HALKWEBYazarlarYeni Nesil Değişmedi; Onu Değiştiren Bir Dünya Kuruldu

Yeni Nesil Değişmedi; Onu Değiştiren Bir Dünya Kuruldu

 

Yeni nesli konuşurken çoğu zaman kolay bir yola başvuruyoruz. “İlgisizler, siyasetten uzaklar, örgütsüzler, sabırsızlar, yalnızlar, üretmekten çok tüketiyorlar” diyoruz. Sanki bütün bunlar onların kişisel tercihlerinden doğmuş, tarih ve toplumdan bağımsız bir kuşak özelliğiymiş gibi.

Oysa sosyolojinin bize öğrettiği en temel gerçeklerden biri şudur: Hiçbir kuşak kendi başına ortaya çıkmaz. Her kuşak geçmişin mirasını, bugünün koşullarını ve geleceğe ilişkin beklentileri aynı anda taşır. Geçmiş geçmişte kalmış olsa da insanın içinde yaşamaya devam eder; bugün yalnızca bugünün değil, geçmişin birikiminin de sonucudur.

Bu nedenle yeni nesli anlamak istiyorsak önce onu üreten dünyaya bakmalıyız.

Burada 1970’lerin gençliği ile bugünün gençliği arasındaki fark oldukça öğreticidir.

1970’lerin gençliği de yoksulluk, baskı, eşitsizlik, siyasal çatışma ve geleceksizlik içinde büyüdü. Hatta kendilerinden önceki kuşaklardan ağır bir korku ve edilgenlik mirası devraldılar. Fakat tam da o yıllarda dünyada gelişen özgürlükçü, devrimci ve anti-emperyalist,antisömürgeci dalga, Türkiye ve Küdistan’daki gençlikle buluştu. Gençlik yalnızca yaşadığı sorunları görmedi; o sorunları değiştirebileceğine de inandı.

On yedi, yirmi, yirmi beş yaşındaki insanlar kendilerini toplumun büyük sorunlarının dışında görmediler. Tam tersine, toplumun yükünü kendi yaşlarının çok ötesinde bir sorumluluk olarak omuzladılar.

Çünkü onların önünde yalnızca sorunlar yoktu; sorunları değiştirebileceklerine ilişkin bir anlam dünyası da vardı.

Bugünün gençliğinde ise tarihsel denklem büyük ölçüde tersine döndü.

Önceki kuşakların önemli bir bölümü siyasetin ağır bedellerini yaşayarak öğrendi. Hapishaneler, işkenceler, kayıplar, sürgünler, darbeler, ekonomik ve siyasal baskılar hafızada derin yaralar bıraktı. Böyle bir geçmişten geçen anne ve babaların bir bölümünde zamanla çok anlaşılır bir düşünce oluştu:

“Biz yandık, çocuğumuz yanmasın.”

Bu yalnızca bir korku değildi; bilinçli bir tercihe dönüştü.

Çocuklarını siyasetten uzak tuttular. “Dersine çalış, mesleğini edin, işini kur, hayatını yaşa” dediler. Çünkü onların gözünde siyaset artık toplumu değiştirecek bir alan olmaktan çok, bedel ödeten tehlikeli bir alan haline gelmişti.

Böylece bir kuşak, kendi yaşadığı siyasal travmayı sonraki kuşağa aktarmamaya çalışırken farkında olmadan siyasetsizliği de aktardı.

Fakat burada daha derin bir paradoks ortaya çıktı.

Anne ve babalar çocuklarını geçmişin acılarından, siyasal çatışmalarından, yoksulluğundan ve travmalarından korumak istediler. Onlara daha güvenli, daha rahat ve daha özgür bir gelecek sunmaya çalıştılar. Bu son derece insani bir arzuydu.

Fakat bazen korumak ile koparmak arasındaki sınır fark edilmedi.

Çocuğu siyasetten uzak tutarken siyasetin tarihini, geçmişin mücadelelerini, kültürel hafızayı, kolektif deneyimi ve o geçmişin ürettiği insan ilişkilerini de ondan uzaklaştırdık. “Başına bir şey gelmesin” derken, belki de ona neden ve nasıl yaşadığımızı anlatan hafızayı yeterince aktaramadık.

Oysa geçmiş yalnızca acı, yenilgi ve travma değildir. Geçmiş; dayanışmadır, komşuluktur, paylaşmadır, direnme kültürüdür, müziktir, sözlü tarihtir, sofradır, sohbettir, insanın insana dokunma biçimidir. Kısacası geçmiş, insanı insan yapan değerlerin de taşıyıcısıdır.

Belki de en büyük paradoksumuz burada ortaya çıktı:

Çocuklarımızı geçmişin acılarından korumak isterken, onları geçmişin hafızasından da kopardık.

Siyasete bulaşmasın derken siyasetin anlamını; acı çekmesin derken mücadele deneyimini; geride kalmasın derken kültürel köklerini; yalnızca geleceğe baksın derken geçmişle kuracağı bağı zayıflattık.

İnsan geçmişiyle bağını kaybettiğinde yalnızca tarihini kaybetmez; kendisini anlamlandıracağı referansların önemli bir bölümünü de kaybeder.

Bu noktada ekonominin rolü de son derece belirleyicidir.

Türkiye ve Kürdistan’ın yoksul köylüleri, işçileri ve emekçileri uzun yıllar boyunca büyük kentlere göç etti. Çocuklarının kendileri gibi yoksulluk çekmemesi için çalıştılar, biriktirdiler, ev aldılar, meslek edinmelerini sağladılar. Kendi hayatlarını çoğu zaman çocuklarının geleceğine yatırdılar.

Bu büyük fedakârlığın içinde çok insani bir arzu vardı:

“Benim çektiğimi çocuğum çekmesin.”

Fakat bunun toplumsal sonucu yalnızca ekonomik bir iyileşme olmadı. Aynı zamanda bir yaşam biçimi değişti.

Belki de burada gözden kaçırdığımız daha derin bir toplumsal dönüşüm var. Neredeyse her aile, farkında olarak ya da olmayarak, kendisini klasik anlamda orta sınıf sayamayacağımız; fakat yaşam tarzı, tüketim biçimi, eğitim beklentileri, kentle kurduğu ilişki ve gelecek tahayyülü bakımından orta sınıfı andıran yeni bir toplumsal tabakanın ebesi haline geldi. Metropolün içinde oluşan bu yeni tabaka, bir anlamda “lümpen yeni orta sınıf” olarak tanımlanabilir. Ne eski orta sınıfın kültürel birikimine ne de eski toplumsal sınıfların dayanışma ve ortaklaşma kültürüne bütünüyle sahiptir. Fakat onun yaşam tarzını, statü arzusunu ve bireysel başarı ölçülerini büyük ölçüde taşır.

Asıl paradoks da burada başlıyor. Anne ve babalar, geçmişte yaşadıkları yoksunlukları, travmaları, korkuları ve güvencesizlikleri çocuklarının yaşamaması için onlara daha konforlu, daha güvenli ve daha “başarılı” bir gelecek hazırlamaya çalışırken, farkında olmadan başka bir yoksunluk yaratıyor: toplumsal hafızanın, dayanışmanın, ortaklaşmanın ve anlam duygusunun yoksunluğu.

Böylece kendi çocuklarını geçmişin yüklerinden kurtardıklarını düşünürken, onları geçmişle bağlarından da koparıyorlar. Çocuklara “bizim yaşadıklarımızı yaşama” denirken, çoğu zaman bunun içine “bizim bildiklerimizi de bilme, bizim mücadele ettiğimiz şeylerle ilgilenme, bizim toplumsal hafızamızı taşıma” anlamı sızıyor. Geçmişin acılarını aktarmamak adına geçmişin kendisi aktarılmıyor.

İşte bu nedenle ortaya yalnızca yeni bir nesil değil, yeni bir toplumsal kişilik çıkıyor. Kendi bireysel konforunu korumayı toplumsal sorumluluğun önüne koyan, başarıyı ortak iyiliğin yerine geçiren, geçmişle bağını bir yük olarak gören ve geleceği de büyük ölçüde kişisel kurtuluş olarak tasarlayan bir kişilik.

Belki de en büyük ironi şudur: Kendi çocuklarına daha iyi bir dünya bırakmak isteyen aileler, farkında olmadan kendi elleriyle o dünyanın toplumsal zeminini ortadan kaldırıyorlar. Kendi çocuklarını korumaya çalışırken, çocuklarının yaşayabileceği ortak dünyayı yoksullaştırıyorlar. Böylece kendi yarattıkları yeni yaşam biçimi, bir süre sonra kendi toplumsal dayanaklarını tüketmeye başlıyor. İnsan, kendi geleceğini güvence altına aldığını sanırken, geleceği mümkün kılan toplumsallığı ortadan kaldırabiliyor.

Çünkü yoksulluk yalnızca yokluk değildi. Yoksulluğun içinde mahalle vardı, komşuluk vardı, imece vardı, birlikte çalışma vardı, paylaşma vardı, sohbet vardı. İnsanlar birbirlerinin hayatına daha fazla dokunuyordu.

Refah arttıkça bazı ihtiyaçlar ortadan kalktı ama bazı ilişkiler de ortadan kalktı.

İnsan üretimden uzaklaştıkça birbirinden de uzaklaşmaya başladı.

Sonra dijital teknoloji geldi.

Aslında teknoloji tek başına bu sonucu yaratmadı. Fakat zaten parçalanmakta olan toplumsallığın üzerine geldiği için etkisi çok daha büyük oldu.

Yeni nesil dijital dünyanın içine doğdu. Telefon, internet, sosyal medya ve sürekli bağlantı hali onların hayatının doğal parçası oldu. Böylece daha önce toplumun, mahallenin, arkadaş grubunun, okulun ve sokağın doldurduğu birçok alanı ekranlar doldurmaya başladı.

İnsan artık yalnızken bile yalnız görünmüyordu.

Ama görünür olmakla ilişki kurmak aynı şey değildir.

Binlerce insanla bağlantılı olup hiç kimseyle gerçek bir bağ kuramamak mümkündür.

İşte yeni neslin en büyük çelişkilerinden biri burada ortaya çıktı:

İletişim arttı, ilişki azaldı.
Bilgi arttı, anlam azaldı.
Seçenekler arttı, yön azaldı.
Özgürlük duygusu arttı, ortaklık duygusu azaldı.

Bu boşlukta insan kendi anlam dünyasını kurmaya yöneldi.

Fakat insanın kendi anlam dünyasını kurması her zaman özgürleşmesi anlamına gelmez. Çünkü ortak anlamların zayıfladığı yerde bireysel anlam arayışı bazen tüketimle, bazen hazla, bazen sanal kimliklerle, bazen de bağımlılıklarla doldurulabilir.

Uyuşturucu ve diğer bağımlılık biçimlerinin, dijital bağımlılığın, sürekli haz arayışının yalnızca bireysel zayıflıklar olarak ele alınması bu nedenle yetersizdir. Bunların arkasında çoğu zaman doldurulamayan bir anlam boşluğu vardır.

İnsan boşlukta yaşayamaz.

Bir yere ait olmak, bir şeye inanmak, birileriyle bağ kurmak, üretmek, paylaşmak ve kendisini aşan bir anlamın parçası olmak ister. Bunların yerine başka şeyler konulduğunda insanın boşluğu ortadan kalkmaz; yalnızca biçim değiştirir.

Bu nedenle bugünün gençliğini yalnızca “pasif” olarak tanımlamak da doğru değildir.

Belki gençlik pasifleşmedi; pasifleştirildiği bir sosyolojinin içinde büyüdü.

Belki örgütsüzlüğü seçmedi; örgütlenebileceği anlamlı ve güvenilir alanlar giderek ortadan kalktı.

Belki siyasetten nefret etmiyor; siyasetin geçmişte bıraktığı ağır faturadan ve bugün kendisine sunduğu dar alandan uzak duruyor.

Belki üretmek istemiyor değil; üretimin kendisine sağlayacağı toplumsal anlamı göremiyor.

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir.

Bir insanın çalışmaması ile çalışmanın anlamını kaybetmesi aynı şey değildir.

Bir insanın siyasete katılmaması ile siyasetin onun hayatına dokunmaması da aynı şey değildir.

Bir insanın yalnızlığı seçmesi ile yalnızlığa mahkûm edilmesi de aynı şey değildir.

Yeni nesli anlamak için tam da bu ayrımlara ihtiyacımız var.

Çünkü bugün karşımızda yalnızca “bozulmuş bir gençlik” yok.

Karşımızda; geçmişin siyasal travmalarını, anne babaların ekonomik mücadelelerini, değişen sınıfsal ilişkileri, kentleşmeyi, tüketim kültürünü, teknolojik devrimi, kolektif yapıların çözülmesini ve anlam krizini aynı anda devralmış bir kuşak var.

Bu yüzden yeni neslin meselesi yalnızca gençlerin meselesi değildir.

Yeni nesil, toplumun kendi dönüşümünün aynasıdır.

Onların yalnızlığı bizim kurduğumuz ilişkilerin sonucudur.

Onların siyasetsizliği bizim siyasetten nasıl bir anlam çıkardığımızla ilgilidir.

Onların tüketiciliği bizim üretimle kurduğumuz ilişkinin sonucudur.

Onların dijital bağımlılığı, büyük ölçüde onların içine doğduğu dünyanın sonucudur.

Onların örgütsüzlüğü ise kolektif hayatın neden zayıfladığını bize sormaktadır.

Bu nedenle gençlere sürekli “Neden böyle oldunuz?” diye sormak yerine biraz da kendimize sormalıyız:

Biz nasıl bir dünya kurduk ki yeni nesil kendi dünyasını ekranların içinde aramak zorunda kaldı?

1970’lerin gençliği bütün eksikliklerine ve tarihsel yanlışlarına rağmen kendisini tarihin öznesi olarak görüyordu.

Bugünün gençliği ise çoğu zaman tarihin öznesi olmaktan çok, tarihin kendisine sunduğu seçenekler arasında seçim yapmak zorunda bırakılmış bir tüketici gibi hissediyor.

Aradaki fark yalnızca kuşak farkı değildir.

Aradaki fark, anlam farkıdır.

Bir genç kendisini değiştirebileceğine inandığı bir dünyanın parçası olduğunu hissettiğinde sorumluluk alır. Örgütlenir, üretir, düşünür, itiraz eder. Çünkü geleceğin kendisine ait olduğuna inanır.

Ama gelecek ona kapalı görünüyorsa insan bugüne kapanır.

Ve yalnızca bugünü yaşayan insanın ufku giderek daralır.

Bu nedenle yeni nesle yeniden siyaset, yeniden üretim, yeniden dayanışma ve yeniden kolektif yaşam kazandırmak istiyorsak onlara yalnızca nasihat vermemeliyiz.

Onlara anlamlı bir dünya kurmalıyız.

Çünkü gençliği değiştirmeden önce gençliğin içinde yaşadığı dünyayı değiştirmek gerekir.

Belki de mesele yeni nesli eski nesle benzetmek değildir.

Tam tersine, yeni neslin kendi çağının ruhunu yaratmasına imkân vermektir.

Fakat bunun için gençlerin yalnızca teknolojiyle değil, insanla; yalnızca bilgiyle değil, anlamla; yalnızca bireysellikle değil, toplumla; yalnızca özgürlükle değil, sorumlulukla yeniden buluşması gerekiyor.

Çünkü insan yalnızca kendisi olarak yaşayamaz.

İnsan, kendisini aşan bir anlamın parçası olduğunda büyür.

Ve bugün yeni neslin en büyük ihtiyacı belki de tam olarak budur:

Kendisine hazır bir gelecek verilmesi değil, kendi geleceğini birlikte kurabileceğine yeniden inanması.

YAZARIN DİĞER YAZILARI