HALKWEBYazarlarİnsan İki Kez Doğar

İnsan İki Kez Doğar

İnsan İki Kez Doğar

Biri Anne Rahminden, Diğeri Sevginin Rahminden

Belki de insanlık, en büyük yanılgısını doğumu yalnızca biyolojik bir olay sanarak yaşadı.

Oysa insan, anne rahminden yalnızca dünyaya gelir; henüz insanlığa gelmiş olmaz.

Nefes alır, yürür, konuşur, öğrenir. Fakat bütün bunlar, onun gerçekten insan olduğu anlamına gelmez. Çünkü insan, doğuştan tamamlanmış bir varlık değildir. O, hayatı boyunca tamamlanmayı bekleyen tek varlıktır.

İnsanın ilk doğumu bedeni dünyaya getirir.

İkinci doğumu ise vicdanını.

İlk doğumla kalbi atmaya başlar.

İkinci doğumla yüreği oluşur.

İlk doğum yaşamı başlatır.

İkinci doğum ise yaşamanın anlamını.

İşte bu yüzden insanın ikinci rahmi ne devlet olabilir, ne okul, ne din, ne de servet.

İnsanın ikinci rahmi yalnızca sevgidir.

Çünkü sevgi, insanın hissettiği duygulardan biri değildir.

Sevgi, insanın varoluşunu mümkün kılan ilk zemindir.

Belki de bugüne kadar insanı yanlış yerden tanımladık.

Onu aklıyla tarif ettik.

Bilgisiyle ölçtük.

İnancıyla değerlendirdik.

Başarısıyla yücelttik.

Oysa bütün bunlardan önce cevaplanması gereken tek bir soru vardı:

Bu insan sevebiliyor mu?

Çünkü sevmek, yalnızca bir duygunun adı değildir.

Sevmek, başka bir insanın varlığını kendi varlığın kadar gerçek kabul edebilmektir.

Başkasının özgürlüğünü kendi özgürlüğün kadar vazgeçilmez görebilmektir.

Bir insanın acısını kendi vicdanında hissedebilmektir.

İşte bu yüzden sevmeyen insan eksiktir.

Bu eksiklik ne bilgi eksikliğidir ne de kültür eksikliği.

Bu, insan olmanın kurucu unsurundaki eksikliktir.

Sevmeyen insan yaşayabilir.

Üretebilir.

Yönetebilir.

Zengin olabilir.

Alkışlanabilir.

Ama bütün bunlara rağmen kendi varlığının merkezinde görünmeyen bir boşluk taşır.

Çünkü sevgi üretmeyen ruh, sonunda yalnızca kendisini büyütmeye başlar.

Kendisini büyüten insan ise farkına varmadan başkalarının hayatını küçültür.

Belki de tahakkümün, kibirin, sömürünün ve iktidar tutkusunun en derin kaynağı budur.

İnsan, içindeki eksikliği güçle tamamlamaya çalışır.

Oysa güç, sevginin bıraktığı boşluğu hiçbir zaman dolduramaz.

Fakat bundan daha ağır bir hakikat vardır.

Sevilmeyen insan…

İşte onun taşıdığı noksanlık kendi tercihi değildir.

Sevmeyen insan kendi insanlığını eksiltir.

Ama sevilmeyen insan, başkalarının sevgisizliği tarafından eksik bırakılır.

Bu yüzden sevilmeyen insan mutlak noksandır.

Çünkü ondan yalnızca sevgi esirgenmez.

Varlığının değerli olduğuna dair ilk tanıklık da esirgenmiş olur.

İnsan önce aynada değil, başka bir insanın bakışında kendisini tanır.

O bakışta sevgi varsa, kendisini değerli hisseder.

O bakışta sevgisizlik varsa, ömrünün büyük kısmını kendi değerini aramakla geçirir.

Belki de bu yüzden bazı insanlar hayatları boyunca başarı peşinde koşar; ama hiçbir başarı içlerindeki eksikliği tamamlayamaz.

Çünkü insanı başarı büyütebilir.

Fakat yalnızca sevgi tamamlayabilir.

İşte tam burada insanlığın ortak sorumluluğu başlar.

Çünkü sevgisizlik bireysel bir kusur değildir.

Toplumsal bir yoksullaşmadır.

Her sevgisiz çocuk, insanlığın eksik bıraktığı bir başlangıçtır.

Erkek egemen zihniyetin değersizleştirdiği her kadın, sevginin adaletle buluşamadığı bir tarihin; özgürlüğün ise yarım bırakılmış en kadim hikâyesidir.

Her yalnız bırakılan yaşlı, hız çağının vicdanında açılmış derin bir çatlak gibidir.

Her dışlanan insan, insanlığın kendi vicdanından kopardığı bir parçadır.

Belki de bu yüzden bir uygarlığın büyüklüğü; kurduğu saraylarla, yükselttiği gökdelenlerle ya da ürettiği teknolojiyle ölçülemez.

Gerçek ölçü şudur:

Kaç insanı sevgisizlikten kurtarabildi?

Çünkü insanlık, bugüne kadar atomu parçalamayı öğrendi.

Yapay zekâ üretmeyi başardı.

Gezegenleri keşfetmeye yöneldi.

Fakat hâlâ bir çocuğun sevgisiz büyümesini engelleyemedi.

Hâlâ bir kadının erkek egemen zihniyet karşısında değersizleştirilmesini durduramadı.

Hâlâ milyonlarca insanın kendisini değersiz hissetmesine seyirci kaldı.

Belki de bu yüzden bütün ahlakın, bütün siyasetin, bütün felsefenin ve bütün devrimlerin önünde duran ilk görev, yeni iktidarlar kurmak değil; insanın ikinci doğumunu mümkün kılmaktır.

Çünkü insan yalnızca dünyaya getirilerek çoğalmaz.

İnsan, sevildikçe insanlaşır.

Bir çocuğu dünyaya getirmek biyolojik bir olaydır.

Onu sevginin rahminde yeniden doğurabilmek ise insanlığın en büyük ahlaki, vicdani ve siyasal sorumluluğudur.

İşte demokratik sevgi uygarlığı, tam da bu sorumluluğun adıdır.

Öyle bir uygarlık ki; hiçbir çocuğu sevgisiz bırakmaz.

Hiçbir kadını erkek egemen zihniyetin gölgesinde değersizleştirmez.

Hiçbir yaşlıyı yalnızlığa terk etmez.

Hiçbir insanı kendisini gereksiz hissedecek kadar unutmaz.

Çünkü bilir ki, bir insanı sevmek yalnızca ona değer vermek değildir; insanlığın eksik kalan tarafını tamamlamaktır.

Ve belki de insanlık, o gün ilk kez kendisine yakışan adı hak edecektir.

Çünkü insan, anne rahminden dünyaya doğar.

Ama insanlığa, ancak başka bir insanın sevgisinde yeniden doğar.

YAZARIN DİĞER YAZILARI