HALKWEBYazarlarDemokratik Bireyin İnşası: Kendi İçindeki Devleti Tasfiye Edebilen İnsan

Demokratik Bireyin İnşası: Kendi İçindeki Devleti Tasfiye Edebilen İnsan

İnsan doğar; ama birey olarak doğmaz.

Doğmak biyolojik bir başlangıçtır. Birey olmak ise insanın kendi hakikatini, ahlakını ve özgürlüğünü inşa ettiği uzun bir yolculuktur. Bu nedenle herkes insan olabilir; fakat herkes birey olamaz. Çünkü birey olmak yalnızca bir kimlik taşımak, bir meslek edinmek, oy kullanmak ya da ekonomik olarak bağımsız yaşamak değildir. Bunlar yaşamın koşullarıdır; bireyleşmenin kendisi değildir.

Belki de çağımızın en büyük yanılgısı, bireyi bağımsızlık ve özgürlükle karıştırmasıdır. Oysa bağımsız ve özgür görünen birçok insan, farkında olmadan korkularının, öfkelerinin, ezberlerinin, alışkanlıklarının ve kendisine miras bırakılmış düşünce kalıplarının yönetimi altında yaşar. Kendi sesiyle konuştuğunu sanırken başkalarının diliyle düşünür; kendi kararlarını verdiğini sanırken görünmez kalıpların dışına çıkamaz.

İnsan ancak kendine dönebildiği ölçüde gerçekten kendisi olabilir.

Fakat kendine dönmek, içine kapanmak değildir. Kendine dönmek; insanın kendi içinde yaşayan yabancıyla karşılaşması, kendisini yöneten görünmez mekanizmaları fark etmesidir. Alkışlanma arzusunu, üstünlük duygusunu, haklı çıkma tutkusunu, hükmetme isteğini ve korkularını görebilmesidir. Çünkü insanın en güçlü iktidarı çoğu zaman dışarıda değil, kendi içinde yaşar.

İşte tam bu noktada bireyi yeniden tanımlamak gerekir.

Birey, kendi içindeki devleti tasfiye edebilen insandır.

Buradaki devlet yalnızca siyasal bir kurum değildir. Devlet; insanın içinde kurduğu mutlak otoritedir. Sürekli buyuran, sürekli yargılayan, kendisini merkeze koyan ve başkasını anlamaktan çok yönetmek isteyen zihniyettir. Tahakküm önce insanın içinde doğar; kurumlar ise çoğu zaman onun dışa vurulmuş biçimleridir. Bu nedenle demokratik birey, önce kendi içindeki tahakküm düzenini fark eden, onunla yüzleşen ve onu dönüştürme cesareti gösteren insandır.

İnsanın ilk devrimi, dışarıdaki iktidara karşı değil; kendi içindeki iktidara karşı verdiği mücadeledir. Çünkü insan aşamadığını yeniden üretir. Yenemediğimiz her tahakküm, bir gün bizim dilimizle yeniden konuşur; eleştirdiğimiz her otorite ise farkında olmadan kişiliğimizin bir parçası hâline gelir.

Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Özgürlük adına yola çıkan nice hareket, zamanla yeni tahakküm biçimleri üretmiştir. Çünkü sorun yalnızca iktidarın el değiştirmesi değildir; asıl sorun, iktidarı yeniden üreten zihniyetin değişmemesidir.

Bu yüzden kendini bulmamış insan başkasını bulamaz; kendini anlamamış insan başkasına anlam veremez. Kendi hakikatiyle yüzleşmemiş biri, başkalarının hakikati üzerine kalıcı bir yaşam kuramaz. İnsan, içinde kuramadığı hiçbir dünyayı dışarıda kuramaz. Her kurum, onu kuran insanın kişiliğini taşır.

Fakat burada cevaplanması gereken daha temel bir soru vardır: Demokratik birey nasıl inşa edilir?

Bu sorunun cevabı yalnızca eğitimde, yalnızca siyasette ya da yalnızca ahlakta aranamaz. Bilgi zihni geliştirebilir; fakat tek başına kişiliği dönüştüremez. Tarih, demokrasi üzerine konuşan ama en küçük gücü ele geçirdiğinde otoriterleşen insanların örnekleriyle doludur.

İnsan neden değişsin? Erkek neden ayrıcalıklarından vazgeçsin? Zengin neden servetinin sağladığı üstünlüğü paylaşsın? Güç sahibi neden buyurmanın cazibesini geride bıraksın?

Çünkü insanın en derin ihtiyacı iktidar değildir.

İnsan önce bunu öyle sanır. Gücün, makamın, servetin ve görünürlüğün kendisini tamamlayacağını düşünür. Fakat zamanla görür ki iktidar korkuyu büyütür; anlamı değil. Üstünlük yalnızlaştırır; güven üretmez. Buyurmak itaat doğurabilir; ama sevgi ve aidiyet üretemez.

Hiçbir iktidar, anlamın yerini dolduramaz.

İşte demokratik birey tam da bu fark edişle doğar. Fedakârlık yaptığı için değil; iktidarın insana anlam vermediğini keşfettiği için demokrat olur. Paylaşmayı kayıp olarak değil, insanlaşmanın yolu olarak görür. Dayanışmayı yük değil, kendi varlığını zenginleştiren bir ilişki olarak yaşar. Başkasının özgürlüğünü sınırlandırmanın, sonunda kendi özgürlüğünü de eksilteceğini bilir.

Ancak burada başka bir soru daha ortaya çıkar: Eğer demokratik birey inşa edilebiliyorsa, neden onca eğitim, onca deneyim ve onca mücadeleye rağmen bazı insanlar değişmiyor?

Çünkü insan yalnızca bilgiyle değişen bir varlık değildir. İnsan ancak yaşadığı deneyimleri vicdanında yeniden anlamlandırabildiği ölçüde dönüşür. Aynı olayı yaşayan iki insandan biri daha özgürleşirken, diğeri daha katı ve daha otoriter hâle gelebilir. Demek ki insanı değiştiren yalnızca yaşadıkları değil, yaşadıklarına verdiği anlamdır.

İnsanlar aynı zamanı paylaşabilir; fakat aynı çağı paylaşmayabilir. Takvimler aynı yılı gösterse de herkes aynı tarihsel ve ahlaki zamanda yaşamaz. Çağdaşlık yalnızca aynı dönemde yaşamak değildir; çağın özgürlük, eşitlik ve demokrasi ufkunu kişiliğinde taşıyabilmektir. Bu nedenle kimi insanlar bedenen bugünde yaşarken, zihniyetleriyle geçmiş çağların hiyerarşik ve tahakkümcü dünyasını yaşamaya devam eder. Zamanın içinde görünürler; fakat çağın dışında kalırlar.

İnsan aşamadığı tarihi kişiliğinde yaşatır.

Bu nedenle demokratik toplumun önündeki en büyük engel yalnızca siyasal kurumlar değildir; geçmiş çağların zihniyetini bugünde yeniden üreten insan tipidir. Demokrasiye direnen bazen yasalar değil, insanın kendi içinde taşıdığı tarihtir.

Bu, insanın değişemeyeceği anlamına gelmez. Hiç kimse doğuştan demokrat ya da otoriter değildir. Ancak herkes aynı hızda öğrenmez, aynı cesaretle yüzleşmez ve aynı derinlikte dönüşmez. Bazı bireylerin dönüşümü kısa bir yaşam deneyimiyle mümkün olurken, bazı toplumların aynı hakikati içselleştirebilmesi için kuşaklara ihtiyaç duyulur. Bu gerçek umutsuzluğun değil; sabrın, emeğin ve gerçekçiliğin temelidir.

Peki demokratik bireyi nasıl tanırız?

Onu büyük sözlerinden çok gündelik yaşamından tanırız. Gücü eline geçtiğinde paylaşır. Hata yaptığında özür dilemeyi zayıflık değil olgunluk sayar. En zayıf insanla konuşurken dili değişmez. Kimsenin olmadığı yerde de adaletli davranır. Başkalarını yönetmeye değil, güçlendirmeye çalışır. Konuşurken yalnızca kendisini anlatmaz; karşısındakini gerçekten dinler.

Demokratik bireyin bulunduğu yerde insanlar korkarak susmaz; güven duyarak konuşur. Çünkü o, kendisini büyüten değil, ilişkiyi büyüten insandır. Kendini görünür kılmaya çalışmaz; başkalarının görünür olmasına alan açar. Haklı çıkmaktan çok hakikati arar.

İşte bu nedenle demokratik bireyin inşası yalnızca bireysel bir mesele değildir. Ailede başlayan, eğitimle gelişen, emek içinde olgunlaşan, ortak yaşamda sınanan ve kuşaklar boyunca kültüre dönüşen tarihsel bir süreçtir.

Belki de insanlık tarihinin en büyük devrimi, devletlerin yıkılması değildir. Asıl devrim, insanın artık başkaları üzerinde hükmetmeye ihtiyaç duymadığı bir kişiliğe ulaşabilmesidir. Çünkü insan olgunlaştıkça iktidarı değil anlamı; üstünlüğü değil eşitliği; korkuyu değil güveni; rekabeti değil dayanışmayı seçer.

Demokratik toplum, bir kuşağın iradesiyle kurulmaz. O, kuşaklar boyunca inşa edilen demokratik kişiliklerin tarihsel birikimi üzerinde yükselir. Özgür toplumun gerçek kurucu öznesi yalnızca yeni kurumlar kuran insan değildir; kendi içinde taşıdığı eski çağın tahakkümünü aşarak geleceğin ahlakını bugünden yaşayabilen demokratik bireydir.

İnsan, takvimin gösterdiği yılda değil; kişiliğinin ulaştığı çağda yaşar.

İşte demokratik birey, geleceğin çağını bugünden yaşamaya cesaret edebilen insandır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI