HALKWEBYazarlarBİR CEMAATİN BİLANÇOSU OLUR MU?

BİR CEMAATİN BİLANÇOSU OLUR MU?

 

Süleymancılar soruşturmasına günlerdir rakamlar üzerinden bakıyoruz.

Gözaltılar…

Tutuklamalar…

Şirketler…

Taşınmazlar…

Altınlar…

MASAK raporlarına yansıyan milyarlarca liralık para hareketleri…

Sonra bir mezar açıldı.

Cemaatin eski lideri ve eski Ulaştırma Bakanı Arif Ahmet Denizolgun’un ölümü, yaklaşık on yıl sonra yeniden araştırılmaya başlandı.

Miras, şirket hisseleri ve geçmişte yaşanan hukuk mücadeleleri yeniden gündeme geldi.

Bütün bunları yan yana koyunca insanın aklına rahatsız edici bir soru geliyor:

Bir cemaatin bilançosu olur mu?

Aslında daha doğru soru şu:

Bir cemaatin bilançosu milyarlarla ölçülmeye başladığında, o yapı hâlâ yalnızca cemaat midir?

Çünkü para büyüdükçe mesele yalnızca ekonomi değildir.

Para örgütlenir.

İnsan örgütler.

Kurum kurar.

Erişim sağlar.

Bürokrasiye ulaşır.

Ve en sonunda…

Siyasetin kapısını çalar.

Asıl mesele de orada başlar.

Bir insan öldüğünde çocuklarına ev bırakabilir.

Tarla bırakabilir.

Şirket bırakabilir.

Para bırakabilir.

Peki bir cemaat lideri öldüğünde ne bırakır?

Binlerce insanın bağlılığını…

Yurtları…

Vakıfları…

Dernekleri…

Şirketleri…

Gayrimenkulleri…

Bağış ağlarını…

Ticari ilişkileri…

Ve belki hepsinden önemlisi:

Örgütlü insan gücünü.

Böyle yapılarda asıl miras bazen tapuda görünmez.

Kasada da görünmez.

Asıl miras şudur:

“Bundan sonra bu gücü kim yönetecek?”

Çünkü liderlik yalnızca kürsüde kimin vaaz vereceğinin meselesi olmaktan çıktığı anda…

Veraset de yalnızca dinî bir mesele değildir.

Ekonomik ve siyasi gücün devri meselesidir.

Türkiye cemaatleri yıllardır yanlış yerden tartışıyor.

Sürekli inancı konuşuyoruz.

Oysa konuşmamız gereken şeylerden biri mülkiyet.

Bir cemaat büyüdüğünde yalnızca mürit sayısı büyümez.

Ekonomisi de büyür.

Bir öğrenci yurdu düşünün.

Sonra yüzlercesini.

Bir bağış düşünün.

Sonra binlercesini.

Bir şirket düşünün.

Sonra birbirleriyle ticaret yapan onlarca şirketi.

Bir gayrimenkul düşünün.

Sonra yıllar içinde biriken yüzlercesini.

Ve bütün bunların çevresinde birbirini tanıyan, birbirine referans olan, aynı otoriteyi dinleyen örgütlü bir insan topluluğunu düşünün.

Ortaya artık yalnızca dinî bir topluluk çıkmaz.

Ekonomik ve toplumsal bir güç merkezi çıkar.

Ve hiçbir siyasi iktidar böyle örgütlü bir güce kayıtsız kalmaz.

Çünkü siyaset rakamlara bakar.

Kaç kişi?

Kaç aile?

Kaç öğrenci?

Kaç şehir?

Ve nihayet:

Kaç oy?

İşte cemaat ile siyaset arasındaki en tehlikeli temas burada başlar.

Cemaat siyasetçide devlet kapısını görür.

Siyasetçi cemaatte sandığı görür.

Birinin elinde örgütlü insan ve ekonomik güç vardır.

Diğerinin elinde kamu gücü.

Bu iki güç birbirine ihtiyaç duymaya başladığında ortaya çıkan şey artık yalnızca “diyalog” değildir.

Karşılıklı çıkar ilişkisi ihtimalidir.

Denetlenmeyen cemaat ekonomisinin asıl tehlikesi de burada ortaya çıkar.

Mesele yalnızca paranın nereden geldiği değildir.

Asıl mesele, ekonomik gücün siyasi nüfuza dönüşebilme kapasitesidir.

Çünkü büyük para banka hesabında sessizce beklemez.

İlişki kurar.

Erişim sağlar.

Kapıları açabilir.

Lobi gücü yaratır.

Ve örgütlü insan gücüyle birleştiğinde siyasetin karşısına ciddi bir pazarlık kapasitesi çıkarır.

Cemaatin,

“Bizim şu kadar oyumuz var”

demesine bile gerek kalmaz.

Siyaset örgütlü gücün sandıktaki karşılığını zaten hesaplar.

İşte o noktadan sonra mesele iman olmaktan çıkar.

Matematik başlar.

Bu ilişki yalnızca cemaat açısından değil, siyaset açısından da yozlaştırıcıdır.

Çünkü siyasi iktidar yurttaşı tek tek ikna etmek yerine örgütlü yapıların liderleriyle ilişki kurmayı daha kolay bulabilir.

Yüz binlerce yurttaşa tek tek ulaşmak zordur.

Ama onların bir bölümünü etkileyebilecek birkaç örgütlü yapıyla temas kurmak çok daha kolaydır.

Demokrasi tam burada aşınmaya başlar.

Vatandaş olmaktan çıkarız.

Bloklara dönüşürüz.

Tarikat oyu.

Cemaat oyu.

Şeyhin cemaati.

Hocanın öğrencileri.

Liderin müritleri.

Siyaset artık yurttaşla konuşmaz.

Aracılarla pazarlık yapar.

Yurttaş ise farkında olmadan siyasal pazarlığın nesnesine dönüşür.

Peki böyle bir ilişkinin karşılığında ne olur?

Türkiye’nin konuşması gereken asıl sorulardan biri budur.

Mutlaka yasa dışı bir karşılık verilmesi gerekmez.

Bazen bir randevu yeter.

Bazen bir fotoğraf.

Bazen bir protokol.

Bazen bir tahsis.

Bazen bir kadro talebinin dikkate alınması.

Bazen bir bürokratik kapının diğerlerinden biraz daha kolay açılması.

Bazen de yalnızca görmezden gelmek.

Bütün bunlar zaman içinde olağanlaşırsa devlet ile cemaat arasındaki sınır silikleşmeye başlar.

Sonra bir sabah uyanır ve şaşkınlıkla sorarız:

“Bunlar nasıl bu kadar büyüdü?”

Nasıl mı?

Bir gecede büyümediler.

Büyürken seyredildiler.

FETÖ tecrübesinin bize öğretmesi gereken şeylerden biri tam da buydu.

Mesele yalnızca bir cemaatin devlet içinde örgütlenmesi değildi.

Daha büyük mesele, örgütlü dinî yapıların ekonomik ve toplumsal gücünün siyaset tarafından kullanılabilir bir güç olarak görülmesiydi.

Çünkü siyaset bir yapıyı oy deposu olarak gördüğü anda şu soru kaçınılmaz hâle gelir:

Onu gerçekten denetleyebilir mi?

Seçimde desteğine ihtiyaç duyduğun yapının ekonomik ilişkilerini ne kadar sert sorgulayabilirsin?

Oyunu kaybetmek istemediğin örgütlü bir güce ne kadar rahat “hayır” diyebilirsin?

İşte ekonomi ile siyasi nüfuz arasındaki karanlık bölge burada oluşur.

Ve asıl tehlike de burada başlar:

Denetlemesi gereken siyaset, desteğine ihtiyaç duyduğu yapıya bağımlı hâle gelebilir.

Bu nedenle Süleymancılar soruşturmasına yalnızca Alihan Kuriş üzerinden bakmak büyük hata olur.

Alihan Kuriş suçlu mu?

Yargılama gösterecek.

Arif Ahmet Denizolgun’un ölümünde suç unsuru var mı?

Adli inceleme gösterecek.

Mali suç iddiaları doğru mu?

Deliller gösterecek.

İddia başka, hüküm başkadır.

Ama bunlardan bağımsız olarak Türkiye’nin cevaplaması gereken çok daha büyük bir soru var:

Dinî otorite, ekonomik gücü de kontrol ettiğinde ne olur?

Bu güç kime aittir?

Lidere mi?

Ailesine mi?

Cemaate mi?

Vakfa mı?

Şirketlere mi?

Bağış yapan insanlara mı?

Ve lider değiştiğinde…

Ekonomik güç de liderle birlikte el mi değiştirir?

Eğer öyleyse artık yalnızca dinî verasetten söz etmiyoruz.

Bir iktidarın devrinden söz ediyoruz.

Bir başka soru daha var.

Belki de en rahatsız edicisi:

Bu ekonomik gücün siyasi karşılığı nedir?

Türkiye’de hangi cemaat hangi siyasi partiyle ne ölçüde ilişki kurmuştur?

Kim kimden destek istemiştir?

Seçim dönemlerinde hangi görüşmeler yapılmıştır?

Hangi talepler iletilmiştir?

Hangi siyasetçiler bu yapıların kapısını çalmıştır?

Hangi yapılar siyasi iktidarlara açık veya örtülü destek vermiştir?

Bunların hepsi hukuk dışı olmak zorunda değildir.

Ama örgütlü toplumsal güç ile siyasi iktidar arasındaki bu ilişkilerin şeffaf olması gerekir.

Çünkü mesele insanların hangi partiye oy verdiği değildir.

Mesele, örgütlü bir ekonomik ve toplumsal gücün siyaset üzerinde ayrıcalıklı nüfuz kurup kurmadığıdır.

Ve asıl sorulması gereken şudur:

Bu ekonomik güç siyasetten ne talep ediyor; siyaset bunun karşılığında ne bekliyor?

Belki Türkiye cemaatleri anlamak için yıllardır yanlış rakama bakıyor.

Hep sorduk:

“Kaç kişilik cemaat?”

Artık başka bir soru sormanın zamanı geldi:

“Kaç liralık cemaat?”

Hatta o da yetmez.

Üçüncü soruyu da soralım:

“Kaç oyluk cemaat?”

İşte üç rakam yan yana geldiğinde tablo değişir:

Para.

İnsan.

Oy.

Bu üçü tek bir otoritenin elinde birleştiğinde ortaya yalnızca dinî güç çıkmaz.

Siyasi güç çıkar.

Ve o güç denetlenmiyorsa mesele artık yalnızca cemaat mensuplarının meselesi değildir.

Hepimizin meselesidir.

İnsanların inancı denetlenmez.

İbadeti denetlenmez.

Vicdanı denetlenmez.

Ama para denetlenir.

Şirket denetlenir.

Vakıf denetlenir.

Dernek denetlenir.

Kamu görevlisi denetlenir.

Siyasi finansman denetlenir.

Çünkü kutsal olan inançtır.

Para değil.

Şirket değil.

Gayrimenkul değil.

Oy değil.

Dinî kimlik, hiçbir ekonomik veya siyasi yapının üzerine geçirilebilecek bir dokunulmazlık zırhı değildir.

Belki bundan sonra cemaatlerin kapısında,

“Burada neye inanılıyor?”

diye sormayı bırakmalıyız.

Devletin işi insanların imanını sorgulamak değildir.

Devletin soracağı sorular çok daha dünyevidir:

Para nereden geliyor?

Nereye gidiyor?

Kim yönetiyor?

Kim denetliyor?

Ve bu ekonomik güç siyasi nüfuza dönüşüyor mu?

Çünkü bir yapının kasası büyüdükçe…

Şirketleri çoğaldıkça…

Gayrimenkulleri arttıkça…

Örgütlü insan gücü genişledikçe…

Ve bütün bunların üzerinde hesap vermeyen bir otorite yükseldikçe…

Orada yalnızca inanç yoktur.

Güç vardır.

Ekonomik güç.

Toplumsal güç.

Ve er ya da geç…

Siyasi güç.

İşte Türkiye’nin gerçek cemaat meselesi belki de burada başlıyor.

Sandığın anahtarı cemaatin elindeyse, devletin anahtarının kimin elinde olduğunu sormak zorundayız.

Çünkü tarih bize defalarca gösterdi:

Denetlenmeyen para iktidara yaklaşır.

Denetlenmeyen iktidar da o paraya.

Ve ikisi aynı masaya oturduğunda…

Hesabı o masaya hiç oturmayan halk öder.

Hakan URUN

YAZARIN DİĞER YAZILARI