HALKWEBYazarlar15 TEMMUZ: DARBEYE GİDEN YOLU DÖŞEYENLER, DARBEYLE İKTİDARINI TAHKİM EDENLER

15 TEMMUZ: DARBEYE GİDEN YOLU DÖŞEYENLER, DARBEYLE İKTİDARINI TAHKİM EDENLER

Türkiye’de bazı tarihler vardır.

Üzerine konuşmanız istenir ama sorgulamanız istenmez.

Anmanız beklenir ama hesap sormanız hoş karşılanmaz.

Size hazır bir hikâye verilir.

Kahramanları bellidir.

Hainleri bellidir.

Sorulması gereken sorular ise çoktan hikâyenin dışına çıkarılmıştır.

15 Temmuz da böyle bir tarihe dönüştürüldü.

Her yıl aynı nutuklar atılıyor.

Aynı görüntüler yayınlanıyor.

Aynı sloganlar tekrarlanıyor.

Fakat kimse şu basit soruyu sormuyor:

Bu yapı devlete nasıl yerleşti?

Kim yerleştirdi?

Kim önünü açtı?

Kim kadrolarını büyüttü?

Kim devletin kurumlarını bu yapıyla paylaştı?

Kim yıllarca aynı siyasi hedefler uğruna birlikte yürüdü?

Ve neden bütün bunların siyasi hesabı hiçbir zaman verilmedi?

Çünkü 15 Temmuz’un gerçek hikâyesi yalnızca bir gecenin hikâyesi değildir.

Bu hikâye onlarca yılın hikâyesidir.

Ama özellikle AKP iktidarı döneminde devletin kapılarının bir cemaate ardına kadar açılmasının hikâyesidir.

Dün “Hocaefendi” dediklerinin bugün “teröristbaşı” ilan edilmesinin hikâyesidir.

Dün önünde ceket ilikledikleri yapının bugün bütün suçlarını başkalarının üzerine yıkmaya çalışmalarının hikâyesidir.

Bir zamanlar aynı sofraya oturdular.

Aynı düşmanları hedef aldılar.

Aynı devlet kadrolarını paylaştılar.

Aynı davalara alkış tuttular.

Ergenekon’da…

Balyoz’da…

Askerî Casusluk davalarında…

Gazeteciler, akademisyenler, askerler, bürokratlar cezaevlerine doldurulurken bu yapının savcıları, hâkimleri ve polisleri devletin gücünü kullanıyordu.

Peki siyasi iktidar ne yapıyordu?

Seyrediyor muydu?

Hayır.

Destekliyordu.

Meşrulaştırıyordu.

Önlerini açıyordu.

“Ne istediler de vermedik?” cümlesi bu dönemin siyasi özetidir.

Şimdi soruyorum:

Ne istediler?

Hangi kurumları istediler?

Hangi kadroları istediler?

Hangi makamları istediler?

Kim verdi?

Hangi imzalar atıldı?

Hangi atamalar yapıldı?

Hangi sınav soruları çalınırken devlet uyudu?

Hangi bürokratlar tasfiye edilip yerlerine cemaat kadroları yerleştirildi?

Hangi bakanlar bunu biliyordu?

Hangi siyasetçiler bu yapının referansıyla yükseldi?

Ve en önemlisi:

Bütün bunların siyasi sorumluluğunu kim üstlendi?

Hiç kimse.

Çünkü Türkiye’de FETÖ ile mücadele, örgütün siyasi ayağına geldiği anda durdu.

Devletin memuru yargılandı.

Öğretmeni yargılandı.

Polisi yargılandı.

Askeri yargılandı.

Hâkimi yargılandı.

Savcısı yargılandı.

Gazetecisi yargılandı.

Esnafı yargılandı.

Bankaya para yatıran sorgulandı.

Çocuğunu okula gönderen sorgulandı.

Sendikaya üye olan sorgulandı.

Ama yıllarca bu yapıyla devlet yöneten siyasetçiler?

Onlara dokunulmadı.

Çünkü bu ülkede FETÖ’nün tabanı araştırıldı.

Tavanı araştırıldı.

Finans kaynakları araştırıldı.

Okulları araştırıldı.

Şirketleri araştırıldı.

Dernekleri araştırıldı.

Ama sıra siyasi ayağa geldiğinde dosyanın kapağı kapandı.

Neden?

Çünkü o dosya açılırsa yalnızca bir cemaatin değil, bir iktidar döneminin siyasi bilançosu ortaya çıkacaktı.

15 Temmuz gecesi yaşananlar elbette araştırılmalıydı.

Hem de sonuna kadar.

Kim emir verdi?

Kim biliyordu?

İstihbarat ne zaman haberdar oldu?

Darbe girişimi neden engellenemedi?

Devletin en kritik kurumlarına bu kadar insan nasıl yerleşti?

Genelkurmay’dan emniyete, yargıdan eğitime kadar bu yapılanma hangi siyasi iklimde büyüdü?

Bu soruların tamamı cevaplanmalıydı.

Ama olmadı.

Çünkü 15 Temmuz, bütün yönleriyle aydınlatılması gereken tarihsel bir olay olmaktan çıkarılıp siyasi iktidarın kurucu mitine dönüştürüldü.

Ve ardından Erdoğan’ın “Allah’ın lütfu” dediği süreç başladı.

OHAL ilan edildi.

Kanun hükmünde kararnameler çıkarıldı.

On binlerce insan kamu görevinden uzaklaştırıldı.

Üniversitelerden akademisyenler tasfiye edildi.

Gazeteler kapatıldı.

Televizyonlar susturuldu.

Dernekler kapatıldı.

Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyumlar atandı.

Parlamento etkisizleştirildi.

Yargı üzerindeki siyasi hâkimiyet güçlendirildi.

Ve sonunda Türkiye, Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi adı verilen tek merkezli yönetim modeline geçirildi.

Bir askerî darbe girişimi engellendi.

Ardından ülkenin demokratik kurumları sistematik biçimde zayıflatıldı.

İşte tartışılması gereken tam olarak budur.

Darbeye karşı çıkmak başka şeydir.

Darbeyi gerekçe göstererek demokrasiyi askıya almak başka şey.

Tanklarla yapılamayanın kararnamelerle yapılmasına demokrasi denmez.

Sandığın varlığı, hukukun yokluğunu meşrulaştırmaz.

Seçim kazanmak, devleti parti devletine dönüştürme hakkı vermez.

Ama 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’de tam olarak böyle bir düzen kuruldu.

Üstelik bunu yapanlar dün Fethullah Gülen yapılanmasıyla aynı siyasi yolu yürüyenlerdi.

Sonra bir gece geldi.

Ortaklık bitti.

Ve sabah olduğunda ülkede kendileri dışında herkes “FETÖ’cü” olabilirdi.

Muhalifsen FETÖ’cü.

Gazeteciysen FETÖ’cü.

Akademisyensen FETÖ’cü.

İktidarı eleştiriyorsan FETÖ’cü.

Geçmişi soruyorsan FETÖ’cü.

“Bu insanları devlete kim yerleştirdi?” diyorsan yine FETÖ’cü.

Ama yıllarca cemaatin televizyonlarına çıkanlar…

Gazetelerine demeç verenler…

Okullarını açanlar…

Yurt dışındaki faaliyetlerini devlet protokolüyle destekleyenler…

Kadrolarının yükselmesine göz yumanlar…

Devletin kozmik odalarına kadar girilmesini seyredenler…

Onlar nedense hep masum kaldı.

Böyle mücadele olmaz.

Bunun adı hesaplaşma değildir.

Bunun adı geçmişi yeniden yazmaktır.

Önce ortağınızla birlikte devleti dönüştüreceksiniz.

Sonra kavga edeceksiniz.

Ardından eski ortağınızın suçlarını kullanarak bütün siyasi geçmişinizi temize çekeceksiniz.

Ve sonunda topluma dönüp:

“Biz kandırıldık.”

diyeceksiniz.

Hayır.

Devlet yönetmek çocuk oyunu değildir.

Yirmi yıldan fazla ülke yönetenler “kandırıldık” diyerek siyasi sorumluluktan kaçamaz.

Eğer kandırıldıysanız, devleti yönetememişsiniz demektir.

Eğer kandırılmadıysanız, siyasi sorumluluğunuz çok daha ağırdır.

İki durumda da hesap vermeniz gerekir.

İşte Türkiye’nin konuşamadığı mesele budur.

15 Temmuz’un yıldönümlerinde meydanlarda hamaset üretiliyor.

Ama 15 Temmuz’a giden yol konuşulmuyor.

Çünkü o yolun üzerinde iktidarın ayak izleri var.

Devlet kurumlarının kapıları kendi kendine açılmadı.

Kadrolar gökten inmedi.

Savcılar kendiliğinden güçlenmedi.

Polis teşkilatındaki yapılanma bir gecede oluşmadı.

Yargıdaki kadrolaşma tesadüfen gerçekleşmedi.

Ordudaki örgütlenme yıllarca büyürken ülkeyi başka bir iktidar yönetmiyordu.

AKP yönetiyordu.

Bu yüzden 15 Temmuz’un gerçek hesabı hâlâ görülmedi.

Çünkü hesap, darbecilerden soruldu.

Ama darbenin koşullarını hazırlayan siyasi düzenden sorulmadı.

Örgütün mensupları yargılandı.

Ama örgütü büyüten siyasi iklim yargılanmadı.

Devletin memurları tasfiye edildi.

Ama devleti bu yapıya açan siyasetçiler yerlerinde kaldı.

Ve bugün hâlâ bize aynı hikâyeyi anlatıyorlar.

Kendileri kahraman.

Herkes hain.

Kendileri kandırılmış.

Herkes suçlu.

Kendileri devlet.

Herkes şüpheli.

Hayır.

Tarih böyle yazılmaz.

Hafıza böyle silinmez.

Bir ülkenin geçmişi propaganda filmleriyle değiştirilemez.

15 Temmuz’un gerçekten aydınlatılmasını istiyorsanız önce şu soruya cevap vereceksiniz:

Fethullah Gülen yapılanmasını devletin içine kim yerleştirdi?

Sonra şu soruya:

Bu yapı büyürken ülkeyi kim yönetiyordu?

Sonra şu soruya:

15 Temmuz’dan sonra OHAL düzenini kullanarak Türkiye’nin rejimini kim değiştirdi?

Ve son olarak:

Neden FETÖ’nün siyasi ayağına hiçbir zaman dokunulmadı?

Bu soruların cevabı verilmeden 15 Temmuz anlatısı eksiktir.

Hatta eksik değil, bilinçli biçimde yarımdır.

Çünkü bazı gerçekler açıklanırsa kahramanlık hikâyesi çöker.

Bazı dosyalar açılırsa “kandırıldık” savunması yetmez.

Bazı isimler konuşulursa iktidarın yirmi yılı yeniden yazılmak zorunda kalır.

Belki de bu yüzden Türkiye’de 15 Temmuz’u anmak serbesttir.

Ama 15 Temmuz’a nasıl gelindiğini sormak rahatsızlık yaratır.

Darbecilere lanet okumak serbesttir.

Ama darbecileri devletin koridorlarına taşıyan siyasi düzeni sorgulamak tehlikelidir.

FETÖ’yle mücadeleyi alkışlamak serbesttir.

Ama FETÖ’nün siyasi ayağını sormak yasaklı bir soruya dönüşür.

Çünkü mesele artık yalnızca bir darbe girişimi değildir.

Mesele, geçmişte kurulan ortaklığın üzerini örtmek, ardından bu ortaklığın enkazını yeni bir rejimin temel taşı yapmaktır.

Önce devleti birlikte ele geçirdiler.

Sonra devleti paylaşamadılar.

Kavga ettiler.

Bedelini halk ödedi.

Ardından biri tasfiye edildi.

Diğeri bütün devleti aldı.

Şimdi bize buna “demokrasi zaferi” dememizi istiyorlar.

Kusura bakmayın.

Bir gecenin karanlığına bakıp yirmi yılın siyasi günahlarını unutmayacağız.

Çünkü tarih yalnızca tankların hangi gece sokağa çıktığını yazmaz.

O tankların önünü yıllarca kimlerin açtığını da yazar.

Ve bir gün bu ülke 15 Temmuz’un gerçek siyasi hesabını sormaya başladığında asıl soru şu olacaktır:

FETÖ devlete sızdıysa, kapıyı kim açtı?

15 Temmuz bir darbe girişimiyse, o girişimi kendi iktidarını sınırsızlaştırmak için kullananların yaptığı neydi?

Ve belki de en ağır soru:

Darbeciler yenildi de demokrasi gerçekten kazandı mı?

Yoksa bir darbe girişiminin enkazından başka bir otoriter rejim mi doğdu?

Türkiye’nin asıl yüzleşmesi işte bu soruyla başlayacaktır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI