HALKWEBYazarlarİnsan İnsandan Vaz mı Geçiyor?

İnsan İnsandan Vaz mı Geçiyor?

Yeni nesil gerçekten insanlardan mı uzaklaştı, yoksa insan olmanın eski biçimi mi tarihe karıştı?

Gürsel Karaaslan

Belki de uzun zamandır yanlış soruların peşinden gidiyoruz.

“Yeni nesil neden selam vermiyor, neden tokalaşmıyor, neden kucaklaşmıyor, neden derin sohbetlerin tarafı olmuyor?” diye soruyoruz. Saatlerini kafelerde geçirmelerini, telefonlarına gömülmelerini, yalnızlaşmalarını konuşuyoruz. Sonra da kolay bir hükme varıyoruz: Gençlik bozuldu.

Oysa belki de ilk kez yanlış olan cevaplarımız değil, sorularımızdır.

Çünkü mesele yalnızca gençler olsaydı, bu kadar derin bir değişimi hayatın her alanında hissetmezdik. Aynı sokaklardan geçiyoruz ama birbirimizin hayatına uğramıyoruz. Aynı sofraya oturuyoruz ama aynı ekmeği paylaşmıyoruz. Aynı şehirde yaşıyoruz ama birbirimizin hikâyesini bilmiyoruz.

Ve belki de en acısı…

Aynı evde yaşıyoruz ama sanki birbirimizin ömrüne kısa süreliğine uğramış misafirlerden başka bir şey değiliz.

İşte bu yüzden asıl sorumuz şudur:

Yeni nesil gerçekten insanlardan mı uzaklaştı, yoksa insan olmanın eski biçimi mi tarihe karıştı?

Bu soru yalnızca bir kuşağı değil, bütün bir uygarlığı ilgilendiriyor.

Çünkü insanlık tarihi boyunca kuşaklar çatıştı; ama birbirlerinden beslendi. Her kuşak, kendinden öncekinden yalnızca bilgi değil, hayat devraldı.

Bir çocuğu yalnızca ailesi büyütmezdi.

Mahalle büyütürdü.

Komşu büyütürdü.

Sokak büyütürdü.

Bir ustanın sessizliği…

Bir dedenin bir nenenin hikâyesi…

Bir kadının bir annenin bakışı…

Bir dostun omzu…

Bir degbejin bir halk ozanın avazı…

İnsan, biraz da bunların içinde insan olurdu.

Bugün ise ilk kez bu görünmez okul sessizce dağılıyor.

Artık bilgiye ulaşmak için bir büyüğe ihtiyaç duyulmuyor. Ekran cevap veriyor. Navigasyon yolu gösteriyor. Telefon hatırlıyor. Algoritmalar neyi merak edeceğimizi bile belirliyor.

İnsanlık tarihinde belki de ilk kez hafıza, insanın içinden dışarı taşınıyor.

Ama asıl mesele teknoloji değildir.

Teknoloji, çağın sebebi değil; aynasıdır.

Asıl değişen, insanın zamanla, dikkatle ve başka insanlarla kurduğu bağdır.

Eskiden zaman paylaşılırdı.

Bugün tüketiliyor.

Eskiden insanlar birbirlerine vakit ayırırdı.

Bugün birbirlerine yalnızca boşluk bırakıyorlar.

Bu yüzden çağımızın en büyük yoksulluğu zamanın azlığı değildir.

Ortak zamanın kaybolmasıdır.

Bir zamanlar ev, yalnızca içinde yaşanılan bir yapı değildi.

Ev; konuşmanın, susmanın, tartışmanın, affetmenin, aynı ekmeği bölüşmenin ve aynı acıya omuz vermenin mekânıydı.

Bugün evler büyüyor.

Odalar çoğalıyor.

Eşyalar artıyor.

Ama ortak hayat küçülüyor.

Kafeler dolup taşıyor.

Masalar kalabalık.

Fakat sohbetler yetim.

Çünkü artık birçok insan bir araya gelmek için değil, görünmek için bir araya geliyor.

Oysa görünmek, tanınmak değildir.

Bir insanı milyonlar görebilir.

Ama onu gerçekten anlayan tek bir insan bile olmayabilir.

Belki de bu yüzden derin sohbetler hayatımızdan çekiliyor.

Oysa sohbet, konuşmak değildir.

Sohbet, iki insanın birlikte hakikati aramasıdır.

Hakikat ise acele etmez.

Dinlemeyi ister.

Susmayı ister.

Beklemeyi ister.

Çağımız ise hızın çağrısını kutsuyor.

Daha hızlı üretmek…

Daha hızlı tüketmek…

Daha hızlı yaşamak…

Ve daha hızlı unutmak…

Artık acılar bile uzun sürmüyor.

Dün bizi derinden sarsan bir olay, bugün ekranın akışı içinde sessizce kayboluyor.

Belki de insanlık tarihinde ilk kez hafızamızı değil, hafızamızın ritmini kaybediyoruz.

İşte bu yüzden yaşadığımız kriz yalnızca teknolojik değildir.

Ekonomik de değildir.

Bu, insanın kendi varlığıyla kurduğu ilişkinin krizidir.

Belki de ilk kez insan, başka bir insana ihtiyaç duymadan yaşayabileceğine inanıyor.

İşte asıl kırılma tam burada başlıyor.

Çünkü insan kendi kendine tamamlanan bir varlık değildir.

İnsan, aynaya bakarak yüzünü görebilir.

Ama ruhunu ancak başka bir insanın gözlerinde tanıyabilir.

Başkasının acısıyla vicdan kazanır.

Başkasının sözüyle düşünür.

Başkasının sevgisiyle çoğalır.

İnsan, insanda tamamlanır.

Bu yüzden selam vermek yalnızca bir nezaket değildir.

“Ben seni görüyorum.” diyebilmektir.

Tokalaşmak, “Hayatın bana yabancı değil.” diyebilmektir.

Kucaklaşmak ise “Yalnız değilsin.” cümlesinin kelimelere ihtiyaç duymayan hâlidir.

İşte medeniyet de tam burada başlar.

Hakikatin Medeniyeti yalnızca yollar yapmak, köprüler kurmak, gökdelenler yükseltmek değildir.

Hakikatin medeniyeti, bir insanın başka bir insan için zaman ayırabilmesidir.

Bir dostunun sessizliğini fark edebilmesidir.

Bir komşunun kapısını çalabilmesidir.

Bir yabancıya içtenlikle selam verebilmesidir.

Belki de bugünün en büyük yanılgısı, insan merkezli medeniyeti teknolojiyle karıştırmamızdır.

Oysa teknoloji hayatı kolaylaştırabilir.

Ama anlamı çoğaltamaz.

Yapay zekâ hesaplayabilir.

Öğrenebilir.

Üretebilir.

Fakat bir dostunun sessizliğini hissedemez.

Bir annenin gözlerindeki endişeyi okuyamaz.

Bir çocuğun uzattığı ele sevgiyle karşılık veremez.

Çünkü insanı insan yapan şey yalnızca zekâ değildir.

Vicdandır.

Merhamettir.

Sevgidir

Paylaşabilmektir.

Ve en önemlisi, başka bir insanın varlığını kendi varlığı kadar değerli görebilmektir.

Belki de ihtiyacımız olan şey eskiye dönmek değildir.

Tarih geriye akmaz.

İhtiyacımız olan; geçmişin insanî birikimini geleceğin imkânlarıyla buluşturacak yeni bir insanlık tasavvurudur.

Teknolojiyi kullanan ama ona teslim olmayan…

Bilgiyi çoğaltırken hikmeti de büyüten…

Hızı gerektiğinde kullanan ama derinliği kaybetmeyen…

İnsanı yeniden merkeze koyan sevgi merkezli demokratik uygarlık…

Çünkü geleceği yalnızca akıllı makineler kurmayacak.

Geleceği, yeniden selam verebilen insanlar kuracak.

Yeniden dinleyebilen insanlar…

Yeniden uzun sohbetlerin tarafı olabilen insanlar…

Aynı evde birbirinin ömrüne uğramış misafirler gibi değil, birbirinin hayatına gerçekten ortak olabilen insanlar…

Belki de mesele, insanın Ay’a ne zaman gideceği değildir.

Asıl mesele, komşusunun kapısını en son ne zaman çaldığıdır.

Belki de mesele, yapay zekânın ne kadar gelişeceği değildir.

Asıl mesele, doğal insanın ne kadar eksileceğidir.

Çünkü bir demokratik uygarlığın gerçek büyüklüğü, inşa ettiği binalarla ya da ürettiği makinelerle değil; insanların birbirine ne kadar yakın kalabildiğiyle ölçülür.

Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en büyük soru hâlâ aynıdır:

İnsan insandan gerçekten vaz mı geçiyor?

Eğer bu soruya “evet” diyecek olursak, kaybedeceğimiz şey yalnızca bir kuşağın alışkanlıkları olmayacaktır.

Kaybedeceğimiz şey, insan olmanın kendisi olacaktır.

Ama bu soruya henüz umutla cevap verebiliyorsak, önümüzde hâlâ bir imkân var demektir:

İnsanı yeniden hatırlamak…

Birbirimizi yeniden görmek…

Ve yeniden, insanın insana emanet olduğu sevgi merkezli demokratik medeniyeti kurmak…

YAZARIN DİĞER YAZILARI