Herkes Konuşuyor, Herkes Şikâyet Ediyor; Ama Kimse Hesap Sormaya Cesaret Etmiyor
Sabah haberlerini açıyorsunuz. Bir sokak röportajı…
Mikrofon kime uzatılırsa uzatılsın, herkesin anlatacak bir derdi var.
Emekli konuşuyor. İşçi konuşuyor. Esnaf konuşuyor. Memur konuşuyor. Dün AK Parti’ye oy vermiş olan bugün iktidardan yakınıyor. CHP’yi destekleyen muhalefetten şikâyet ediyor. Muhafazakârı hayat pahalılığından dertli, seküleri adaletsizlikten…
Herkes öfkeli.
Herkes mağdur.
Herkes memleketin nasıl düzeleceğini biliyor.
Ama ortada tuhaf bir çelişki var:
Herkes konuşuyor, herkes şikâyet ediyor; ama çok az insan gerçekten hesap sormaya cesaret ediyor.
İşte benim asıl meselem burada.
Çünkü bir toplumun sürekli mağdur olması, onun sadece başına gelenlerden sorumlu olduğu anlamına gelmez; fakat yıllarca aynı sorunları yaşayıp aynı siyasal davranışları tekrar etmek de sorgulanması gereken bir durumdur.
Bugün insanların yaşadığı ekonomik sıkıntıları, adaletsizlikleri, liyakatsizliği, torpili ve siyasal yozlaşmayı yalnızca yönetenlerin üzerine yıkıp kenara çekilmek kolaydır.
Zor olan şudur:
“Ben bütün bunların neresindeyim?”
Bu soruyu kendimize sormaktır.
Kurtarıcı bekleyen toplum
Türkiye’de siyaset uzun zamandır yurttaşa özne olmayı değil, taraftar olmayı öğretiyor.
Bir lider bulunuyor.
Ona inanılıyor.
Ona güveniliyor.
Onun adına kavga ediliyor.
Onun hataları savunuluyor.
Sonra bütün sorumluluk o lidere teslim ediliyor.
İşler iyi giderse lider başarılı.
İşler kötü giderse lider bizi kandırmış oluyor.
Ardından yeni bir lider aranıyor.
Yeni bir umut.
Yeni bir slogan.
Yeni bir kurtarıcı…
Bu döngünün sonu yok.
Çünkü kurtarıcı bekleyen toplum, kendi siyasal iradesini başkasına teslim etmiş toplumdur.
Oysa demokrasi, birinin gelip bizi kurtarmasını beklemek değildir.
Demokrasi, kendi hakkının ve kendi iradesinin arkasında durabilmektir.
Herkes hakkını istiyor, ama kimse hesabı sormuyor
Ankara’nın yollarına bakın.
Madenciler geliyor.
Özel sektör öğretmenleri geliyor.
İşçiler geliyor.
Aylarca maaş alamayan emekçiler geliyor.
Devlet kapılarında bekliyorlar.
“Ne olur bizimle ilgilenin.”
“Ne olur işverenle görüşün.”
“Ne olur maaşımızı alalım.”
“Ne olur tazminatımızı verin.”
Buradaki asıl trajedi yalnızca insanların aylarca maaş alamaması değil.
İnsanların kendi alın terlerinin karşılığını almak için bile birilerinin merhametine ihtiyaç duyduklarına inandırılmasıdır.
Oysa ortada bir lütuf yok.
Sadaka yok.
Yardım yok.
İşçinin istediği kendi emeğinin karşılığı.
Kendi alın teri.
Kendi hakkı.
Beklemek de bir kayıptır
Altı ay maaş alamayan bir insanı düşünün.
Altı ay!
Kira beklemiyor.
Elektrik faturası beklemiyor.
Çocuğun masrafı beklemiyor.
Banka borcu beklemiyor.
Faiz beklemiyor.
Market beklemiyor.
Hayat beklemiyor.
Ama işçinin maaşı bekliyor.
Aylar sonra o para ödendiğinde ise aynı para değil.
Paranın değeri düşmüş.
Borç büyümüş.
Faiz büyümüş.
İşçinin alacağı küçülmüş.
Bekleyen yalnızca zamanını değil, parasının değerini de kaybediyor.
Ve buna rağmen hâlâ birilerinin gelip sorunu çözmesini bekliyor.
Devlet kapısında hakkını istemek
İşçi geliyor.
Bakanlık kapısında bekliyor.
Bir görevli çıkıyor:
“Bugün olmaz.”
Başka biri:
“Bekleyin.”
Bir başkası:
“İlgileniyoruz.”
Sonra günler geçiyor.
İşçi bekliyor.
Sonunda sesi yükseliyor.
İtiraz ediyor.
Bağırıyor.
Ve bir anda karşısında barikat beliriyor.
Polis geliyor.
Tazyikli su geliyor.
Cop geliyor.
Gözaltı geliyor.
Burada ortaya çıkan büyük çelişkiyi görmemek mümkün değil:
İnsan kendi hakkını isterken neden suçlu muamelesi görüyor?
Neden aylardır maaşını alamayan işçiye “neden bu kadar tepki gösteriyorsun?” diye soruluyor da, o maaşın neden ödenmediği asıl soru olmaktan çıkıyor?
Bu ülkede şikâyet etmek serbest
Sokak röportajında istediğiniz kadar konuşabilirsiniz.
İktidarı eleştirebilirsiniz.
Muhalefete kızabilirsiniz.
Ekonomiden yakınabilirsiniz.
Küfür edebilirsiniz.
Sosyal medyada sabaha kadar memleketi kurtarabilirsiniz.
Sonra telefonunuzu kapatıp hayatınıza devam edebilirsiniz.
Sistem açısından büyük bir sorun yoktur.
Çünkü örgütsüz öfke, iktidarların korkacağı bir şey değildir.
Öfke gelir.
Öfke yükselir.
Öfke bağırır.
Sonra dağılır.
Asıl tehlikeli olan öfkeli insan değil, bilinçli ve örgütlü yurttaştır.
Çünkü öfkeli insan bağırır.
Bilinçli insan sorar.
Öfkeli insan suçlu arar.
Bilinçli insan sistemi inceler.
Öfkeli insan günü kurtarmak ister.
Bilinçli insan geleceği değiştirmek ister.
Hesap sormak neden bu kadar zor?
Çünkü hesap sormak cesaret ister.
Belge ister.
Bilgi ister.
Örgüt ister.
Israr ister.
Bedel ödemeyi göze almak ister.
Oysa şikâyet etmek çok daha kolaydır.
“Bizi kandırdılar.”
“Bize söz verdiler.”
“Bizi mağdur ettiler.”
“Bizi sattılar.”
“Bizi unuttular.”
Peki sonra?
Kim hesap soracak?
İşte burada herkes susuyor.
Çünkü toplumun önemli bir bölümü hâlâ birilerinin kendi adına hesap sormasını bekliyor.
“Hesap soracağız” masalı
Her seçim döneminde aynı cümleleri duyuyoruz:
“Hesap soracağız.”
Güzel.
Peki nasıl?
Kimden?
Hangi belgeyle?
Hangi hukuk mekanizmasıyla?
Hangi sorumluluktan?
Bunları sormuyoruz.
Çünkü “hesap soracağız” cümlesi siyasi olarak çok kullanışlıdır.
Umut verir.
Öfkeyi yatıştırır.
İnsanları beklemeye ikna eder.
Sonra seçim gelir.
Sandık kurulur.
Oy verilir.
Ve yine beklenir.
Bir süre sonra aynı şikâyetler yeniden başlar.
Sonra yeni bir kurtarıcı aranır.
Masal değişir, bekleyen toplum değişmez.
Asıl sorun yalnızca cehalet değil
Bütün bunları “toplum cahil” diyerek açıklamak da kolaycılıktır.
Sorun her zaman bilmemek değildir.
Bazen bildiğini görmek istememektir.
İnsan kendi partisinin yanlışını kabul etmek istemiyor.
Kendi liderinin hatasını görmek istemiyor.
Kendi çevresinin çıkar ilişkilerini sorgulamak istemiyor.
Çünkü hakikati kabul etmek bazen insanı kendi mahallesinde yalnız bırakır.
İnsanlar çoğu zaman yanlıştan değil, yalnız kalmaktan korkuyor.
Böylece siyaset düşünce olmaktan çıkıyor.
Taraftarlığa dönüşüyor.
Demokrasi ise futbol maçına…
Bizim takım kazanıyorsa her şey güzel.
Bizim lider söylüyorsa doğrudur.
Bizim parti yapıyorsa vardır bir bildiği.
Karşı taraf yapıyorsa rezalettir.
Böyle bir siyaset kültüründe hakikat değil aidiyet kazanır.
İktidarların sevdiği yurttaş tipi
İktidarların en sevdiği yurttaş tipi aslında çok basittir:
Şikâyet eden ama örgütlenmeyen.
Kızan ama mücadele etmeyen.
Oy veren ama denetlemeyen.
Konuşan ama takip etmeyen.
Hatırlayan ama hesap sormayan.
Çünkü böyle yurttaş yönetilebilir.
Bugün bağırır.
Yarın susar.
Bir sonraki gün başka bir gündem çıkar.
Sonra yeniden aynı hayat başlar.
Oysa asıl korkulan yurttaş farklıdır:
Soran yurttaş.
Belge isteyen yurttaş.
Hesap soran yurttaş.
Seçtiğini denetleyen yurttaş.
Kendi partisinin yanlışına da itiraz eden yurttaş.
İşte demokrasi böyle başlar.
Kâğıt toplayıcısının sessiz dersi
Bütün bu siyasi tartışmaların, televizyon programlarının, sosyal medya kavgalarının ve büyük lafların arasında bir kâğıt toplayıcısı görürsünüz.
Kimse onun fikrini sormaz.
Kimse ona mikrofon uzatmaz.
Kimse onun adına slogan atmaz.
O ise araçların arasında kendi yolunu açar.
Kendi ekmeğinin peşindedir.
Bir kurtarıcı beklemez.
Bir liderin gelip hayatını değiştirmesini beklemez.
Kendi arabasını iter.
Belki de hepimize bundan daha büyük bir ders veriyor.
Biz birilerinin bizim için yol açmasını bekliyoruz.
O ise yolunu kendi açıyor.
Biz “biri gelsin” diyoruz.
O “ben yapacağım” diyor.
Biz kurtarıcı arıyoruz.
O ekmeğinin peşinden gidiyor.
Öfkeli kalabalıktan yurttaşa
Artık şu ayrımı yapmak zorundayız:
Kalabalık olmak başka, toplum olmak başka.
Kalabalık bağırır.
Toplum örgütlenir.
Kalabalık öfkelenir.
Toplum mücadele eder.
Kalabalık lider arar.
Toplum kendi iradesini kurar.
Kalabalık seçimden seçime hatırlar.
Toplum her gün denetler.
İşte gerçek siyaset burada başlar.
Çünkü siyaset seyircilerle yapılmaz.
Demokrasi tribünden alkışlanmaz.
Hak, başkasının lütfuyla verilmez.
Adalet bir liderin insafına bırakılamaz.
Ve özgürlük, birilerinin bize bahşedeceği bir ayrıcalık değildir.
Bunların tamamı mücadeleyle kazanılır.
Artık ağlamayı bırakmak gerekiyor
Kimse gelip bizi kurtarmayacak.
Ne sağdan bir kurtarıcı…
Ne soldan…
Ne yeni bir lider…
Ne yeni bir parti…
Ne de seçim gecesi gerçekleşecek bir mucize…
Demokrasi gökten inmeyecek.
Adalet kendiliğinden gelmeyecek.
Hesap kendiliğinden sorulmayacak.
Bir siyasetçi güzel konuştuğu için ülke düzelmeyecek.
Hak aranacak.
Örgütlenilecek.
Denetlenecek.
İtiraz edilecek.
Israr edilecek.
Gerekiyorsa bedel ödenecek.
Ve hesap sorulacak.
Çünkü:
Öfkeli kalabalık çoktur; uysal yurttaş daha çoktur.
Ama tarih, yalnızca öfkelenenleri değil, öfkelerini siyasal iradeye dönüştürenleri hatırlar.
Bugün herkes konuşuyor.
Herkes şikâyet ediyor.
Herkes bir başkasını suçluyor.
Fakat asıl soru hâlâ ortada duruyor:
“Peki sen hesap sormak için ne yaptın?”
İşte o sorunun cevabını vermeden hiçbir şey değişmeyecek.
Çünkü kurtarılmayı bekleyen bir toplum değişmez.
Kendi iradesini kuran toplum değiştirir.
Ve artık mesele kimin gelip bizi kurtaracağı değil.
Bizim ne zaman kendi hayatımızın öznesi olacağımızdır.
