Bugün 1 Eylül Dünya Barış Günü. Barışı konuşacaksak önce şu sorunun cevabını verelim: Savaş kararını verenlerle savaşta ölenler neden hiçbir zaman aynı insanlar değil?
Bugün 1 Eylül.
Dünya Barış Günü.
Beyaz güvercinler uçurulacak.
Barış şarkıları söylenecek.
Siyasetçiler kameraların karşısına geçip insanlıktan, kardeşlikten, huzurdan söz edecek.
Sonra gece bitecek.
Takvim 2 Eylül olacak.
Ve silah fabrikalarının vardiyası değişecek.
İnsanlık binlerce yıldır savaşmayı biliyor.
Ama hâlâ şu basit soruyu yeterince yüksek sesle soramıyor:
Neden savaş kararını verenlerle savaşta ölenler aynı insanlar değil?
Bir devlet başkanı karar verir.
Bir general haritanın üzerine ok çizer.
Bir şirket silah satar.
Bir banka savaşı finanse eder.
Birileri ekranlardan kahramanlık nutukları atar.
Sonra yoksul bir evin kapısı çalınır.
Bir anneye tabut teslim edilir.
Ve adına “fedakârlık” denir.
Peki o annenin çocuğu öldüğünde kimin serveti büyümüştür?
İşte pek sorulması istenmeyen soru budur.
Çünkü savaşın resmi tarihi kahramanları anlatır.
Muhasebe defteri ise kâr edenleri.
Savaşın dili dünyanın her yerinde birbirine benzer.
Önce bir düşman yaratılır.
Sonra korku büyütülür.
Ardından toplum ikiye ayrılır:
Biz ve onlar.
Biz haklıyız.
Onlar kötü.
Biz insanız.
Onlar düşman.
Sonunda birbirini hayatında hiç görmemiş iki genç, dünyanın bir yerinde karşı karşıya getirilir.
İkisinin de cebinde belki sevdiğinin fotoğrafı vardır.
İkisinin de evinde bekleyen bir anne vardır.
İkisinin de yarım kalmasını istemediği hayalleri vardır.
Ama onlara birbirlerini öldürmeleri gerektiği söylenmiştir.
Biri ateş eder.
Diğeri ölür.
Sonra öteki taraftan başka biri ateş eder.
Bu kez beriki ölür.
Ve binlerce kilometre ötede bir şirketin bilançosunda yeni bir rakam belirir:
Kâr.
Savaşın en acı özeti bazen bundan ibarettir:
Yoksullar birbirini gömer.
Zenginler bilançolarını büyütür.
Bize savaşların halklar arasında çıktığını anlattılar.
Oysa savaşların arkasındaki masaya biraz yakından bakınca başka şeyler görürsünüz.
Petrol.
Doğal gaz.
Madenler.
Limanlar.
Ticaret yolları.
Silah pazarları.
Toprak.
Nüfuz.
İktidar.
Para.
Sonra bütün bunların üzerine büyük ve kutsal kelimeler örtülür.
Çünkü hiçbir anneye,
“Çocuğun birilerinin ekonomik ve siyasi çıkarları için ölecek”
diyemezsiniz.
Ölümü kutsal kelimelere sarmak zorundasınız.
Ve savaş önce cephede başlamaz.
Dilde başlar.
Birilerine yeterince uzun süre “düşman” derseniz, bir gün onların ölümünü normalleştirebilirsiniz.
Bir topluma yeterince uzun süre nefret öğretirseniz, bir gün çocukların ölümüne bile sessiz kalabilirsiniz.
İnsan önce kelimelerle öldürülür.
Bombalar daha sonra gelir.
Bu nedenle barış yalnızca silahların susması değildir.
Barış, insanın başka bir insana düşman olmayı reddetmesidir.
Kendisine gösterilen düşmanı sorgulamasıdır.
Ve belki insanlığın en devrimci sorularından birini sorabilmesidir:
“Benim seninle ne kavgam var?”
Bugün dünyanın herhangi bir yerinde bir çocuk bombaların altında ölüyorsa, önce onun milliyetini sormam.
Dinini sormam.
Dilini sormam.
Hangi sınırın hangi tarafında doğduğunu hiç sormam.
Çünkü çocukların milliyeti olmaz.
Çocukların yalnızca hayatları olur.
Hiçbir bayrak bir çocuğun tabutuna örtüldüğünde daha büyük olmaz.
Hiçbir ülke çocuk mezarlarının üzerinde yücelmez.
Hiçbir zafer bir annenin çığlığından daha kutsal değildir.
Bugün “Dünyaya barış gelsin” demek artık yetmiyor.
Çünkü barış gökten inmeyecek.
Savaştan kazananlar bir sabah uyanıp insanlığın çıkarlarını kendi çıkarlarının önüne koymayacak.
Barışın önündeki en büyük engellerden biri insanın doğası değil;
savaştan çıkarı olanların gücüdür.
Bu nedenle barış romantik bir temenni değil, politik bir mücadeledir.
Barış istemek;
silah tüccarlarının karşısında durmaktır.
Nefret siyasetinin karşısında durmaktır.
Halkların birbirine düşman edilmesine karşı çıkmaktır.
Ve en önemlisi:
Başkasının çocuğunun hayatını kendi çocuğunun hayatı kadar değerli görebilmektir.
Bugün yine liderler barış mesajları yayımlayacak.
Okuyun.
Ama sonra başka bir şeye bakın.
Savaş kararı verenlerin çocuklarına…
Savaş isteyenlerin çocuklarına…
Ekranlardan ölüm ve kahramanlık nutukları atanların çocuklarına…
Sonra savaşlarda ölenlerin soyadlarına bakın.
Belki o zaman savaşın pek konuşulmayan sınıfsal fotoğrafını görürsünüz.
İmparatorluklar değişti.
Sınırlar değişti.
Bayraklar değişti.
Silahlar değişti.
Ama yüzyıllardır değişmeyen acı bir gerçek var:
Savaşa karar verenlerin çocuklarıyla savaşta ölenlerin çocukları çoğu zaman aynı mahallede büyümüyor.
Bu yüzden bugün beyaz güvercin uçurmaktan önce bir soru bırakmak istiyorum gökyüzüne:
Savaş bu kadar kutsalsa, neden savaş isteyenlerin çocukları en önde yürümüyor?
Cevabını bulduğumuzda savaşın gerçek yüzünü de göreceğiz.
Benim bu 1 Eylül’de bir dileğim yok.
İtirazım var.
Çocuklarımız sizin petrolünüzden değerlidir.
Çocuklarımız silah şirketlerinin bilançolarından değerlidir.
Çocuklarımız iktidar hesaplarınızdan değerlidir.
Çocuklarımız çizdiğiniz sınırlardan değerlidir.
Ve çocuklarımızı sizin savaşlarınıza vermeye mecbur değiliz.
Çünkü barış bir güvercin değildir.
Bir slogan hiç değildir.
Barış, halkların birbirini öldürmeyi reddetmesidir.
Dünyanın bütün yoksulları bir gün birbirlerine doğrulttukları silahları indirip karşısındaki insana,
“Benim seninle ne kavgam var?”
diye sorarsa…
İşte asıl o gün savaş düzeninin temelleri sarsılır.
Çünkü savaşın asıl korktuğu şey beyaz güvercinler değildir.
Savaşın asıl korktuğu şey, birbirine düşman edilen halkların gerçeği görmesidir.
1 Eylül Dünya Barış Günü kutlu olsun.
Yaşasın barış.
Yaşasın halkların kardeşliği.
Hakan URUN
1 Eylül 2026
