Bir toplumun çöküşü tankla, topla başlamaz; sessiz kabullerle başlar. Hırsızlığın “iş bitiricilik”, yolsuzluğun “sistem gerçeği”, ahlaksızlığın ise “özel hayat” diye paketlenip normalleştirildiği yerde çürüme çoktan başlamıştır.
El birliğiyle kirlenmek, bireysel suçtan daha tehlikelidir. Çünkü artık mesele birkaç yozlaşmış insan değil, yozlaşmayı tolere eden bir zihniyettir. Belediyeler rant kapısı olarak anılıyor, kamu gücü kişisel çıkarın aracı haline getiriliyorsa, orada sadece para çalınmaz; güven çalınır, umut çalınır, gelecek çalınır.
Daha da vahimi, bu düzenin savunucularının ortaya çıkmasıdır. “Benimkisi yaparsa sorun değil” anlayışı, bir ülkenin en büyük ahlaki iflasıdır. Ahlakın tarafı olmaz. Hırsızlık, kimin yaptığına göre değişmez. Güç sahibi birinin kendisinden onlarca yaş küçük biriyle kurduğu ilişkiyi sorgulamak yerine meşrulaştırmak, sadece bireysel bir tercih tartışması değil; güç, etik ve sorumluluk meselesidir. Çünkü güç asimetrisi varsa, orada özgürlük tartışmalıdır.
Toplum dediğimiz yapı, ortak bir vicdanla ayakta durur. O vicdan çökerse, yasalar kağıt üzerinde kalır. Bugün yaşanan tam olarak budur: Hukukun değil, sadakatin; liyakatin değil, yakınlığın; erdemin değil, çıkarın belirleyici olduğu bir düzen.
Peki sonu ne olur?
Böyle bir ülke önce içten içe çürür. İnsanlar adalete inanmayı bırakır. Çalışan değil, çalan kazanıyorsa; dürüst olan değil, güçlü olan korunuyorsa, toplumun üretme motivasyonu yok olur. Beyin göçü artar, kalanlar umutsuzluğa sürüklenir. Kurumlar itibarını yitirir, devlet ciddiyetini kaybeder. En sonunda ise krizler kaçınılmaz hale gelir: ekonomik, sosyal ve ahlaki.
Asıl tehlike, bu tabloya alışmaktır.
Çürümenin en karanlık anı, insanların “burası zaten böyle” dediği andır. Çünkü o cümle, teslimiyettir. Ve teslimiyet, çöküşün mühürüdür.
Sorulması gereken soru şu: Bu düzenin parçası mı olacağız, yoksa karşısında mı duracağız?
Çünkü bir ülke, yönetenlerden önce, susanlar yüzünden kaybeder.
