HALKWEBGündemHASTANELER İNŞA EDİYORUZ, İNSANI NEDEN İNŞA EDEMİYORUZ

HASTANELER İNŞA EDİYORUZ, İNSANI NEDEN İNŞA EDEMİYORUZ

0:00 0:00

Bir fıkra bazen bir insanı değil,bir çağın zihnini ele verir.

Bazen bir fıkra, yüzlerce sayfalık siyaset, sosyoloji ya da tarih kitabının anlatamadığını birkaç dakika içinde ortaya koyabilir. Çünkü insan, çoğu zaman hazırlıklı konuşmalarında değil; rahatladığı, güldüğü ve güldürdüğü anlarda zihninin derinliklerinde taşıdığı dünyayı açığa vurur.

Geçtiğimiz günlerde bir hastane açılışında Rahmi Koç’un anlattığı bir fıkra kamuoyunda tartışma yarattı. Gelen tepkilerin ardından özür dilendi ve konu gündemin akışı içinde yerini başka başlıklara bıraktı. Ancak geride hâlâ cevap bekleyen önemli bir soru kaldı:

Bir insan neden güldürmek için özellikle bir Kürt kadınını seçer?

Bu soru yalnızca bir fıkranın değil, bir zihniyetin sorusudur.

Çünkü toplumlarda hiçbir tercih bütünüyle tesadüfi değildir. Bir fıkranın kahramanı olarak bir holding sahibi, bir banka yöneticisi, bir sanayici ya da bir iktidar sahibi değil de bir kadın seçiliyorsa bunun bir anlamı vardır. Herhangi bir kadın değil de özellikle bir Kürt kadın seçiliyorsa bunun da bir anlamı vardır.

Bu nedenle mesele yalnızca bir söz ya da bir espri değildir. Mesele, o sözün dayandığı tarihsel ve kültürel zemindir.

Tarih boyunca egemenlik yalnızca devletlerle, ordularla ya da sermaye ile kurulmadı. Egemenlik aynı zamanda dil aracılığıyla kuruldu. Kimin akıllı, kimin cahil, kimin medeni, kimin geri, kimin merkezde, kimin çevrede olduğuna çoğu zaman iktidar sahipleri karar verdi.

Mizah da bu görünmez iktidarın en etkili araçlarından biri oldu.

Bu yüzden tarih boyunca kadınlar, yoksullar, köylüler, farklı halklar, göçmenler ve azınlıklar sık sık fıkraların konusu hâline getirildi. Çünkü egemen olan yalnızca yönetmek istemez; aynı zamanda tanımlamak ister. Kendini ölçü kabul eder, diğerlerini ise bu ölçüye göre değerlendirir.

Burada karşımıza çok eski bir zihniyet çıkıyor: Kendini merkez, diğerlerini ise merkezin etrafında dönen varlıklar olarak gören bir anlayış.

Kadını ve Kürdü insan olarak görmeyen…

Farklı olanı eşit bir özne olarak değil, hakkında konuşulacak bir nesne olarak gören bir anlayış…

İşte tam da bu nedenle mesele yalnızca anlatılan fıkranın içeriği değildir. Asıl mesele, bu tür anlatıların neden hâlâ doğal ve sıradan görülebildiğidir.

Daha da önemlisi, bu olayın bir hastane açılışında yaşanmış olmasıdır.

Çünkü hastane dediğimiz yer, insan acısının hafifletilmesi için vardır.

İnsanların bedenlerini iyileştirmek, yaralarını sarmak, yaşamlarını korumak için vardır.

Acının azaltılması gereken bir yerde, tarih boyunca çeşitli ayrımcılıkların yükünü taşımış kimliklerin kahkaha malzemesine dönüştürülmesi ise derin bir çelişkidir.

Bir tarafta insan bedenini tedavi etme iddiası…

Diğer tarafta insan onurunu farkında olmadan yaralayabilen bir dil…

Bir tarafta şifa üretme amacı…

Diğer tarafta yeni incinmeler üretme riski…

Bu durum bize çok daha büyük bir sorunu hatırlatıyor.

Modern dünya inanılmaz ölçüde değişti.

Teknoloji gelişti.

Şehirler büyüdü.

Şirketler devleşti.

Hastaneler modernleşti.

İnsan ömrü uzadı.

Ama bütün bu değişimlere rağmen insanlığın temel sorunları neden hâlâ yaşamaya devam ediyor?

Neden ayrımcılık biçim değiştirerek sürüyor?

Neden kadın hâlâ eşit görülmek için mücadele etmek zorunda kalıyor?

Neden halklar ve kimlikler hâlâ stereotiplerin gölgesinde kalabiliyor?

Belki de bunun nedeni, değişim ile dönüşümü birbirine karıştırmamızdır.

Değişim dışarıda gerçekleşir.

Dönüşüm ise içeride.

Değişim binaları büyütür.

Dönüşüm insanı büyütür.

Değişim teknolojiyi geliştirir.

Dönüşüm vicdanı geliştirir.

Değişim kurumlar yaratır.

Dönüşüm yeni bir ahlak ve yeni bir bilinç yaratır.

Bugün sahip olduğumuz büyük ekonomik güçler, gelişmiş kurumlar ve modern yapılar, insanlığın gerçekten olgunlaştığını göstermeye yetmiyor. Çünkü uygarlığın gerçek ölçüsü yalnızca ne inşa ettiğimiz değil, insana nasıl baktığımızdır.

Bir toplumun gelişmişliği yalnızca ürettiği teknolojiyle değil, en zayıf gördüğü insana gösterdiği saygıyla ölçülür.

Bir insanın büyüklüğü yalnızca sahip olduğu servetle değil, kendisinden farklı olana yaklaşımındaki incelikle anlaşılır.

Bu nedenle burada tartışılması gereken şey bir kişinin iyi ya da kötü niyeti değildir.

Çünkü mesele kişilerden daha büyüktür.

Mesele, yüzyıllardır farklı biçimlerde varlığını sürdüren egemenlik kültürüdür.

Mesele, kendini merkeze koyan ve başkalarını tanımlama hakkını kendinde gören anlayıştır.

Mesele, insanı eşit bir özne olarak görmek yerine hâlâ kategorilere ayıran zihniyettir.

Belki de insanlık bugün en büyük çelişkisini burada yaşıyor.

Hastalıkları tedavi etmekte büyük başarılar elde ettik.

Bedenleri iyileştirmeyi öğrendik.

Teknolojiyi geliştirdik.

Yeni dünyalar kurduk.

Ama insanı insandan üstün gören o kadim zihniyeti dönüştürmekte aynı başarıyı gösteremedik.

Bu yüzden soru hâlâ bütün ağırlığıyla karşımızda duruyor:

Hastaneler inşa ediyoruz, peki insanı neden hâlâ inşa edemiyoruz?

YAZARIN DİĞER YAZILARI