HALKWEBYazarlarTARİHİN DOĞRU TARAFI MASALI

TARİHİN DOĞRU TARAFI MASALI

0:00 0:00

Son günlerde aynı cümleyi duyup duruyoruz:

“Biz tarihin doğru tarafındayız.”

İnsan ister istemez soruyor:

Hangi tarih?

Kimin tarihi?

Ve daha önemlisi…

Kim karar verdi buna?

Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihi sosyal medya etiketlerinde yazılmadı.

CHP’nin tarihi televizyon stüdyolarında yazılmadı.

CHP’nin tarihi belediye koridorlarında yazılmadı.

CHP’nin tarihi siyasi kariyer hesaplarının yapıldığı kapalı toplantı odalarında yazılmadı.

Bu partinin tarihi Amasya’da yazıldı.

Erzurum’da yazıldı.

Sivas’ta yazıldı.

Birinci İnönü’de yazıldı.

Sakarya’da yazıldı.

Kocatepe’de yazıldı.

Cumhuriyet’in kuruluş mücadelesinde yazıldı.

Kurşunla yazıldı.

Kanla yazıldı.

Fedakârlıkla yazıldı.

Bu nedenle CHP’nin tarihinden söz edecek olanların önce o tarihin ağırlığını taşıyabilmesi gerekir.

Bugün ise tuhaf bir tabloyla karşı karşıyayız.

Kendilerini tarihin doğru tarafında ilan edenlerin önemli bir kısmı, tarihin ne olduğundan çok mevcut güç merkezlerinin nerede olduğuyla ilgileniyor gibi görünüyor.

Ortaya çıkan her tartışmada aynı refleks gösteriliyor.

Soru soruluyor…

Cevap yok.

İddia ortaya atılıyor…

Açıklama yok.

Kamuoyu açıklık bekliyor…

Şeffaflık yok.

Ama slogan çok.

Etiket çok.

Propaganda çok.

Öfke çok.

Çünkü bugün bazı çevreler, siyasetin en eski numarasını yeniden sahneye koyuyor:

Sorulara cevap vermek yerine soru soranları suçlamak.

Belgelere cevap vermek yerine belgeyi konuşanı hedef almak.

Tartışmayı aydınlatmak yerine tartışanı susturmaya çalışmak.

Ve bütün bunları yaparken de kendilerini tarihin temsilcisi ilan etmek.

Oysa tarih kimsenin tapulu malı değildir.

Tarih hiçbir siyasi ekibin özel mülkü değildir.

Tarih hiçbir genel başkanın, hiçbir belediye başkanının, hiçbir grubun kullanım hakkına sahip olduğu bir alan değildir.

Tarih özellikle de gücün yanında duranların yazdığı bir alkış defteri değildir.

Tarih gerektiğinde kendi mahallesine de soru sorabilenlerin hafızasıdır.

İşte tam da bu nedenle bugün yaşanan tartışmalarda asıl mesele kişiler değildir.

Asıl mesele ilkelerdir.

Asıl mesele şudur:

Cumhuriyet Halk Partisi belirli isimlerin siyasi kariyerlerini korumak için mi vardır?

Yoksa Cumhuriyet’in kurucu değerlerini savunmak için mi?

Çünkü bu iki soru artık birbirinden ayrılmak zorundadır.

Bugün partiyi kişilerle özdeşleştirenler, yarın o kişiler gittiğinde geriye ne kalacağını da açıklamak zorundadır.

Ve tam da bu noktada Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı çağrının neden bu kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor.

Çünkü o çağrı bir kişiyi koruma çağrısı değildir.

Bir siyasi ekibi kurtarma çağrısı değildir.

Bir koltuğu muhafaza etme çağrısı değildir.

O çağrı, ortaya atılan iddiaların aydınlatılması çağrısıdır.

Partinin üzerine düşen gölgelerin dağıtılması çağrısıdır.

Partinin kendi içinde cesur bir yüzleşme yaşayabilmesi çağrısıdır.

Çünkü gerçeklerden korkan hareketler büyümez.

Gerçeklerden kaçan hareketler güçlenmez.

Gerçekleri susturarak hiçbir siyasi yapı temizlenemez.

Ve tarih boyunca çürümeyi başlatan şey muhaliflerin soruları değil, içerideki suskunluk olmuştur.

Bugün “tarihin doğru tarafındayız” diyenlere sorulması gereken ilk soru budur:

Gerçekten tarihin yanında mı duruyorsunuz?

Yoksa gücün yanında durmayı tarihin yanında durmak mı sanıyorsunuz?

ÇIKAR DEĞİŞİNCE SADAKAT DEĞİŞİR Mİ?

Siyasette bazen insanların ne söylediğinden çok, dün ne söylediği önemlidir.

Çünkü hafıza olmayan yerde ilke olmaz.

İlke olmayan yerde ise yalnızca pozisyon kalır.

Bugün Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde yaşanan tartışmalara baktığımızda tam da böyle bir tablo görüyoruz.

Düne kadar aynı kürsülerden aynı isimleri alkışlayanlar…

Düne kadar aynı liderlerin etrafında poz verenler…

Düne kadar aynı genel başkanları “demokrasi kahramanı”, “partinin vicdanı”, “dürüst siyasetçi” diye anlatanlar…

Bugün çıkıp aynı insanları siyasetin bütün günahlarının sahibi ilan ediyor.

Ve bunu yaparken de en ufak bir özeleştiri ihtiyacı hissetmiyor.

İnsan ister istemez soruyor:

Bir gecede değişen ne?

Kemal Kılıçdaroğlu mu değişti?

Partinin tarihi mi değişti?

Savunulan ilkeler mi değişti?

Yoksa yalnızca siyasi güç dengeleri mi değişti?

Çünkü dürüst olmak gerekir.

Bir insan görüş değiştirebilir.

Yeni bilgiler öğrenebilir.

Farklı sonuçlara ulaşabilir.

Ama dün yere göğe sığdıramadığını bugün şeytanlaştırıyorsan, orada fikir değişikliğinden çok başka şeyler aranır.

Orada siyasi hafıza sorgulanır.

Orada samimiyet sorgulanır.

Orada ilke ile çıkar arasındaki mesafe sorgulanır.

Bugün kendilerini tarihin doğru tarafında ilan eden çevrelere dikkatle bakın.

Bir kısmı düne kadar CHP’nin kapısından bile geçmiyordu.

Bir kısmı CHP’yi küçümsüyordu.

Bir kısmı CHP seçmenine tepeden bakıyordu.

Bir kısmı sosyal demokrasiyi modası geçmiş bir fikir gibi anlatıyordu.

Ama ne hikmetse bugün hepsi aynı fotoğrafın içinde.

Hepsi aynı sloganların arkasında.

Hepsi aynı meşruiyet korosunun içinde.

Ve hepsi aynı cümleyi kuruyor:

“Biz tarihin doğru tarafındayız.”

Hayır.

Tarihin doğru tarafında olmak bu kadar kolay olsaydı, tarih boyunca herkes haklı çıkardı.

Tarihin doğru tarafında olmak, güçlü olanın yanında saf tutmak değildir.

Yükselen merkezin etrafında toplanmak değildir.

Kazananı görünce ilke değiştirmek değildir.

Tam tersine, güç değişse de aynı yerde durabilmektir.

Bugün yaşanan sorun tam da budur.

Çünkü birçok insan ilkesini korumuyor.

Pozisyonunu koruyor.

Vicdanını savunmuyor.

Kariyerini savunuyor.

Partiyi savunmuyor.

Kendi siyasi geleceğini savunuyor.

Bu yüzden de ortaya son derece ilginç bir tablo çıkıyor.

Dün hesap soranlar bugün hesap verilmesini istemiyor.

Dün şeffaflık isteyenler bugün sorulardan rahatsız oluyor.

Dün demokrasi diyenler bugün eleştiriden korkuyor.

Dün özgürlük isteyenler bugün farklı düşünenleri hedef gösteriyor.

Ve bütün bunlar olurken hiç kimse çıkıp şu basit soruya cevap vermiyor:

Eğer savunduğunuz şey gerçekten ilkeyse, neden ilke kişiye göre değişiyor?

Neden aynı davranış bir isim yaptığında demokrasi mücadelesi, başka biri yaptığında ihanet oluyor?

Neden aynı yöntem birine uygulanınca hukuk, diğerine uygulanınca operasyon oluyor?

Neden aynı eleştiri birine yönelince özgürlük, diğerine yönelince düşmanlık sayılıyor?

Çünkü mesele ilke değil.

Mesele merkez.

Mesele güç.

Mesele kimin yükseldiği ve kimin düştüğü.

Ve tam da bu nedenle bugün tarihten söz edenlerin önemli bir kısmı aslında tarihle değil, güç dengeleriyle ilgileniyor.

Bu yüzden kamuoyunun önemli bir bölümü artık söylenen sözlere değil, sözü söyleyenlerin geçmişine bakıyor.

Çünkü halkın hafızası bazı siyasetçilerin sandığından çok daha güçlüdür.

Kimlerin dün nerede durduğunu biliyor.

Kimlerin bugün neden başka yerde durduğunu da görüyor.

Ve bu yüzden “tarihin doğru tarafı” söylemi giderek bir ilke beyanından çok, yeni güç merkezlerine verilmiş bir sadakat yemini gibi duyuluyor.

Çünkü ilke sahibi insanlar güç değişince saf değiştirmez.

Ama çıkar sahipleri değiştirir.

Ve tarih sonunda herkesi söylediği sözlerle değil, değiştirdiği saflarla yargılar.

DEMOKRASİ ADINA KURULAN DOKUNULMAZLIK

Siyasette bazı kelimeler vardır.

Ne kadar sık kullanılıyorsa, o kadar dikkatli dinlenmeleri gerekir.

Bugün bunların başında “demokrasi” geliyor.

Çünkü ne zaman bir soru sorulsa…

Ne zaman kamuoyunun cevap beklediği bir konu açılsa…

Ne zaman bir tartışma gündeme gelse…

Ne zaman parti içinde hesap sorulması gerektiği söylense…

Birileri hemen ortaya çıkıyor ve aynı cümleyi kuruyor:

“Demokrasiye saldırıyorlar.”

Oysa ortada demokrasiye saldıran kimse yok.

Ortada cevap bekleyen sorular var.

Ve o sorulara cevap vermek yerine soruları susturmaya çalışanlar var.

Asıl mesele budur.

Bugün bazı çevreler öyle bir siyasi iklim kurmaya çalışıyor ki;

Belirli isimler eleştirilemesin…

Belirli kadrolar sorgulanamasın…

Belirli kararlar tartışılamasın…

Belirli ilişkiler konuşulamasın…

Sonra da bunun adına demokrasi densin.

Hayır.

Bu demokrasi değildir.

Bu, siyasal dokunulmazlık üretme çabasıdır.

Çünkü demokrasi siyasetçiyi korumaz.

Vatandaşın soru sorma hakkını korur.

Demokrasi yöneticiyi kutsamaz.

Yöneticinin hesap vermesini zorunlu kılar.

Demokrasi belirli kişileri eleştirinin üstüne çıkarmaz.

Tam tersine hiç kimsenin eleştiriden muaf olmadığını kabul eder.

Ama bugün tam tersi yaşanıyor.

Bir grup insan kendisini partinin sahibi gibi görüyor.

Bir grup insan kendisini meşruiyet dağıtma makamı gibi görüyor.

Bir grup insan ise adeta siyasi ruhban sınıfına dönüşmüş durumda.

Kimin demokrat olduğuna onlar karar veriyor.

Kimin CHP’li olduğuna onlar karar veriyor.

Kimin partiye sadık olduğuna onlar karar veriyor.

Kimin ihanet içinde olduğuna onlar karar veriyor.

Ve bütün bunları yaparken tek dayanakları ilke değil.

Güce yakın olmaları.

İşte çürüme tam burada başlıyor.

Çünkü bir hareket içinde eleştiri korkusu başlamışsa özgüven bitmiş demektir.

Bir hareket içinde soru soranlar düşman ilan ediliyorsa gerçeklerden korkulmaya başlanmış demektir.

Bir hareket içinde farklı düşünenler hedef gösteriliyorsa demokrasi yalnızca bir slogana dönüşmüş demektir.

Bugün yaşananların önemli bir kısmı da budur.

Soru soranlar susturulmak isteniyor.

Eleştirenler itibarsızlaştırılıyor.

Farklı düşünenler hain ilan ediliyor.

Ve sonra dönüp bunun adına değişim deniliyor.

Oysa değişim eleştiriyi susturmak değildir.

Değişim eleştiriye tahammül gösterebilmektir.

Çünkü gerçeğin en büyük düşmanı muhalefet değildir.

Gerçeğin en büyük düşmanı alkış bağımlılığıdır.

Bugün bazı çevreler sürekli alkış duydukları için halkın da aynı şeyi düşündüğünü sanıyor.

Sosyal medya kampanyalarını toplum zannediyor.

Kendi çevrelerini millet zannediyor.

Kendi sloganlarını hakikat zannediyor.

Oysa tarih bunun sonunu defalarca gösterdi.

Kendini sorgulanamaz gören her yapı önce kibir üretti.

Sonra gerçeklerden koptu.

Sonunda da kendi propagandasına inanmaya başladı.

Ve o noktadan sonra çöküş kaçınılmaz hale geldi.

Bugün “tarihin doğru tarafındayız” diyenlerin önemli bir kısmı da aynı yanılgının içinde görünüyor.

Çünkü tarihin doğru tarafında olmak soru sorulmasını engellemek değildir.

Tam tersine en rahatsız edici soruların bile sorulabilmesini savunmaktır.

Tarihin doğru tarafında olmak hesap verilmesini engellemek değildir.

Tam tersine hesap vermekten kaçmamaktır.

Tarihin doğru tarafında olmak kişileri korumak değildir.

İlkeleri korumaktır.

İşte bu yüzden Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı yüzleşme ve arınma çağrısı önemlidir.

Çünkü o çağrı belirli kişileri kurtarma çağrısı değildir.

Belirli isimleri aklama çağrısı değildir.

Partiyi kendi içindeki tartışmalarla dürüstçe yüzleştirme çağrısıdır.

Ortaya çıkan tartışmaları sloganlarla değil açıklıkla cevaplama çağrısıdır.

Partiyi kişilerden büyük görme çağrısıdır.

Ve belki de tam bu yüzden bazılarını bu kadar rahatsız etmektedir.

Çünkü dokunulmazlık isteyenler için en büyük tehlike soru değildir.

Cevap vermek zorunda kalmaktır.

Ve tarihin gösterdiği bir gerçek vardır:

Hiçbir siyasi hareket soru soranlar yüzünden çürümedi.

Ama çok sayıda siyasi hareket soru sorulmasını engelleyenler yüzünden çöktü.

KAZANANIN YANINDA MI, TARİHİN YANINDA MI?

Ve dönüp başa gelelim.

Çünkü bütün bu tartışmaların merkezinde tek bir cümle duruyor:

“Biz tarihin doğru tarafındayız.”

Peki hangi tarih?

Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihi mi?

Eğer öyleyse o tarih belediye koridorlarında yazılmadı.

O tarih ihale dosyalarında yazılmadı.

O tarih sosyal medya kampanyalarında yazılmadı.

O tarih algı operasyonlarında yazılmadı.

O tarih siyasi kariyer hesaplarının yapıldığı toplantı odalarında yazılmadı.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihi Amasya’da yazıldı.

Erzurum’da yazıldı.

Sivas’ta yazıldı.

Birinci İnönü’de yazıldı.

Sakarya’da yazıldı.

Kocatepe’de yazıldı.

Cumhuriyet’in kuruluş mücadelesinde yazıldı.

İşgale karşı direnişte yazıldı.

Yoksullukta yazıldı.

Fedakârlıkta yazıldı.

Bedel ödeyen insanların omuzlarında yazıldı.

Bu yüzden CHP’nin tarihinden söz etmek isteyenlerin önce o tarihin yükünü taşıyabilmesi gerekir.

Bugün ise bazı çevreler tarihin doğru tarafında olduklarını söylerken, tarihin ne olduğundan çok mevcut güç merkezlerinin nerede olduğuyla ilgileniyor gibi görünüyor.

Çünkü ortada cevap bekleyen tartışmalar var.

Ortada kamuoyunun konuştuğu iddialar var.

Ortada açıklanması gereken süreçler var.

Ortada vatandaşın cevabını merak ettiği sorular var.

Ama bütün bunların yerine sürekli aynı slogan dolaşıma sokuluyor:

“Biz tarihin doğru tarafındayız.”

Hayır.

Tarihin doğru tarafında olmak, herhangi bir siyasi ekibe koşulsuz sadakat göstermek değildir.

Tarihin doğru tarafında olmak, kişiler üzerinden hakikat üretmek değildir.

Tarihin doğru tarafında olmak, sevdiğin isimler için başka, sevmediklerin için başka ölçü kullanmak değildir.

Tarihin doğru tarafında olmak, soru soranları susturmak hiç değildir.

Tam tersine, en rahatsız edici soruların bile sorulabilmesini savunmaktır.

Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi hiçbir kişinin siyasi kariyerine indirgenemeyecek kadar büyüktür.

Hiçbir belediye başkanından küçülemez.

Hiçbir genel başkandan küçülemez.

Hiçbir klikten küçülemez.

Hiçbir siyasi grubun özel mülkü haline getirilemez.

Ve tam da bu nedenle Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı çağrı önemlidir.

Çünkü o çağrı bir koltuk çağrısı değildir.

Bir makam çağrısı değildir.

Bir ekip çağrısı değildir.

O çağrı, partinin kendi içinde cesur bir yüzleşme yaşayabilmesi çağrısıdır.

Partinin üzerine düşen gölgelerin dağıtılması çağrısıdır.

Partinin kendi vicdanıyla yeniden buluşması çağrısıdır.

Partinin kendi tarihine yakışır bir açıklık göstermesi çağrısıdır.

Çünkü gerçeklerden korkan hareketler büyümez.

Gerçeklerden kaçan hareketler güçlenmez.

Soru sorulmasını engelleyen hareketler temizlenemez.

Ve hiçbir siyasi yapı sloganlarla arınamaz.

Bugün tarihin doğru tarafında olduğunu söyleyenlerin önünde aslında çok basit bir tercih vardır.

Ya partiyi kişilerden büyük görecekler.

Ya da kişileri partiden büyük görmeye devam edecekler.

Ya ilkeleri savunacaklar.

Ya da güç merkezlerini.

Ya gerçeğin peşinden gidecekler.

Ya da sloganların.

Çünkü sonunda tarih herkes için aynı hükmü verir.

Tarih sloganları hatırlamaz.

Tarih propaganda kampanyalarını hatırlamaz.

Tarih sosyal medya etiketlerini hatırlamaz.

Tarih alkış korolarını hatırlamaz.

Tarih şunu hatırlar:

Kim gerçeğin yanında durdu?

Kim gücün yanında durdu?

Kim soru sordu?

Kim sorulardan kaçtı?

Kim partiyi savundu?

Kim yalnızca kendi siyasi geleceğini savundu?

Ve günün sonunda asıl soru da budur:

Gerçekten tarihin doğru tarafında mıydınız?

Yoksa yalnızca kazananın yanında durduğunuz için kendinizi tarihin doğru tarafında mı sandınız?

Çünkü tarih, gücün gölgesinde yürüyenleri değil; gerektiğinde kendi mahallesine de hesap sorabilenleri yazar.

Ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihi de, alkışlayanların değil; bedel ödeyenlerin omuzlarında yükselmiştir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI