Farkında mısınız bilmiyorum ama sahayı yakından takip eden biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Türkiye’de özellikle sağ seçmen nezdinde “dinsiz CHP” algısı, uzun yıllar boyunca partinin önündeki en büyük bariyerlerden biri olmuştur.
Bu algı öyle yüzeysel ya da geçici bir kanaat değildi; aksine yıllar içinde birikmiş, örneklerle pekişmiş ve adeta seçmen davranışına yön veren güçlü bir kod haline gelmişti.
Nitekim Muharrem İnce’nin Cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde de bu duvar aşılamadı. Hatta bazı sembolik anlar, bu algının daha da kökleşmesine neden oldu. Ramazan ayında gündüz vakti verilen görüntüler ya da ezan okunurken sürdürülen konuşmalar, siyaseten küçük gibi görülebilir ama sosyolojik karşılığı büyük olan kırılma anlarıydı.
Siyaset, sadece ne söylediğinizle değil, nasıl göründüğünüzle de ilgilidir.
Bu noktada bazı kesimler hâlâ meseleyi kavrayabilmiş değil. “Ne düşünürlerse düşünsünler” rahatlığıyla siyaset yapılabileceğini sanan bir anlayış hâkim. Elbette bireysel yaşam tarzı tartışma konusu değildir; ancak iktidar hedefleyen bir siyasi hareket için toplumun değer dünyasını yok saymak, stratejik bir intihardır.
Çünkü seçim kazanmak; sadece kendi mahallene konuşarak değil, karşı mahalleden oy alarak mümkündür.
Ve CHP’nin kronik sorunu tam da buydu: Kemik oyuna yaslanan ama genişleyemeyen bir siyasal alan.
Tam bu tıkanmışlığın ortasında farklı bir siyaset dili denendi.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2023 Cumhurbaşkanlığı sürecinde ortaya koyduğu yaklaşım, klasik CHP reflekslerinden belirgin şekilde ayrışıyordu. “Helalleşme” söylemiyle geçmişin yüklerini hafifletmeye çalışırken, “Halil İbrahim Sofrası” metaforuyla da toplumun tüm kesimlerine hitap eden kapsayıcı bir zemin kurdu.
Bu söylem, sadece politik bir strateji değil; aynı zamanda kültürel bir temas arayışıydı.
“Halil İbrahim Sofrası” ifadesi, Anadolu’nun ortak hafızasında yer eden paylaşım, bereket ve birlikte yaşama kültürünün bir yansımasıdır. Bu metafor üzerinden kurulan dil, sağ seçmende ilk kez ciddi bir karşılık buldu.
Sonuç ortada: Yaklaşık 15 milyon oy ve yüzde 48 bandına ulaşan bir performans.
Bu, CHP açısından tarihsel bir eşikti.
Tesadüf değildi.
Doğru okunan sosyoloji, doğru kurulan dilin sonucuydu.
Ancak asıl mesele, bu başarının neden sürdürülemediğidir.
Seçim sonrasında ortaya çıkan tablo, bu stratejik açılımın kurumsallaşamadığını açıkça gösterdi. Parti içi çekişmeler (Yönetimin Değişmesi), söylem tutarsızlıkları ve yeniden eski reflekslere dönüş, elde edilen psikolojik üstünlüğün hızla kaybedilmesine yol açtı.
Daha da önemlisi, bu yeni dilin samimiyeti sorgulanır hale geldi.
Seçmen şunu sorar:
“Bu yaklaşım bir seçim stratejisi miydi, yoksa kalıcı bir zihniyet değişimi mi?”
Eğer bu soruya net bir cevap verilemezse, kazanılan güven çok kısa sürede erir.
Bugün gelinen noktada hâlâ anketler üzerinden bir başarı hikâyesi yazılmaya çalışılıyor olabilir. Ancak siyaset, masa başı verilerle değil, sandıkta ortaya çıkan iradeyle şekillenir.
Algı yönetimi bir yere kadar etkilidir;
ama sandık, algıyı değil hakikati ölçer.
Şunu açıkça ifade etmek gerekir:
Türkiye’de iktidar olmak isteyen bir siyasi hareket, bu toplumun inanç dünyasını, kültürel kodlarını ve hassasiyetlerini doğru okumak zorundadır.
Bu bir taviz değil, siyasetin doğasıdır.
Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!
