Belki de uzun zamandır devrimi ve devrimciliği yanlış yerden tartışıyoruz.
Bu nedenle şu soru hayati önemdedir: Sevmeyen bir insan devrimci olabilir mi?
Bu soruya kolayca “evet” demek mümkün değildir. Çünkü devrimcilik, özünde insana duyulan derin bir inançtır. İnsana inanmayan, onun acısına, sevincine ve özgürlük arayışına ortak olmayan biri, ne kadar radikal söylemler üretirse üretsin, en fazla bir iktidar mücadelesinin öznesi olabilir; gerçek anlamda bir devrimci olamaz.
Çünkü devrim, yalnızca dışarıdaki egemenlik ilişkilerini değiştirmek değildir; aynı zamanda insanın kendi içindeki iktidar arzusuyla yüzleşebilmesidir. Kendi egosunu, sahip olma isteğini, hükmetme eğilimini ve ben merkezci dünyasını sorgulamayan birinin özgürlük mücadelesi, çoğu zaman farkında olmadan yeni bağımlılık ilişkileri üretir.
Çünkü sevginin olmadığı yerde devrimcilik gelişmez; devrimciliğin olmadığı yerde ise özgürlük büyümez.
Peki, sevgi nedir?
Sevgi, sahip olmak değildir. Karşımızdakini kendi hayallerimize göre biçimlendirmek, onu kendi sınırlarımız içinde tutmak ya da kendimize ait bir parçaya dönüştürmek de değildir. Gerçek sevgi, karşımızdaki insanın kendi hakikatini yaşayabilmesi için ona alan açabilmektir. Onun farklılığından korkmamak, değişiminden rahatsız olmamak ve özgürlüğünü kendi varlığımıza yönelmiş bir tehdit olarak görmemektir.
Belki de insanın gerçekleştirebileceği en büyük politik, en derin ideolojik ve en vicdani eylem sevmektir.
Çünkü sevmek, karşımızdakini bir araç değil, başlı başına bir değer olarak görmektir. Bu nedenle sevmek yalnızca duygusal bir yönelim değil; aynı zamanda politik, ideolojik ve ahlaki bir tercihtir. İnsanı özgür görmek istemeyen hiçbir sevgi sahici olmadığı gibi, insanı sevmeyen hiçbir ideoloji de özgürlük üretemez.
Ne yazık ki günümüzde sevgi adına en çok yapılan şey, sevgiyi büyütmek değil; onun üzerinden iktidar üretmektir. İnsan bazen sevdiğini söyler; ancak gerçekte sevdiği insanı değil, onun üzerindeki etkisini, konumunu ve yarattığı güven alanını korumaya çalışır. Siyasette koltuğa tutunmak, ekonomide sermayeyi sürekli büyütmek, toplumsal yaşamda ayrıcalıklardan vazgeçmemek ya da kadının özgürlüğü önünde görünür ve görünmez engeller üretmek, çoğu zaman aynı zihniyetin farklı biçimleridir.
Oysa sevgi, biriktirme değil çoğaltma eylemidir. Sevgi, elde tutulan değil, paylaşıldıkça büyüyen bir hakikattir. Koltuğa, makama, güce, paraya ya da bir insana sahip olma arzusu üzerinden kurulan ilişkiler sevgi değil; korkunun, güvensizliğin ve iktidar ihtiyacının farklı biçimleridir.
Belki de aşkın en devrimci yanı tam da burada saklıdır.
Bir erkek gerçekten seviyorsa, sevdiği kadının özgürlüğü önünde engel oluşturan bütün egemenlikçi, sahiplenici ve erkek merkezli alışkanlıklarıyla yüzleşmek zorundadır. Çünkü sevgi ile tahakküm aynı yürekte uzun süre barınamaz. Sevdiğini söylemek kolaydır; zor olan, sevdiğin insanın senden bağımsız bir dünya kurabilmesini içtenlikle isteyebilmektir. Onun adına karar vermemek, sesini kısmamak ve yaşamına yön vermeye çalışmamaktır. Gerçek sevgi, “benim ol” demez; “kendin ol” diyebilecek olgunluğa ulaşır.
İşte bu nedenle, bir erkeğin kendi egemenlik alanını sorgulaması yalnızca bireysel bir dönüşüm değildir; aynı zamanda toplumsal ve devrimci bir dönüşümdür. Çünkü binlerce yıllık erkek egemen zihniyet, en çok gündelik yaşamın, aşkın ve ilişkilerin içinde yeniden üretilmektedir.
Yoldaşlık da böyledir. Yoldaşlık yalnızca aynı düşünceleri paylaşmak, aynı sloganları atmak ya da aynı örgütsel yapının içinde bulunmak değildir. Yoldaşlık, birbirinin özgürlüğünü kendi özgürlüğü kadar değerli görebilmektir. Birbirini değiştirmeye değil, birbirinin hakikatini açığa çıkarmaya çalışmaktır.
Sevginin olmadığı yerde yoldaşlık değil, çıkar ortaklığı vardır. Çıkarlar sona erdiğinde ise geriye çoğu zaman kırgınlıklar, hesaplaşmalar ve yalnızlık kalır.
Peki, iktidar hastalığı yenilmeden insan gerçekten sevebilir mi?
Belki de insanlığın en büyük trajedisi burada gizlidir. Egoist, narsist ve ben merkezci insan, çoğu zaman sevgiyi de kendi benliğinin hizmetine sunar. Sever gibi görünür; ancak çoğu zaman sevdiği şey insan değil, kendi yansımasıdır. Böyle bir ilişki özgürleştirmez; bağımlı kılar ve sürekli yönetmek ister.
Oysa devrimcilik, insanları bağımlı kılma ve yönetme sanatı değil; insanla birlikte değişebilme erdemidir. Kendi içinde devrim yapamayanın, toplum adına gerçekleştirdiği devrimler de bir süre sonra yeni iktidar biçimlerine dönüşebilir.
Belki de bugün yeniden şu soruyu sormamız gerekiyor: Uğruna mücadele ettiğimiz insanlar gerçekten özgürleşiyor mu, yoksa yalnızca bizim çizdiğimiz sınırlar içinde mi yaşamaya zorlanıyorlar?
Çünkü sevginin olmadığı yerde devrim değil, yalnızca iktidarın el değiştirmesi vardır.
Gerçek devrim ise insanın, başka bir insanın özgürlüğünü sevebildiği ve onu kendi özgürlüğü kadar değerli görebildiği yerde başlar.
Ve belki de insanlığın önündeki en büyük devrimci görev, sevmeyi yeniden öğrenmektir.
Çünkü özgürlüğünü sevmiyorsam, seni de sevmiyorum.
Gürsel Karaaslan
