir.
Kurumsal kültür oluşturamayanlar linç kültürü oluşturur.
Demokratik tartışma zemini kuramayanlar ise sürekli yeni “hainler” icat eder.

Son yıllarda CHP içinde oluşan atmosfer tam olarak budur.

Dün yere göğe sığdıramadıklarını bugün “hain” ilan ediyorlar.
Dün alkışladıklarını bugün sosyal medya meydanlarında linç ediyorlar.
Dün omuzlarda taşıdıklarını bugün itibarsızlaştırma operasyonlarıyla hedefe koyuyorlar.

Ve bunu siyaset zannediyorlar.

Bugün “Hain Kılıçdaroğlu” diye bağıranların önemli kısmı,
yarın aynı öfkeyle “Hain Özgür” diye bağıracaktır.

Çünkü burada mesele ilke değil.

Sadakat de değil.

Mesele tamamen güç dengesi.

Kim güç alanını kaybederse,
ertesi gün “ihanet” etiketiyle hedefe konuyor.

Bu yüzden CHP içinde artık sağlıklı siyasal tartışma kültürü giderek kayboluyor.

Yerine sosyal medya histerisi geliyor.

Troll düzeni geliyor.

PR aparatları geliyor.

Slogan siyasetçileri geliyor.

Ve ortaya korkutucu bir zihinsel çölleşme çıkıyor.

Bugün parti içinde birçok insan konuşmaktan çekiniyor.

Çünkü en küçük eleştiride ya “AKP’li”, ya “saraycı”, ya “işbirlikçi”, ya da “hain” ilan edilme riskiyle karşılaşıyor.

Bu dil yalnızca insanları susturmuyor;
aynı zamanda partinin düşünme kapasitesini de yok ediyor.

Çünkü siyaset akılla yapılır,
sürü psikolojisiyle değil.

Ama CHP’nin belli çevrelerinde artık fikir üretmek yerine dijital bağırma kültürü hâkim hale gelmiş durumda.

Bir grup slogan aparatının görevi artık düşünmek değil,
anlık hedef belirlemek.

Kim o gün hedef gösterilecek?
Kim linç edilecek?
Kim “davaya ihanet etti” ilan edilecek?

Bütün enerji bunun üzerine kuruluyor.

Oysa Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel gücü tam tersiydi.

CHP bir zamanlar Türkiye’nin en büyük siyasal okuluydu.

Fikir üreten…
Devlet modeli tartışan…
Ekonomi konuşan…
Toplum projesi geliştiren…
Entelektüel ağırlık taşıyan bir merkezdi.

Bugün ise birçok tartışma,
“kim kimi tasfiye edecek?” seviyesine düşmüş durumda.

Çünkü siyasetin merkezi fikir olmaktan çıktı;
pozisyon savaşına dönüştü.

Ve bunun doğal sonucu olarak parti giderek küçülüyor.

Çünkü toplum şunu görüyor:

Ortada ülkenin geleceğine dair büyük bir vizyon tartışması yok.

Ama çok büyük bir iç iktidar savaşı var.

İnsanlar CHP’ye bu yüzden öfkeli.

Çünkü vatandaş bağıran değil düşünen,
hakaret eden değil çözüm üreten,
linç eden değil güven veren bir muhalefet görmek istiyor.

Ama karşısına çıkan tablo çoğu zaman tam tersi oluyor:

Troll orduları…
Koordineli saldırılar…
PR operasyonları…
Ve sürekli yeni “hain” arayan bir dijital siyaset kültürü…

Açık konuşalım:

Bir parti sürekli hain arıyorsa,
orada artık fikir üretimi bitmiş demektir.

Çünkü güçlü siyasi hareketler kendilerini düşman üreterek değil,
fikir üreterek ayakta tutar.

Bugün CHP’nin en büyük ihtiyacı da tam olarak budur:

Linç kültüründen çıkıp yeniden siyasal akla dönebilmek.

ŞAİBE, KORKU VE “MUTLAK BUTLAN”: SONUÇLARI KONUŞUP NEDENLERİ SAKLAMAK

Bugün CHP içinde yaşanan kriz konuşulurken herkes sonuca odaklanıyor.

Mahkeme kararına…
Kurultay tartışmalarına…
Genel merkez önündeki görüntülere…
Sloganlara…
Meydan okumalarına…

Ama kimse dönüp şu soruyu sormuyor:

CHP neden bu hale geldi?

Çünkü “mutlak butlan” kararı gökten düşmedi.

Bu tablo,
yıllardır biriken siyasal çürümenin doğal sonucudur.

Ortaya saçılan iddialar…
Belediyeler etrafında oluşan güç ağları…
Şaibe tartışmaları…
İhale ilişkileri…
Genel merkez-belediye ekseninde büyüyen yeni siyasi düzen…
Ve parti içinde giderek derinleşen korku atmosferi…

Bütün bunlar yıllardır büyüyordu.

Ama her eleştiri “ihanet” diye bastırıldı.

Kim konuştuysa susturuldu.
Kim sorguladıysa hedefe kondu.
Kim rahatsızlık dile getirdiyse ya “AKP’li” ya “saraycı” ilan edildi.

Sonuçta CHP kendi iç denetim mekanizmasını kaybetti.

Ve denetlenmeyen her yapı zamanla kendi krizini üretir.

Bugün yaşanan tam olarak budur.

Çünkü mesele artık yalnızca siyasi başarısızlık değildir.

Toplumun önemli bir kısmı CHP’nin bazı kadrolarına güven duymamaya başlamıştır.

Ali başka bir şaibeyle anılıyor…
Veli başka bir ilişki ağıyla gündeme geliyor…
Muhittin ve çevresi ayrı dosyalarda konuşuluyor…

Ama sonra dönüp millete hâlâ “ahlak”, “temiz siyaset”, “değişim” pazarlanmaya çalışılıyor.

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:

Adı sürekli şaibe, çıkar ilişkisi ve belediye rantıyla anılan insanların CHP’de ne işi var?

Cumhuriyet Halk Partisi gerçekten bunun için mi kuruldu?

Çünkü CHP’ye oy veren insanlar yalnızca iktidara kızdıkları için muhalefeti desteklemek istemiyor.

Aynı zamanda güvenmek istiyorlar.

Devlet yönetebilecek bir ciddiyet görmek istiyorlar.

Ama son yıllarda ortaya çıkan tablo birçok insanda tam tersine bir duygu üretiyor:

Bunlar kendi içlerinde bile sağlıklı bir yapı kuramıyor.”

İşte “mutlak butlan” tartışmasının zemini tam olarak bu güven krizidir.

Bu yüzden mesele yalnızca hukuki değildir.

Bu aynı zamanda ahlaki ve siyasal bir krizdir.

Ve belki de ilk kez CHP tarihinde,
parti içindeki bazı yapıların hem siyasi hem hukuki hem de vicdani düzlemde hesap verme ihtimali ortaya çıkmıştır.

Bugün yaşanan paniğin temel nedeni de budur.

Çünkü mesele yalnızca koltuk korkusu değildir.

Aynı zamanda ortaya saçılabilecek gerçeklerin korkusudur.

Bu yüzden sürekli ajitasyon dili kuruluyor.

Sürekli “darbe”, “vesayet”, “partiyi teslim etmeyiz” söylemleri dolaşıma sokuluyor.

Çünkü kriz ne kadar büyütülürse,
hesap sorma ihtimali o kadar geri plana itiliyor.

Oysa gerçek tam tersidir:

CHP’nin yeniden ayağa kalkabilmesi için önce kendi içindeki çürümeyle yüzleşmesi gerekir.

Çünkü mutlak butlan neden değil;
sonuçtur.

Asıl neden,
yıllardır büyüyen denetimsizliktir.

Asıl neden,
örgütün yerine güç ağlarının geçirilmesidir.

Asıl neden,
partinin siyasal akıl yerine PR operasyonlarıyla yönetilmeye çalışılmasıdır.

Ve asıl neden,
Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurumsal ciddiyetinin aşındırılmasıdır.

Bu yüzden bugün yapılması gereken şey slogan atmak değil;
o sonucu doğuran çürümeyi cesaretle sorgulayabilmektir.

Çünkü arınmadan yeniden kuruluş olmaz.

ARINMADAN YENİDEN DOĞUŞ OLMAZ

Bugün CHP içinde yaşanan krizi yalnızca bir mahkeme kararı,
bir kurultay tartışması
ya da kişisel hesaplaşma gibi okumak büyük hata olur.

Çünkü mesele kişilerden daha büyüktür.

Asıl mesele;
Cumhuriyet Halk Partisi’nin hangi siyasal karakterle yoluna devam edeceğidir.

Bir yol ayrımındayız.

Ya CHP;
belediye merkezli güç ağlarının,
PR siyasetinin,
kişisel kariyer koalisyonlarının,
şaibe tartışmalarının,
ve ideolojik omurgası zayıflamış yeni nesil merkez sağlaşmanın etkisi altında daha da savrulacak…

Ya da sancılı ama tarihsel bir arınma sürecinden geçerek yeniden kurucu ayarlarına dönecek.

İşte tam bu yüzden bugün “mutlak butlan” meselesine yalnızca teknik-hukuki bir tartışma gibi bakmak eksik olur.

Çünkü mutlak butlan bir neden değil;
bir sonuçtur.

Yıllardır büyüyen denetimsizliğin,
örgütsüzleşmenin,
belediye merkezli güç siyasetinin,
parti içi tasfiye kültürünün,
şaibe tartışmalarının
ve kurumsal akıl kaybının doğal sonucudur.

Bu yüzden bugün yapılması gereken şey slogan siyaseti değildir.

Ne sosyal medya histerisi…
Ne dijital kahramanlık…
Ne de sürekli yeni “hain” üretmek…

CHP’nin ihtiyacı olan şey;
yeniden ciddiyet üretmektir.

Yeniden kurumsallık üretmektir.

Yeniden güven üretmektir.

Ve en önemlisi:
yeniden siyasal omurga üretmektir.

Bugün birçok insanın Kemal Kılıçdaroğlu etrafında yeniden pozisyon almasının nedeni de yalnızca bir kişiye bağlılık değildir.

Bu aynı zamanda yıllardır büyüyen savrulmaya karşı duyulan rahatsızlığın dışavurumudur.

Çünkü Kılıçdaroğlu bütün eleştirilere rağmen,
CHP’nin kurumsal hafızasını,
devlet ciddiyetini,
örgüt kültürünü
ve parti disiplinini temsil eden son büyük eşiklerden biri olarak görülüyor.

Onun etrafında oluşan destek,
bir “lider tapınması”ndan çok;
CHP’nin tamamen belediyeleşmiş,
PR’laşmış,
ideolojik omurgasını kaybetmiş bir yapıya dönüşmesine karşı gelişen reflekstir.

Elbette Kılıçdaroğlu da eleştirilebilir.

Yanlışları da tartışılabilir.

Ama bugün mesele şahısların ötesine geçmiş durumda.

Çünkü artık tartışılan şey,
CHP’nin gelecekte bir fikir partisi mi olacağı,
yoksa yalnızca büyükşehir belediyeleri etrafında kümelenmiş devasa bir güç organizasyonuna mı dönüşeceğidir.

Ve toplumun önemli bir kısmı ikinci ihtimalden ciddi biçimde rahatsızdır.

Bu yüzden bugün yaşanan kriz,
aynı zamanda tarihsel bir arınma zorunluluğunu da ortaya çıkarmıştır.

Çünkü bazen bir siyasi hareket,
yoluna devam edebilmek için önce kendi içindeki çürümeyle yüzleşmek zorundadır.

Bu sancılıdır.

Yıpratıcıdır.

Kırıcıdır.

Ama kaçınılmazdır.

Bugün yapılması gereken şey;
“kim kimi yenecek?” kavgası değil,
CHP’yi yeniden kurucu değerleriyle buluşturacak büyük bir siyasal restorasyondur.

Ön seçim mekanizmasının yeniden kurulması…
Örgütün yeniden güçlendirilmesi…
Belediye-sermaye ilişkilerinin şeffaflaştırılması…
Parti içi denetim mekanizmalarının işletilmesi…
Liyakat merkezli kadro anlayışına dönülmesi…
Ve CHP’nin yeniden halkçı, kamucu ve devlet ciddiyeti taşıyan bir çizgiye oturtulması…

Asıl çözüm budur.

Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi sıradan bir siyasi parti değildir.

Bu parti,
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu siyasal omurgasıdır.

Ve kurucu partiler yalnızca seçim kazanmak için değil,
devlet ciddiyetini,
toplumsal güveni
ve siyasal ahlakı ayakta tutmak için vardır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey tam da budur:

Bağıran değil düşünen,
linç eden değil üreten,
PR yapan değil siyaset yapan,
kişisel kariyer değil Cumhuriyet taşıyan bir CHP.

Çünkü arınmadan yeniden doğuş olmaz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI