Mevsimlik işçinin alın teri neden her yıl aynı gerilimin ortasında kalıyor?
Her yıl aynı mevsim geliyor.
Fındık zamanı, çay zamanı, pamuk zamanı, sebze ve meyve hasadı zamanı…
Türkiye’nin dört bir yanından binlerce mevsimlik işçi, ekmek parası için yüzlerce kilometre yol gidiyor. Evini, ailesini, çocuklarını geride bırakıyor. Günlerce, haftalarca ağır koşullarda çalışıyor.
Onların elinde servet yok.
Siyasi güç yok.
Büyük patronlar yok.
Çoğu zaman arkalarında güçlü bir örgüt de yok.
Ellerinde yalnızca emekleri ve alın terleri var.
Ama ne yazık ki bazı yerlerde o alın teri bile sorun haline geliyor.
Önce düşük ücret…
Sonra ağır çalışma koşulları…
Sonra kötü barınma…
Sonra ücret tartışması…
İşçi hakkını istediğinde gerilim…
Ve bazı olaylarda gerilim, şiddete dönüşüyor.
Daha da kötüsü, bazı saldırılarda işçinin etnik kimliği hedef haline geliyor.
İşte asıl utanç burada başlıyor.
BİR İŞÇİ NEDEN KORKARAK ÇALIŞMAK ZORUNDA KALSIN?
Mevsimlik işçi tarlaya çalışmaya gidiyor.
Fındığı o topluyor.
Çayı o topluyor.
Sebzeyi o topluyor.
Meyveyi o topluyor.
Saatlerce güneşin altında çalışıyor.
Emeğini ortaya koyuyor.
Sonra tek bir şey istiyor:
Çalışmasının karşılığını.
Bu kadar basit.
Ama Türkiye’nin farklı bölgelerinde yıllardır yaşanan olaylar, bu basit talebin bile kimi zaman ciddi gerilimlere dönüştüğünü gösteriyor.
2017’de Samsun Terme’de Şanlıurfa’nın Viranşehir ilçesinden gelen Kürt fındık işçilerinin kaldığı alana silahlı saldırı düzenlendiği bildirildi. Perihan Akın yaşamını yitirdi, bir işçi yaralandı.
Bir insan ekmek parası için memleketinden yüzlerce kilometre uzakta.
Ve hayatını kaybediyor.
Suçu neydi?
Çalışmak mı?
SAKARYA’DA YARALAR DERİNLEŞTİ
2018’de Sakarya’da Kadir Sakçı, Kürtçe konuştuğu gerekçesiyle saldırıya uğradı ve öldürüldü. Oğlu da yaralandı.
2019’da Diyarbakır’dan Sakarya’ya mevsimlik işçi olarak gelen Şirin Tosun’un saldırıya uğradığı, daha sonra yaşamını yitirdiği bildirildi.
2020’de ise Mardin Mazıdağı’ndan Sakarya’ya gelen 16 Kürt mevsimlik işçinin saldırıya uğradığı iddiaları gündeme geldi.
Burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekiyor.
Her olayı doğrudan “ırkçı saldırı” olarak nitelemek doğru değildir.
Bazı olaylarda mağdur anlatımlarıyla resmi açıklamalar veya farklı kaynakların değerlendirmeleri arasında ciddi farklılıklar vardır.
Nitekim 2020 Sakarya olayında saldırıya uğrayan işçilerden bazıları olayın işverenle yaşanan anlaşmazlıktan kaynaklandığını, bunun Kürt-Türk çatışması olmadığını söyledi.
Gerçeği savunmanın yolu, hoşumuza giden bilgileri seçmek değildir.
Gerçeğin tamamını ortaya koymaktır.
Fakat bu ayrıntı, mevsimlik işçilerin yaşadığı temel sorunu ortadan kaldırmıyor.
Çünkü ortada yıllardır devam eden başka bir gerçek var:
Güvencesiz emek.
2021: AFYON, ÇORUM, ANTALYA
2021 yılında da farklı şehirlerden benzer haberler geldi.
Afyon Sultandağı’nda mevsimlik tarım işçisi ailelere saldırıldığı ve 7 kişinin yaralandığı yönündeki haberler kamuoyuna yansıdı.
Çorum’da Şanlıurfa’dan gelen mevsimlik tarım işçilerine yönelik saldırı iddiası üzerine İnsan Hakları Derneği inceleme yaptı.
Antalya Elmalı’da ise mevsimlik işçiler ırkçı saldırıya uğradıklarını ve tehdit edildiklerini anlattı.
Üç farklı şehir.
Üç farklı olay.
Ama aynı ortak nokta:
Mevsimlik işçinin savunmasızlığı.
2022: SADECE PARASINI İSTEDİ
2022’de Sakarya Kocaali’de Şırnaklı mevsimlik işçi Esat Atabay’ın ücretini istemesi üzerine saldırıya uğradığı bildirildi.
İddiaya göre işçi çalışmasının karşılığı olan yevmiyesini istedi.
Sonra saldırıya uğradı.
Kafatasında çatlak oluştuğu bildirildi.
Burada durmak gerekiyor.
Çünkü bu olay, mevsimlik işçi meselesinin özünü bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor:
İşçi çalışıyor.
İşçi parasını istiyor.
Ve hakkını isteyen işçi şiddet görüyor.
O para sadaka değil.
Lütuf değil.
Bağış değil.
İşçinin emeğinin karşılığı.
MESELE SADECE IRKÇILIK DEĞİL
Mevsimlik işçilerin yaşadığı sorunları yalnızca etnik ayrımcılık üzerinden okumak eksik olur.
Çünkü bu insanların karşı karşıya olduğu sorunlar çok daha geniş:
Kayıt dışı çalışma.
Düşük ücret.
Ücretin geç veya hiç ödenmemesi.
Güvencesiz çalışma.
Kötü barınma koşulları.
Güvenlik sorunları.
İş kazaları.
Örgütsüzlük.
İşveren karşısında pazarlık gücünün zayıflığı.
Bütün bunlara bir de etnik veya yabancı düşmanlığı eklendiğinde ortaya çok daha ağır bir tablo çıkıyor.
Bu nedenle mesele yalnızca ırkçılık değildir.
Mesele aynı zamanda emek sömürüsüdür.
2026: YENİDEN AYNI MANZARA
Ve bugün 2026.
Zonguldak Alaplı’da Şırnak’tan gelen 70’in üzerinde Kürt mevsimlik işçi ve ailelerinin iki ayrı saldırıya maruz kaldığı bildirildi.
Düzce’de Mardin’den gelen Kürt işçiler kaldıkları bölgede tehdit ve saldırıya uğradıklarını anlattı.
Ancak Düzce Valiliği, olayın etnik kimliğe yönelik olmadığını ve münferit bir asayiş olayı olduğunu açıkladı.
Bu açıklamayı da görmezden gelemeyiz.
Çünkü gazetecilik ve kamuoyu tartışması, yalnızca bir tarafın iddiasını gerçek kabul etmek değildir.
Bütün tarafları dinlemektir.
Ama bütün bu tartışmaların ortasında değişmeyen bir gerçek var:
Mevsimlik işçi hâlâ güvencesiz.
RİZE’DE İRANLI İŞÇİLER
2026’da Rize’de yaşanan bir başka olay ise meselenin yalnızca etnik kimlikle açıklanamayacağını gösteriyor.
Çay toplamak için gelen 38 İranlı mevsimlik işçinin, ücretlerini talep ettikten sonra saldırıya uğradıklarını bildirdiği haberleştirildi.
Burada dikkat çekici olan şu:
İşçiler farklı bir ülkeden geliyor.
Çalışıyor.
Ve ücretlerini istiyor.
Yani ortak nokta etnik kimlik değil.
Ortak nokta güvencesiz işçilik.
Bu bize çok önemli bir şey söylüyor:
Türkiye’nin mevsimlik işçilik düzeninde sorun yalnızca “kimlik” meselesi değildir.
Emekçinin güçsüzlüğü de temel problemdir.
ONLAR HASADI TOPLUYOR, BİZ UTANCI BİRİKTİRİYORUZ
Bir düşünün.
Fındığı kim topluyor?
Çayı kim topluyor?
Tarladaki sebzeyi kim topluyor?
Bahçedeki meyveyi kim topluyor?
Sabahın erken saatlerinde tarlaya giden kim?
Güneşin altında çalışan kim?
Üretimin en ağır yükünü taşıyan kim?
Mevsimlik işçi.
Peki bu insanlara nasıl davranıyoruz?
Bazen kötü barınma koşulları.
Bazen düşük ücret.
Bazen ödenmeyen yevmiye.
Bazen tehdit.
Bazen saldırı.
Bazı durumlarda ise etnik kimliğe yönelik hakaret ve düşmanlık.
Sonra ürün pazara çıkıyor.
Fiyatı konuşuluyor.
Market fiyatı konuşuluyor.
Üretici konuşuluyor.
Aracı konuşuluyor.
Ama o ürünü toplayan işçi çoğu zaman görünmez oluyor.
İşte bizim asıl utancımız burada.
Onlar hasadı topluyor, biz utancı biriktiriyoruz.
İŞÇİNİN SUÇU NE?
Şanlıurfa’dan gelmek mi?
Mardin’den gelmek mi?
Şırnak’tan gelmek mi?
Diyarbakır’dan gelmek mi?
Kürtçe konuşmak mı?
İran’dan gelmek mi?
Parasını istemek mi?
Hiçbiri suç değil.
Suç olan, emeğin karşılığını vermemektir.
Suç olan, insanı kimliği üzerinden aşağılamaktır.
Suç olan, hak arayan işçiyi susturmak için şiddete başvurmaktır.
DEVLETİN GÖREVİ NEDİR?
Devlet, mevsimlik işçinin yanında olmalıdır.
İşçi ücretini alamıyorsa devlet orada olmalıdır.
İşçi tehdit ediliyorsa devlet orada olmalıdır.
İşçiye saldırılıyorsa devlet orada olmalıdır.
İşçi etnik kimliği nedeniyle hedef gösteriliyorsa devlet orada olmalıdır.
İşçi kayıt dışı çalıştırılıyorsa devlet orada olmalıdır.
Çünkü hukuk sadece güçlülerin güvencesi değildir.
Hukuk, en zayıfın güvencesidir.
BARIŞ SADECE MECLİS’TE, ANKARA’DA KALMAMALI
Bugün Türkiye’nin önünde yeni bir umut olarak duran barış süreci, yalnızca Meclis koridorlarında, siyasi parti binalarında veya Ankara’daki toplantı masalarında konuşulup kalmamalıdır.
Barışın gerçek anlamı, hayatın içine girmesidir.
Barış;
fındık bahçesinde yaşamalıdır.
çay tarlasında yaşamalıdır.
pamuk tarlasında yaşamalıdır.
sebze bahçesinde yaşamalıdır.
mevsimlik işçinin kaldığı çadırda yaşamalıdır.
Çünkü Ankara’da barıştan söz edip tarlada işçiyi kimliği nedeniyle aşağılayan bir anlayışla gerçek barış kurulamaz.
Barış, insanların birbirine sadece tahammül etmesi değildir.
Birbirinin hakkına ve onuruna saygı göstermesidir.
Bu nedenle bugün başlayan veya sürmekte olan barış sürecinin en önemli sınavlarından biri de budur:
Barış, tarlaya ulaşacak mı?
SAĞLIK BAKANLIĞI, TARIM BAKANLIĞI, ÇALIŞMA BAKANLIĞI VE YEREL YÖNETİMLER: SORUMLULUK SİZDE
Mevsimlik işçi meselesi tek bir bakanlığın sorunu değildir.
Bu konuda Sağlık Bakanlığı’nın, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın ve yerel yönetimlerin birlikte hareket etmesi gerekiyor.
Çünkü ortada aynı anda birkaç sorun var.
İşçinin çalışma koşulları var.
Ücret hakkı var.
İş güvenliği var.
Barınma var.
Temiz su ve hijyen var.
Sağlık hizmetlerine erişim var.
Çocukların eğitimi var.
Ulaşım var.
Güvenlik var.
Ve en önemlisi insan onuru var.
Bunların tamamını yalnızca hasat döneminde hatırlamak yetmez.
Mevsimlik işçi daha yola çıkmadan hazırlık yapılmalı.
Hangi bölgeye kaç işçi gelecek?
Nerede kalacaklar?
Sağlık hizmetine nasıl ulaşacaklar?
Temiz su ve tuvalet ihtiyacı nasıl karşılanacak?
Çalışma koşulları nasıl denetlenecek?
Ücretleri nasıl güvence altına alınacak?
İşverenle yaşanabilecek anlaşmazlıklarda işçi nereye başvuracak?
Ve herhangi bir etnik gerilim veya saldırı ihtimalinde güvenlik nasıl sağlanacak?
Bütün bunların cevabı önceden hazırlanmalı.
Çünkü devletin görevi olay çıktıktan sonra açıklama yapmak değil, olay çıkmadan önce tedbir almaktır.
YEREL YÖNETİMLERİN DE SORUMLULUĞU VAR
Belediyeler de “Bu bizim görevimiz değil” diyemez.
O insanlar sizin ilçenize geliyor.
Sizin mahallenizde kalıyor.
Sizin tarlanızda çalışıyor.
Sizin ekonominize katkı sağlıyor.
Sizin esnafınızdan alışveriş yapıyor.
Sizin yollarınızı kullanıyor.
O halde o insanı yalnız bırakamazsınız.
Yerel yönetimler mevsimlik işçiler için barınma, temiz su, hijyen, ulaşım, sağlık ve sosyal destek konusunda çalışma yapmalıdır.
İşçi mevsimlik olabilir.
Ama yurttaşlığı mevsimlik değildir.
İşçi birkaç aylığına sizin ilçenize geliyor olabilir.
Ama o insanın canı, onuru ve hukuku birkaç aylığına askıya alınamaz.
MEVSİMLİK OLSA DA YURTTAŞ BİZİM YURTTAŞIMIZ
İşte meselenin özeti budur.
Mevsimlik işçi mevsimlik olabilir.
Çalışması mevsimlik olabilir.
Bir şehirde birkaç ay kalabilir.
Sonra memleketine dönebilir.
Ama yurttaşlığı mevsimlik değildir.
Kürt yurttaş bizim yurttaşımızdır.
Türk yurttaş bizim yurttaşımızdır.
Arap yurttaş bizim yurttaşımızdır.
Mevsimlik işçi bizim yurttaşımızdır.
Başka ülkeden gelen işçi de insan olarak bizim hukuk düzenimizin koruması altında olmalıdır.
Devletin görevi kimlik sormak değil, insanı korumaktır.
İşçinin hangi şehirden geldiğine değil, hangi hakkının ihlal edildiğine bakılmalıdır.
ARTIK HASAT SEZONU, ŞİDDET SEZONU OLMAMALI
Her yıl aynı görüntüyü görmek istemiyoruz.
İşçiler geliyor.
Hasat başlıyor.
Ücret tartışması çıkıyor.
Gerilim yaşanıyor.
Saldırı iddiası gündeme geliyor.
Valilik açıklama yapıyor.
Taraflar birbirini suçluyor.
Sonra gündem değişiyor.
Bir sonraki yıl aynı hikâye yeniden başlıyor.
Bu kader değildir.
Bu düzen değiştirilebilir.
Mevsimlik işçinin ücreti güvence altına alınabilir.
Çalışma koşulları denetlenebilir.
Barınma koşulları insan onuruna uygun hale getirilebilir.
İşveren-işçi ilişkisi kayıt altına alınabilir.
İşçinin ulaşımı güvenli hale getirilebilir.
Sağlık hizmetlerine erişimi kolaylaştırılabilir.
Ve en önemlisi:
İşçinin can güvenliği sağlanabilir.
BİR YEVMİYE, BİR İNSAN HAYATINDAN DAHA DEĞERLİ DEĞİLDİR
Hiçbir işverenin ödemek zorunda olduğu ücret, bir insanın canından daha değerli değildir.
Hiçbir ürünün hasadı, insan onurundan daha önemli değildir.
Hiçbir etnik kimlik, bir insana saldırmanın gerekçesi olamaz.
Hiçbir ekonomik anlaşmazlık şiddeti meşrulaştıramaz.
Ve hiçbir işçi, hakkını istediği için suçlu ilan edilemez.
Barış sürecinin gerçek başarısı da burada ölçülecek.
Fındık bahçesinde.
Çay tarlasında.
Pamuk tarlasında.
Sebze bahçesinde.
Mevsimlik işçinin kaldığı yerde.
Eğer insanlar kimliklerinden dolayı korkmadan çalışabiliyorlarsa…
Eğer işçi parasını istediğinde saldırıya uğramıyorsa…
Eğer Kürt işçi ile Türk işçi aynı tarlada kardeşçe çalışabiliyorsa…
Eğer farklı şehirlerden gelen insanlar birbirini tehdit değil, yurttaş olarak görüyorsa…
İşte o zaman barış gerçek anlamına kavuşmuş demektir.
SON SÖZ
On yıldır farklı şehirlerde farklı isimlerle aynı hikâyeyi dinliyoruz.
Samsun…
Sakarya…
Afyon…
Çorum…
Antalya…
Düzce…
Zonguldak…
Rize…
Yer değişiyor.
İşçinin adı değişiyor.
Ama sorun değişmiyor.
Çünkü mevsimlik işçi hâlâ Türkiye’nin en savunmasız emekçilerinden biri.
Ve bazı durumlarda bu savunmasızlığın üzerine etnik ayrımcılık, yabancı düşmanlığı ve şiddet ekleniyor.
Artık bu tabloyu değiştirmek zorundayız.
Barış süreci sadece siyasi bir başlık olmamalı.
Tarlaya inmeli.
Bahçeye girmeli.
İşçinin çadırına ulaşmalı.
İşçinin sofrasına oturmalı.
İşçinin emeğine sahip çıkmalı.
Sağlık Bakanlığı üzerine düşeni yapmalı.
Tarım ve Orman Bakanlığı üzerine düşeni yapmalı.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı üzerine düşeni yapmalı.
Yerel yönetimler üzerine düşeni yapmalı.
Devletin bütün kurumları aynı hedefte buluşmalı:
İnsanın onurunu korumak.
Çünkü mevsimlik işçi birkaç aylığına gelir.
Ama yurttaşlığı birkaç aylık değildir.
Mevsimlik işçi de bizim yurttaşımızdır.
Onun emeği de bizim emeğimizdir.
Onun çocuğu da bizim çocuğumuzdur.
Onun canı da bizim canımızdır.
Ve onun hakkı da bizim hukukumuzun güvencesi altında olmak zorundadır.
Çünkü:
ONLAR HASADI TOPLUYOR, BİZ UTANCI BİRİKTİRİYORUZ.
Mevsimlik işçinin alın teri neden her yıl aynı gerilimin ortasında kalıyor?
Artık bu soruyu sormanın değil, cevap vermenin ve gereğini yapmanın zamanı.
