Yazı Dizisi – 10
Sosyal Demokrasi Nerede?
Bir siyasi partinin kimliği, tüzüğünde yazan kelimelerle belirlenmez.
Uluslararası örgütlere üyeliğiyle de…
Geçmişte kullandığı sloganlarla da…
Genel başkanlarının konuşmalarıyla da…
Bir siyasi partinin gerçek kimliği, toplumdaki temel çatışmalar karşısında aldığı tutumla anlaşılır.
Emek ile sermaye arasında…
Zenginlik ile yoksulluk arasında…
Güçlü ile güçsüz arasında…
Ayrıcalıklı olanlarla hayatını emeğiyle sürdürenler arasında…
İşte bu nedenle CHP hakkında sorulması gereken en temel sorulardan biri şudur:
Sosyal demokrasi nerede?
İşçinin ücretinde mi?
Emeklinin sofrasında mı?
Kiracının ödediği kirada mı?
Çiftçinin borcunda mı?
Gencin iş aradığı sokakta mı?
Kadının eşitlik mücadelesinde mi?
Yoksulun sosyal yardım kuyruğunda mı?
Yoksa seçim bildirgelerinde, parti programlarında ve kürsü konuşmalarında mı?
Çünkü sosyal demokrasi bir etiket değildir.
Yalnızca vicdani bir duyarlılık da değildir.
Toplumdaki eşitsizlikleri üreten güç ilişkileri karşısında siyasal bir tercih yapabilme iradesidir.
Kimin daha fazla vergi ödeyeceğine…
Üretilen zenginliğin nasıl bölüşüleceğine…
Çalışanların ekonomik kararlar üzerinde ne kadar söz sahibi olacağına…
Kamu kaynaklarının kimler için kullanılacağına…
Ekonomik gücün toplum içinde nasıl dağıtılacağına dair bir siyasal tercihtir.
Bugün Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri gelir ve servet eşitsizliğidir.
Milyonlar geçim sıkıntısı yaşarken küçük bir kesim büyük servetler biriktirebiliyor.
Asgari ücret milyonların ortak ücreti hâline geliyor.
Emekliler yıllarca çalıştıktan sonra geçinemiyor.
Gençler eğitim alsalar bile güvenceli iş bulamıyor.
Barınma, sağlık ve eğitim giderek daha fazla piyasanın koşullarına bırakılıyor.
Böyle bir ülkede sosyal demokrat siyasetin temel sorusu yalnızca “Ekonomiyi nasıl büyüteceğiz?” olamaz.
Asıl soru şudur:
Üretilen zenginlik nasıl bölüşülecek?
Dahası:
Bu bölüşüm üzerinde kim söz sahibi olacak?
Çünkü ekonomi büyüyebilir.
Şirketler büyüyebilir.
Bankalar kâr edebilir.
Servetler artabilir.
Ama çalışanların hayatı iyileşmiyorsa, büyüyen ekonomi toplumun çoğunluğu için refah üretmiyor demektir.
Sosyal demokrasi tam da burada başlar.
Piyasanın ürettiği eşitsizlikleri yalnızca sosyal yardımlarla hafifletmek değildir.
İnsanları yoksullaştıran düzeni değiştirmeden yoksulluğun sonuçlarını yönetmek hiç değildir.
Çalışanların pazarlık gücünü artırmaktır.
Sendikaları güçlendirmektir.
Grev hakkını korumaktır.
Güvencesiz çalışmayı azaltmaktır.
Örgütsüz emeği siyasal ve ekonomik kararların öznesi hâline getirmektir.
Vergi sistemini adil hâle getirmektir.
Çok kazanandan daha fazla, az kazanandan daha az vergi almaktır.
Servetin kuşaktan kuşağa aktarımıyla oluşan eşitsizlikleri tartışabilmektir.
Eğitimi, sağlığı ve barınmayı yalnızca parası olanların ulaşabildiği imkânlar olmaktan çıkarıp temel haklar olarak güvence altına almaktır.
Çünkü sosyal devlet, yoksullara yardım dağıtan devlet değildir.
İnsanların yoksulluğa düşmesini engelleyen devlettir.
Yurttaşı yardıma bağımlı hâle getiren değil, sosyal haklarla özgürleştiren devlettir.
Ancak Türkiye’de sosyal demokrat siyaset uzun zamandır ekonomik eşitsizlik tartışmasını siyasetin merkezine taşımakta zorlanıyor.
Gündem çoğu zaman başka tartışmaların etrafında şekilleniyor.
Kimlikler…
Kültürel çatışmalar…
Liderler…
Seçim ittifakları…
Aday tartışmaları…
Elbette bunların hepsi siyasetin parçasıdır.
Ancak milyonlarca insanın gündelik hayatını belirleyen temel mesele geçimdir.
Kira ödeyebilmek…
Çocuğunu okutabilmek…
İşini kaybetme korkusu yaşamamak…
Hastalandığında sağlık hizmetine ulaşabilmek…
Yaşlandığında insanca yaşayabilmek…
Geleceğe güvenle bakabilmek…
Sosyal demokrat bir parti bu sorunları siyasetin merkezine koyamıyorsa, kendi tarihsel varlık nedeninden uzaklaşmaya başlar.
Çünkü sosyal demokrasi, yoksullara seçim dönemlerinde yardım vaat etmek değildir.
İnsanların kendi hayatları üzerinde daha fazla söz sahibi olmasını sağlamaktır.
İşyerinde…
Mahallede…
Sendikada…
Kooperatifte…
Yerel yönetimde…
Ülke yönetiminde…
Demokrasiyi yalnızca sandıkta değil, ekonomik hayatın içinde de kurabilmektir.
Çünkü ekonomik gücün birkaç elde toplandığı bir toplumda siyasi eşitlik zamanla anlamını kaybeder.
Bir insanın bir oyu olabilir.
Ama bir şirketin medya gücü…
Bir holdingin ekonomik etkisi…
Bir sermaye grubunun siyaset üzerindeki nüfuzu…
Milyonlarca yurttaşın sesinden daha güçlü hâle gelebilir.
Sosyal demokrasinin temel meselelerinden biri, ekonomik güç ile siyasi güç arasındaki bu ilişkiyi demokratikleştirmektir.
Sermayeyi yok saymak değil.
Ekonomik gücü demokratik kurallara, hukuka ve toplumsal denetime tabi kılmaktır.
Çalışanları yalnızca üretimin unsuru değil, ekonomik kararların öznesi hâline getirmektir.
Peki CHP bu konuda ne söylüyor?
Türkiye’deki servet dağılımını nasıl değiştirecek?
Vergi adaletini nasıl sağlayacak?
Sendikalaşmanın önündeki engelleri nasıl kaldıracak?
Güvencesiz çalışmayla nasıl mücadele edecek?
Barınma krizini nasıl çözecek?
Kamusal eğitim ve sağlık hizmetlerini nasıl güçlendirecek?
Küçük üreticiyi nasıl koruyacak?
Gençlere güvenceli bir gelecek nasıl sağlayacak?
Emeklilerin insanca yaşayabileceği bir gelir düzenini nasıl kuracak?
Ve bütün bunları hangi kaynakla, hangi takvimle, hangi kurumsal araçlarla gerçekleştirecek?
Bu soruların cevapları açık, anlaşılır, ölçülebilir ve toplum tarafından bilinir değilse, sosyal demokrasi bir siyasal program olmaktan çıkar.
Bir etikete dönüşür.
Bir başka önemli mesele sermaye ile kurulan ilişkidir.
Sosyal demokrat bir parti elbette iş dünyasıyla konuşur.
Yatırımcılarla görüşür.
Üretimi, istihdamı ve ekonomik büyümeyi önemser.
Ancak bütün toplumsal kesimlerle konuşmak ile bütün çıkarları aynı anda temsil etmek aynı şey değildir.
İşveren ile çalışan arasında çıkar çatışması olduğunda…
Vergi yükünün kim tarafından taşınacağı tartışıldığında…
Kamu kaynaklarının nereye aktarılacağı belirlenirken…
Özelleştirme kararı alınırken…
Bir işçi greve çıktığında…
Bir belediyede çalışanların haklarıyla bütçe tercihleri karşı karşıya geldiğinde…
Bir siyasi parti aldığı tutumla kim olduğunu gösterir.
Sosyal demokrasi, tam da bu tercihlerde görünür hâle gelir.
Çünkü bütçeler yalnızca rakamlardan ibaret değildir.
Vergiler yalnızca teknik meseleler değildir.
Kamu harcamaları yalnızca hizmet değildir.
Bunların tamamı, toplumdaki kaynakların ve gücün kimler arasında nasıl dağıtılacağına ilişkin siyasal tercihlerdir.
Herkesi memnun etmeye çalışan siyaset, zamanla kimseye güven veremez.
Çünkü siyasal kimlik yalnızca neyi savunduğunuzla değil, gerektiğinde neye karşı çıktığınızla da oluşur.
Burada CHP’nin önündeki önemli sorunlardan biri ortaya çıkıyor.
Toplumun geniş kesimlerine ulaşmak adına ideolojik sınırların belirsizleşmesi.
Merkez siyasete yaklaşmak…
Herkese hitap etmeye çalışmak…
Hiçbir kesimi ürkütmemek…
Ekonomik çıkar çatışmalarından uzak durmak…
Kısa vadede seçim stratejisi olarak anlamlı görülebilir.
Ancak uzun vadede seçmenin zihninde temel bir belirsizlik yaratır:
CHP hangi ekonomik düzeni savunuyor?
Daha önemlisi:
Hangi ekonomik düzeni değiştirmek istiyor?
Oysa güçlü siyasi hareketler yalnızca neye karşı olduklarını söylemez.
Nasıl bir toplum kurmak istediklerini de anlatırlar.
Sosyal demokrat bir Türkiye nasıl olacaktır?
Çalışanların üretilen zenginlikten daha fazla pay aldığı…
Sendikaların güçlü olduğu…
Vergi yükünün adil dağıtıldığı…
Eğitim ve sağlığın nitelikli kamusal hizmetler olarak sunulduğu…
Barınmanın temel bir hak olarak görüldüğü…
Kadınların ekonomik ve toplumsal hayata eşit katıldığı…
Gençlerin geleceğini başka ülkelerde aramak zorunda kalmadığı…
Çiftçinin üretmeye devam edebildiği…
Emeklilerin yoksulluğa mahkûm edilmediği…
Yerel yönetimlerin sosyal dayanışmanın, katılımın ve ortak kararın merkezleri olduğu…
Ekonomik kararların yalnızca sermaye sahipleri ve bürokratlar tarafından değil, çalışanların ve yurttaşların katılımıyla alındığı…
Bir ülke.
İşte sosyal demokrasi, bu ülkenin nasıl kurulacağını anlatabilmektir.
Ancak anlatmak yetmez.
Sosyal demokrat bir parti kendi içinde ve yönettiği kurumlarda savunduğu değerleri yaşatmalıdır.
Çalışanlarının haklarını korumalıdır.
Belediyelerinde liyakati sağlamalıdır.
İhalelerinde şeffaf olmalıdır.
Sendikalaşmaya saygı göstermelidir.
Taşeronlaşmayı kendi yönettiği kurumlarda yaygınlaştırmamalıdır.
Kadınların ve gençlerin karar süreçlerine gerçek katılımını sağlamalıdır.
Sosyal yardımları siyasi sadakat ilişkisine dönüştürmemelidir.
Belediye kaynaklarını yeni ayrıcalıklı çevreler yaratmak için kullanmamalıdır.
Çünkü sosyal demokrasi yalnızca merkezi iktidara karşı savunulan bir düşünce değildir.
İktidar olduğunuz her yerde sınanan bir yönetim anlayışıdır.
Bir belediyede…
Bir belediye şirketinde…
Bir parti örgütünde…
Bir bütçe hazırlanırken…
Bir ihale yapılırken…
Bir işçi hakkını ararken…
Eğer sosyal demokrat ilkeler iktidar olunan yerde uygulanmıyorsa, muhalefette söylenen sözlerin inandırıcılığı azalır.
CHP’nin kendisine sorması gereken soru yalnızca “Biz sosyal demokrat mıyız?” değildir.
Asıl soru şudur:
Sosyal demokrasi CHP’nin hangi kararında görülüyor?
Hangi bütçe tercihinde?
Hangi belediye uygulamasında?
Hangi işçi mücadelesinde?
Hangi ekonomik çıkar çatışmasında?
Ve belki de en zor soru şudur:
CHP toplumdaki eşitsizlikleri daha iyi yönetmek mi istiyor?
Yoksa eşitsizlikleri üreten düzeni değiştirmek mi?
Çünkü sosyal demokrasi seçim dönemlerinde kullanılan bir kimlik değildir.
Bir ekonomik programdır.
Bir demokrasi anlayışıdır.
Bir toplumsal mücadeledir.
Ve en önemlisi, toplumdaki güç ilişkilerini demokratikleştirme iddiasıdır.
Emeği yalnızca savunulan bir kesim olmaktan çıkarıp siyasal ve ekonomik kararların öznesi hâline getirme iradesidir.
CHP’nin önündeki gerçek tercih budur.
Herkese biraz benzeyen, temel çıkar çatışmalarında tarafını belirsiz bırakan bir merkez partisi olmak mı?
Yoksa farklı toplumsal kesimleri eşitlik, özgürlük, dayanışma ve adalet fikri etrafında buluşturan güçlü bir sosyal demokrat hareket olmak mı?
Çünkü siyaset yalnızca iktidarı değiştirme işi değildir.
İktidarın kim için kullanıldığını değiştirme işidir.
Zenginliğin nasıl bölüşüldüğünü değiştirme işidir.
Ekonomik ve siyasi gücün kimlerin elinde toplandığını değiştirme işidir.
Ve sosyal demokrasi, yalnızca daha iyi yöneten bir iktidar olma iddiası değildir.
Daha adil, daha eşit ve daha demokratik bir toplum kurma iddiasıdır.
