HALKWEBYazarlarKİMİN KENTİ? KİMİN CHP'Sİ?

KİMİN KENTİ? KİMİN CHP’Sİ?

KİMİN KENTİ? KİMİN CHP’Sİ?

KORKUYORSANIZ SÖYLEYİN!

Trollerin Son Kara Propagandası: “KENTİMDE İSTEMİYORUM”

Şehirler Kimsenin Tapulu Malı Değildir

Siyasette bazı sloganlar vardır ki, bir cümleden çok daha fazlasını anlatır. Çünkü sloganlar bazen onları atanların zihniyetini ele verir. Son günlerde dolaşıma sokulan “Kılıçdaroğlu’nu kentimde istemiyorum” kampanyası da tam olarak böyledir.

İlk bakışta sıradan bir siyasi tepki gibi görülebilir. Oysa biraz yakından bakıldığında bunun yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik bir itiraz olmadığı, Cumhuriyet’in vatandaşlık anlayışına, demokratik rekabet kültürüne ve parti içi çoğulculuğa dair ciddi bir zihniyet sorunu taşıdığı görülmektedir.

Çünkü bu cümlenin satır arası şudur:

“Bu şehir üzerinde karar verme hakkı bana aittir.”

İşte tam da bu noktada durmak gerekir.

Siz kimi, nerede istemiyorsunuz?

Bir siyasetçiyi eleştirebilirsiniz.

Onun çizgisini yanlış bulabilirsiniz.

Kurultaydaki tavrına itiraz edebilirsiniz.

Parti içinde başka bir siyasi anlayışı savunabilirsiniz.

Bütün bunlar demokratik siyasetin doğal parçalarıdır.

Fakat “Kentimde istemiyorum.” dediğiniz anda artık siyasi eleştiri yapmıyorsunuz; kendinizi o şehrin siyasi sahibi ilan ediyorsunuz.

Oysa ne şehir sizin…

Ne meydan sizin…

Ne parti binası sizin…

Ne de Cumhuriyet Halk Partisi sizin kişisel mülkünüzdür.

Türkiye Cumhuriyeti’nde şehirler, herhangi bir siyasi grubun tapulu arazisi değildir.

Hiç kimse, hoşuna gitmeyen bir siyasetçiye “Bu şehre gelemez.” deme yetkisini kendinde göremez.

Anayasanın güvence altına aldığı seyahat özgürlüğünü, sosyal medya kampanyalarıyla ya da imza metinleriyle ortadan kaldırabileceğini düşünen anlayış, farkında olmadan Cumhuriyet’in temel vatandaşlık hukukuyla çatışmaktadır.

Daha da önemlisi ise şudur:

Kemal Kılıçdaroğlu sizi utandıracak ne yaptı?

Kentinize hangi somut zararı verdi?

Hangi belediyeyi kendi kişisel yaşamının konforu için kullandığı yargı kararıyla ortaya konuldu?

Hangi kamu kaynağını kendisi adına tahsis ettirdiği kesinleşmiş bir kararla tespit edildi?

Bu soruların cevabı verilmeden yalnızca “istemiyoruz” demek, siyaset yapmak değildir.

Bu, slogan üretmektir.

Slogan ise düşüncenin alternatifi değildir.

Asıl üzerinde durulması gereken konu ise siyasi tutarlılıktır.

Kamuoyunda farklı dönemlerde farklı isimler hakkında çok sayıda siyasi tartışma, iddia, soruşturma ve yargısal süreç konuşulurken aynı hassasiyet gösterilmiyor da, konu Kemal Kılıçdaroğlu olduğunda neden bir anda “Kentimde istemiyorum” kampanyaları başlıyor?

İşte cevabı aranması gereken soru budur.

Bu yazının amacı bir kişiyi dokunulmaz ilan etmek değildir.

Tam tersine…

Hiç kimsenin eleştiriden muaf olmadığını savunmaktır.

Ancak eleştiri ile dışlama aynı şey değildir.

Demokrasi ile siyasi tahammülsüzlük aynı şey değildir.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin yüz yılı aşan tarihi boyunca çok sert kurultaylar yaşandı.

Genel başkanlar değişti.

Siyasi çizgiler değişti.

Ancak partiyi büyüten şey hiçbir zaman eski genel başkanlarını şehirlerden kovmaya çalışmak olmadı.

CHP’nin mayasında yasak değil, tartışma vardır.

Kapıları kapatmak değil, kürsüler kurmak vardır.

Fikirlerden korkmak değil, fikirlerle mücadele etmek vardır.

Bugün ihtiyaç duyulan da tam olarak budur.

Kemal Kılıçdaroğlu’nu desteklemek zorunda değilsiniz.

Onu eleştirebilirsiniz.

Siyasi tercihlerini yanlış bulabilirsiniz.

Fakat demokratik mücadeleyi, “Kentimde istemiyorum” sloganına indirgediğiniz gün, aslında yalnızca bir kişiyi değil; Cumhuriyet’in çoğulcu siyaset anlayışını da tartışmaya açmış olursunuz.

Ve unutulmamalıdır:

Cumhuriyet’in olduğu yerde şehirler kimsenin değildir.

Şehirler milletindir.

CHP kimsenin değildir.

CHP üyelerindir.

Demokrasi de ancak insanların birbirini şehirlerden kovmaya çalışmadığı yerde yaşayabilir.

Seçici Vicdan mı, Seçici Siyaset mi?

Siyasetin en büyük sınavı, yalnızca ne söylediğiniz değildir.

Asıl sınav, aynı ölçüyü herkese uygulayıp uygulayamadığınızdır.

Çünkü ilke, kişiye göre değiştiği anda ilke olmaktan çıkar.

Hukuk, isimlere göre uygulanıyorsa hukuk olmaktan çıkar.

Demokrasi, yalnızca kendi mahalleniz için istendiğinde demokrasi olmaktan çıkar.

Bugün “Kılıçdaroğlu’nu kentimde istemiyorum.” diyerek kampanya başlatanların önce şu soruya samimiyetle cevap vermesi gerekir:

Gerçekten rahatsız olduğunuz şey Kemal Kılıçdaroğlu mu; yoksa CHP içinde farklı bir siyasi anlayışın hâlâ varlığını sürdürüyor olması mı?

Çünkü bir siyasi hareketin özgüveni, rakibini susturmaya çalışmasıyla değil, onunla aynı kürsüde yarışabilmesiyle ölçülür.

Fikrine güvenen siyasetçi, rakibinin konuşmasından korkmaz.

Örgütüne güvenen siyasetçi, eski genel başkanının bir şehre gitmesinden rahatsız olmaz.

Delegesine güvenen siyasetçi, imza kampanyalarıyla psikolojik üstünlük kurmaya çalışmaz.

Çünkü bilir ki siyasetin hakemi sosyal medya değildir.

Hakem, örgüttür.

Hakem, delegedir.

Hakem, sandıktır.

Bugün yaşanan tartışmanın en düşündürücü tarafı ise ölçü meselesidir.

Kamuoyunda farklı belediyeler, farklı yöneticiler ve farklı siyasi aktörler hakkında uzun süre tartışılan iddialar, soruşturmalar ve yargısal süreçler konuşulurken aynı sertlikte kampanyalar yürütülmediğini düşünenler, şimdi şu soruyu sormaktadır:

Neden bütün siyasi enerji yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu üzerinde yoğunlaşıyor?

İşte bu soru, ister istemez “seçici vicdan” tartışmasını gündeme getiriyor.

Çünkü tutarlılık, siyasetçinin en büyük sermayesidir.

Bir konuda hukuk istiyorsanız, herkese hukuk istemelisiniz.

Bir konuda ahlak diyorsanız, herkese aynı ahlak ölçüsünü uygulamalısınız.

Bir konuda hesap soruyorsanız, bunu kişilere göre değil ilkelere göre yapmalısınız.

Aksi hâlde ortaya çıkan şey adalet değil, tercih olur.

Tercih ise siyasetin hakkıdır.

Ama tercih, ilke diye sunulduğu anda inandırıcılığını kaybeder.

Cumhuriyet Halk Partisi, yalnızca seçim kazandığı dönemlerde değil, en ağır yenilgilerden sonra bile ayağa kalkabilmiş bir partidir.

Bunun nedeni tek sesli olması değildi.

Tam tersine…

Farklı fikirleri aynı çatı altında taşıyabilmesiydi.

Kurultaylar bunun için vardır.

Kongreler bunun için vardır.

Fikir ayrılıkları bunun için vardır.

Hiçbir kurultayın amacı, farklı düşünenleri “istenmeyen kişi” ilan etmek değildir.

Hiçbir demokratik gelenek, eski genel başkanları şehir şehir dolaşıp dışlamayı siyasi başarı saymaz.

Çünkü demokrasi, rakibini susturma sanatı değildir.

Demokrasi, rakibinin konuşma hakkını kabul ederek onu fikirle yenebilme özgüvenidir.

Bugün ihtiyaç duyulan da tam olarak budur.

Kampanyalar değil…

İkna.

Etiketler değil…

Fikir.

Dışlama değil…

Demokratik rekabet.

Ve unutulmamalıdır ki;

Bir siyasi hareketi büyüten şey sloganların yüksekliği değildir.

İlkelerinin tutarlılığıdır.

Tutarlılık kaybolduğu gün, sloganlar çoğalır.

Sloganlar çoğaldıkça da siyaset küçülür.

İşte tam da bu yüzden mesele yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu meselesi değildir.

Mesele, Cumhuriyet Halk Partisi’nin önümüzdeki yıllarda nasıl bir siyasi kültür inşa edeceği meselesidir.

Farklı düşünenlerin de kendisini bu partinin eşit öznesi olarak hissedebildiği bir CHP mi?

Yoksa her fikir ayrılığını bir sadakat testine dönüştüren, her eleştiriyi ihanet olarak gören, her farklı sesi dışlamaya çalışan dar bir siyasal anlayış mı?

Bu sorunun cevabını verecek olan ne sosyal medya kampanyalarıdır ne de sloganlardır.

Son sözü yine örgüt söyleyecektir.

Son sözü yine demokrasi söyleyecektir.

Yasakçılık Siyaseti ve “Kentimde İstemiyorum” Söyleminin Demokrasiyle İmtihanı

Demokratik siyasetin en temel ilkesi şudur:

İnsanlar yasaklarla değil, fikirlerle yarışır.

Cumhuriyet’in kurucu felsefesi de tam olarak bunun üzerine kurulmuştur.

Çünkü Cumhuriyet, farklı düşünen insanların aynı ülkenin eşit yurttaşları olarak yaşayabilmesinin adıdır.

Bugün “Kılıçdaroğlu’nu kentimde istemiyorum.” diyen anlayış ise tam tersini savunmaktadır.

Açıkça söylemese de şu mesajı vermektedir:

“Benim uygun gördüğüm siyasetçi konuşabilir.”

“Benim uygun görmediğim konuşamaz.”

İşte bu, demokratik siyasetin değil; siyasal vesayetin dilidir.

Siyasetin en büyük gücü, farklı fikirlere tahammül edebilmesidir.

Çünkü tahammülün olmadığı yerde tartışma olmaz.

Tartışmanın olmadığı yerde fikir gelişmez.

Fikir gelişmeyince de geriye yalnızca sloganlar kalır.

Oysa sloganlar hiçbir zaman siyasal üretimin yerine geçemez.

Bugün “Kentimde istemiyorum.” diyerek yürütülen kampanyaların asıl düşündürmesi gereken tarafı da budur.

Çünkü bu kampanyalar bir kişiyi hedef alıyor gibi görünse de, aslında siyasal kültürü dönüştürmektedir.

Bugün hedef eski genel başkandır.

Yarın farklı düşünen bir milletvekili olacaktır.

Ardından bir belediye başkanı…

Sonra bir il başkanı…

Sonra bir ilçe örgütü…

En sonunda ise aynı görüş içinde farklı düşünen insanlar…

Çünkü dışlama kültürü, hiçbir zaman başladığı yerde kalmaz.

Kendine sürekli yeni hedefler bulur.

Bu nedenle mesele yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu değildir.

Mesele, CHP’nin hangi siyasal geleneği tercih edeceğidir.

Kurultaylarda yarışan bir parti mi?

Yoksa sosyal medya kampanyalarıyla kendi üyelerine ve eski yöneticilerine siyasi sınırlar çizen bir parti mi?

Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihi, farklı görüşlerin birlikte yaşayabildiği dönemlerde güçlenmiştir.

Bu partinin kuruluş felsefesinde yasak yoktur.

Vesayet yoktur.

Şehirlere siyasi giriş yasağı yoktur.

Fikirle mücadele vardır.

Sandık vardır.

Örgüt iradesi vardır.

Bugün yapılması gereken de budur.

Bir eski genel başkanı desteklemek zorunda değilsiniz.

Onu sert biçimde eleştirebilirsiniz.

Başka bir siyasi çizgiyi savunabilirsiniz.

Ancak demokratik mücadele ile dışlayıcı siyaset arasındaki çizgiyi kaybettiğiniz anda yalnızca bir kişiye değil, parti kültürüne de zarar vermeye başlarsınız.

Tam da bu noktada cevap bekleyen başka sorular ortaya çıkmaktadır.

Kamuoyunda farklı dönemlerde çeşitli belediyeler, belediye başkanları ve siyasetçiler hakkında yürüyen siyasi tartışmalar, soruşturmalar veya kamuoyuna yansıyan iddialar konuşulurken aynı tepki neden gösterilmedi?

Neden “kentimde istemiyorum” kampanyaları yalnızca belirli isimler söz konusu olduğunda gündeme geliyor?

Bu sorular, kamuoyunda farklı değerlendirmelere yol açmaktadır.

Kimileri bunun siyasi tercih olduğunu söylemektedir.

Kimileri ise bunun parti içindeki farklı görüşlere karşı geliştirilen seçici bir refleks olduğunu düşünmektedir.

İşte tam da bu nedenle tartışılması gereken konu kişiler değil, ilkeler olmalıdır.

Çünkü ilkeler kişilere göre değişmeye başladığında, siyaset güven üretmez.

Şüphe üretir.

Demokrasi güçlenmez.

Kutuplaşma büyür.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin ikinci yüzyıla girerken ihtiyacı olan şey yeni yasaklar değildir.

Yeni “istenmeyenler” listesi değildir.

İhtiyaç duyulan şey; eleştiriyi meşru gören, farklı fikirlerden korkmayan, kurumsal hafızasına sahip çıkan ve demokratik rekabetten kaçmayan bir siyasal özgüvendir.

Çünkü güçlü partiler, rakiplerini susturarak değil…

Onlarla aynı kürsüde yarışarak büyür.

Ve unutulmamalıdır:

Şehirlerin kapısını kapatmaya çalışanlar, çoğu zaman kendi siyasal ufuklarını daraltırlar.

Cumhuriyet ise tam tersini öğretir.

Kapıları değil…

Fikirleri açmayı.

Cumhuriyet’in Partisinde Kapılar Kapanmaz, Fikirler Yarışır

Her siyasi tartışmanın sonunda geriye tek bir soru kalır:

Nasıl bir parti istiyoruz?

Kendisinden olmayanı dışlayan…

Eski genel başkanını şehir şehir dolaşıp “istenmeyen kişi” ilan etmeye çalışan…

Farklı düşünenleri sosyal medya kampanyalarıyla baskı altına almaya çalışan…

Yoksa yüz yılı aşkın tarihinden aldığı güçle, en sert fikir ayrılıklarını bile demokratik zeminde tartışabilen bir Cumhuriyet Halk Partisi mi?

İşte bugün verilmesi gereken karar budur.

Çünkü “Kentimde istemiyorum.” sözü yalnızca bir slogan değildir.

O söz, aynı zamanda bir siyaset anlayışıdır.

O anlayışta şehirler paylaşılır.

İnsanlar kategorilere ayrılır.

Aidiyetler sorgulanır.

Kimlerin konuşabileceğine, kimlerin konuşamayacağına bir grup karar vermeye çalışır.

Oysa Cumhuriyet tam da bunun karşısında durur.

Cumhuriyet’in vatandaşlık anlayışında herkes eşittir.

Hiç kimsenin bir şehir üzerinde siyasi vesayet kurma hakkı yoktur.

Hiç kimsenin “Buraya şu gelir, bu gelemez.” deme ayrıcalığı yoktur.

Siyaset, yasak koyma sanatı değildir.

Siyaset, ikna edebilme sanatıdır.

Demokrasi, rakibini susturmak değildir.

Demokrasi, rakibinin konuşma hakkını kabul ederek onu fikirle yenebilmektir.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin ikinci yüzyıla girerken ihtiyacı olan da tam olarak budur.

Daha fazla slogan değil…

Daha fazla fikir…

Daha fazla dışlama değil…

Daha fazla demokrasi…

Daha fazla sadakat testi değil…

Daha fazla kurumsal olgunluk…

Bugün bir eski genel başkanı şehirlerden uzaklaştırmaya çalışan anlayış, yarın aynı yöntemi başka bir isim için de kullanacaktır.

Çünkü dışlayıcı siyaset, kendisini sürekli yeni hedefler üreterek besler.

Oysa kurumsal partiler kişilerle değil, ilkelerle yaşar.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin en büyük gücü de tam burada yatmaktadır.

Bu parti, yüz yılı aşkın tarihinde yalnızca seçimler görmedi.

Darbeler gördü.

Kapatılmalar gördü.

Ağır yenilgiler gördü.

İç tartışmalar gördü.

Kurultaylar gördü.

Lider değişimleri gördü.

Ama bütün bunların sonunda ayakta kalmasını sağlayan şey, tek ses olması değildi.

Farklı sesleri aynı çatı altında yaşatabilmesiydi.

Bugün de ihtiyaç duyulan budur.

Kemal Kılıçdaroğlu eleştirilebilir.

Özgür Özel eleştirilebilir.

Her siyasi aktör eleştirilebilir.

Çünkü siyasette hiç kimse eleştiriden muaf değildir.

Fakat eleştiri ile dışlama arasındaki çizgiyi kaybettiğiniz anda yalnızca bir kişiye değil, demokrasi kültürüne de zarar vermeye başlarsınız.

Bu nedenle asıl tartışılması gereken, bir kişinin hangi şehre gidip gitmeyeceği değildir.

Asıl tartışılması gereken, Cumhuriyet Halk Partisi’nin farklı görüşleri aynı çatı altında yaşatacak demokratik olgunluğu koruyup koruyamayacağıdır.

Çünkü güçlü partiler, rakiplerinden korkmaz.

Eski genel başkanlarından korkmaz.

Eleştiriden korkmaz.

Sandıktan korkmaz.

Örgütün iradesinden korkmaz.

Korkanlar ise çoğu zaman yasaklara sığınır.

Kampanyalara sığınır.

Etiketlere sığınır.

Oysa tarih bize başka bir şey öğretmiştir.

Hiçbir siyasi hareket, kapıları kapatarak büyümemiştir.

Hiçbir siyasi hareket, farklı düşünenleri dışlayarak güçlenmemiştir.

Kalıcı olanlar; eleştiriyi taşıyabilen, kurumsal hafızasını koruyabilen ve demokratik rekabetten kaçmayan hareketler olmuştur.

Bu yüzden bugün verilmesi gereken cevap bir kişiye değil, bir anlayışadır.

Şehirler kimsenin değildir.

Şehirler Cumhuriyet’indir.

Parti kimsenin değildir.

Parti üyelerindir.

Demokrasi ise yalnızca kendimiz gibi düşünenler için istediğimiz bir ayrıcalık değil, farklı düşünenlerin de eşit haklarla var olabildiği ortak bir zemindir.

Ve son söz şudur:

Bir siyasetçiyi yenmek istiyorsanız, onu şehirlerden uzaklaştırmaya çalışmayın.

Fikirlerini tartışın.

Siyasetini eleştirin.

Alternatifinizi ortaya koyun.

Çünkü Cumhuriyet’in kurucu partisinde kapılar değil, fikirler yarışmalıdır.

Ve fikirinden emin olanlar, hiçbir zaman “Kentimde istemiyorum” demek zorunda kalmaz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI