“1 Mayıs işçinin bayramıdır.”
Öyle mi gerçekten?
O zaman şu gerçeği açık açık söyleyelim:
Bu ülkede işçiler, kendi bayram günlerinde çalışırken ölüyor.
Evet, yanlış duymadınız—
bayram günü.
Kutlanması gereken günde.
Bu yıl 1 Mayıs’ta…
sekiz işçi hayatını kaybetti.
Sekiz kişi değil sadece—
sekiz hayat, sekiz aile, sekiz yarım kalmış gelecek.
16 yaşında bir çocuk.
22 yaşında bir genç.
Geçim derdiyle çalışan işçiler…
Bayram günü.
Hani meydanlarda “emek, dayanışma, mücadele” diye slogan atılan gün var ya—
işte o gün, birileri hâlâ çalıştırılıyor.
Ve sadece çalıştırılmıyor—
ölüyor.
Bu tabloya hâlâ “bayram” diyebiliyorsak,
ortada bir çelişki yok; açık bir çöküş var.
Çünkü bir ülkede işçi, kendi bayramında çalışıyorsa bu sömürüdür.
Kendi bayramında ölüyorsa bu artık sömürü değil—
doğrudan bir düzendir.
Die Sache ist die:
Bu ölümler kimseyi şaşırtmıyor.
Kimse “nasıl olur?” demiyor.
Çünkü herkes biliyor:
Bu ülkede işçi olmak, sadece geçim mücadelesi değil, hayatta kalma mücadelesidir.
Ve en korkuncu da bu.
Ölümün kendisi değil—
alışkanlık.
Artık haber değil bu.
Rutin.
Toplumların çöküşü büyük krizlerle değil,
küçük ölümlere alışarak başlar.
Ve biz artık şunu sormuyoruz:
“Bu insanlar neden öldü?”
Şunu soruyoruz:
“Bugün kaç kişi öldü?”
Bu Bir Kaza Değil, Tercih Edilmiş Bir Düzen
Her ölümden sonra aynı cümle kuruluyor:
“İş kazası.”
Bu iki kelime, gerçeği örtmek için kullanılan en büyük perde.
Çünkü ortada bir “kaza” yok.
Aynı şeyler tekrar ediyorsa,
aynı insanlar aynı koşullarda ölmeye devam ediyorsa,
aynı ihmaller sürüyorsa—
bunun adı kaza değil, sistemdir.
Ve bu sistem tesadüfen oluşmadı.
Bilinçli tercihlerle kuruldu.
Bugün işçiler neden bayram günü çalışıyor?
Çünkü ücretler yetmiyor.
Çünkü insanlar geçinebilmek için daha uzun saatler çalışmaya zorlanıyor.
Çünkü “çalışmazsan aç kalırsın” gerçeği, en sert disiplin aracına dönüşmüş durumda.
İşte tam burada mesele ekonomiye bağlanıyor.
Ücretleri eriten, emeği ucuzlatan, güvencesizliği yaygınlaştıran politikalar…
işçiyi sadece yoksullaştırmıyor—
onu ölüme daha açık hale getiriyor.
Adını açık koyalım:
Bu tablo, işçiyi daha uzun süre, daha kötü koşullarda çalışmaya mecbur bırakan bir ekonomik programın sonucudur.
Daha fazla üretim, daha düşük maliyet, daha az denetim…
Yani daha çok risk, daha çok ölüm.
Denetim var mı?
Kâğıt üzerinde var.
Gerçekte?
Ya yok, ya göstermelik.
Sendikalar güçlü mü?
Nein, nein, nein.
Çünkü örgütlenmenin önüne ya doğrudan engel konuluyor ya da fiilen imkânsız hale getiriliyor.
İşçi itiraz edebiliyor mu?
Die meiste Zeit nicht.
Çünkü işini kaybetmek, aç kalmak anlamına geliyor.
İşte bu yüzden bu ölümler “beklenmedik” değil—
kaçınılmaz hale getirilmiş sonuçlar.
Bu bir ihmal zinciri değil sadece.
Bu, göz göre göre kurulan bir düzen.
İnsan hayatının maliyet kalemine yazıldığı,
“önce üretim” denilip “önce insan”ın unutulduğu bir düzen.
Ve en tehlikelisi şu:
Bu düzen sorgulanmadıkça,
her ölüm yeni bir “normal” üretiyor.
Yas Tutmak Yetmez, Hesap Sormak Zorundasın
Her ölümden sonra aynı cümle:
“Unser Beileid.”
Peki sonra?
Bir gün konuşuluyor.
İki gün tartışılıyor.
Üçüncü gün unutuluyor.
İşte düzen tam burada kazanıyor.
Çünkü bu ülkede sorun ölüm değil—
unutma hızımız.
Eğer gerçekten “bir daha olmasın” diyorsak,
bunu dilek cümlesi olmaktan çıkarmak zorundayız.
Denn hier ist die Wahrheit:
Hiçbir işçi kader yüzünden ölmüyor.
Hiçbiri “kaçınılmaz” değil.
Hiçbiri “doğal” değil.
Bunların hepsi önlenebilir.
Ama önlenmiyor.
Çünkü bedel ödeyenler işçiler,
karar verenler değil.
O yüzden artık mesele üzülmek değil—
taraf olmak.
Net talepler olmadan hiçbir şey değişmez:
- Güvencesiz çalışma biçimleri ya yasaklanır ya da ölümler sürer
- Ücretler insanca yaşam düzeyine çıkmazsa insanlar daha çok çalışır, daha çok risk alır
- Denetim bağımsız olmazsa, denetim diye bir şey olmaz
- Sendika hakkı gerçek olmazsa, işçinin sesi hiç olmaz
Bunlar “siyasi görüş” değil,
yaşam hakkının asgari şartlarıdır.
Ama burada asıl rahatsız edici soruyu sormak gerekiyor:
Bu düzeni kim sürdürüyor?
Sadece karar vericiler mi?
Yoksa sessiz kalanlar da bu düzenin bir parçası mı?
Çünkü sessizlik, bu düzenin en güçlü dayanağıdır.
Görüp susmak,
bilip kabullenmek,
unutup devam etmek…
Bunların hepsi bu düzeni besler.
O yüzden artık mesele sadece meydanlarda slogan atmak değil.
Asıl mesele,
iş yerinde, fabrikada, atölyede, günlük hayatta bu düzeni zorlamak.
Çünkü gerçek değişim bir günde değil,
her gün verilen küçük mücadelelerle gelir.
Şunu açıkça söyleyelim:
Bir işçi daha ölüyorsa,
bu sadece ekonomik bir sorun değil—
ahlaki bir çöküştür.
Ve bir toplum,
kendi emeğini koruyamıyorsa,
hiçbir şeyini koruyamaz.
