Türkiye’de yıllardır sorgulanmayan bir sınıf var.
Ne sermaye sınıfı…
Ne siyaset sınıfı…
Ne bürokrasi…
Ne medya…
Bunların hepsi zaman zaman eleştirildi, yargılandı, sandıkta cezalandırıldı veya kamuoyunda hesap verdi.
Ama bir kesim vardı ki kendisini bütün bu mekanizmaların üstünde gördü.
Kendilerini sanatçı olarak tanıttılar.
Sonra aydın dediler.
Sonra kanaat önderi dediler.
Sonra toplumun vicdanı dediler.
En sonunda da halk adına konuşma yetkisini kendilerinde gördüler.
Ve işte tam burada büyük bir sorun başladı.
Çünkü halk adına konuşanların sayısı arttıkça, halkın kendisi ortadan kayboldu.
Meydanlarda halk vardı ama mikrofon başkalarının elindeydi.
Seçimlerde halk vardı ama konuşanlar yine aynı isimlerdi.
Yoksulluk halkındı ama kürsü başkalarınındı.
Acı halkındı ama hikâyeyi anlatanlar başkalarıydı.
Ve yıllar içinde tuhaf bir düzen oluştu.
Bir grup insan halk adına konuşarak dokunulmazlık elde etti.
Eleştiren oldular ama eleştirilmeyen oldular.
Hesap soran oldular ama hesap vermeyen oldular.
Ahlak dersi veren oldular ama kendi ahlaki muhasebelerini hiç yapmayan oldular.
Bugün o düzen çatırdıyor.
Çünkü ilk kez soru yön değiştiriyor.
İlk kez halk konuşuyor.
İlk kez kürsü aşağıdan yukarıya kuruluyor.
Ve ilk kez şu soru soruluyor:
Yarım asırdır halk adına konuşuyorsunuz.
Peki halk için ne yaptınız?
Bu soru bazılarını öfkelendiriyor.
Çünkü yıllarca yoksulluk üzerine türküler söylemekle yoksulluğa çözüm üretmenin aynı şey olduğunu düşündüler.
Değildir.
Yıllarca emek üzerine şiir okumakla emekçinin hayatına dokunmanın aynı şey olduğunu düşündüler.
Değildir.
Yıllarca adalet üzerine konuşmakla adalet mücadelesi vermenin aynı şey olduğunu düşündüler.
Değildir.
Konuşmak başka şeydir.
Üretmek başka şey.
Alkış almak başka şeydir.
Eser bırakmak başka şey.
Bugün dönüp bakıyoruz.
On binlerce konser…
Yüzlerce festival…
Binlerce televizyon programı…
Sayısız siyasi açıklama…
Peki sonuç?
Kaç yurt?
Kaç burs fonu?
Kaç aşevi?
Kaç kalıcı sosyal kurum?
Kaç neslin hayatını değiştiren eser?
İşte bu noktada ortaya çok ağır bir soru çıkıyor:
Halk adına konuşanlar gerçekten halk için mi konuştular?
Yoksa halk, kendi kariyerlerini inşa ederken kullandıkları en değerli sermaye miydi?
Çünkü son yıllarda ortaya çıkan tablo şunu gösteriyor:
Bir zamanlar “Sanat sanat içindir” dediler.
Sonra “Sanat toplum içindir” dediler.
Ama uygulamada bambaşka bir anlayış ortaya çıktı.
Adını kimse koymadı.
Ama herkes gördü.
Yeni akımın adı şuydu:
“Sanat rant içindir.”
FESTİVAL CUMHURİYETİNİN İMTİYAZLI SINIFI
Her dönemin bir aristokrasisi vardır.
Kimi dönemlerde bu aristokrasi soyluluk unvanlarından beslenir.
Kimi dönemlerde servetten.
Kimi dönemlerde bürokrasiden.
Türkiye’de ise son otuz yılda başka bir aristokrasi doğdu.
Kültürel aristokrasi.
Ne seçim kazandılar.
Ne parti kurdular.
Ne halka hesap verdiler.
Ama toplumun üzerinde ahlaki vesayet kurmaya çalıştılar.
Çünkü ellerinde mikrofon vardı.
Çünkü ekranlara çıkabiliyorlardı.
Çünkü gazeteler onları yazıyordu.
Çünkü belediye sahneleri onlara açıktı.
Ve zamanla ortaya görünmez bir imtiyaz ağı çıktı.
Festivalden festivale…
Konserden konsere…
Panelden panele…
Aynı isimler.
Aynı yüzler.
Aynı çevreler.
Aynı alkışlar.
Aynı siyasi ilişkiler.
Türkiye’de milyonlarca genç sanatçı hayatta kalmaya çalışırken, yıllardır aynı isimlerin aynı organizasyonlarda dönüp durması tesadüf değildi.
Bu bir kültürel düzenin sonucuydu.
Kendi içinde kapalı bir düzen.
Kendi içinde referans üreten bir düzen.
Kendi kendini alkışlayan bir düzen.
Kendi kendini ödüllendiren bir düzen.
Ve en önemlisi…
Kendini halkın temsilcisi ilan eden bir düzen.
İşte burada büyük bir çelişki ortaya çıkıyor.
Çünkü halk adına konuşanların önemli bir bölümü artık halkın hayatını yaşamıyor.
Yoksulluktan söz ediyorlar.
Ama yoksulluğu yaşamıyorlar.
Geçim sıkıntısından söz ediyorlar.
Ama geçim sıkıntısı çekmiyorlar.
Halkın öfkesinden söz ediyorlar.
Ama halkın içinde yaşamıyorlar.
Halkı anlatıyorlar.
Fakat halka dönüşüyorlar mı?
Hayır.
Çünkü zamanla temsil ettiklerini söyledikleri toplumdan uzaklaştılar.
Onların yerine yeni bir çevrenin parçası oldular.
Kültürel elitlerin.
Belediye çevrelerinin.
Protokol masalarının.
Özel davetlerin.
Siyasi güç merkezlerinin.
Ve işte tam bu yüzden bugün yaşanan tartışma yalnızca sanat tartışması değildir.
Bir sınıf tartışmasıdır.
Çünkü yıllarca halk adına konuşanların önemli bir bölümü artık halkın değil, kendi kurdukları kültürel düzenin sözcüsü hâline geldi.
Bu yüzden aynı isimler aynı siyasetçileri destekledi.
Aynı isimler aynı siyasi kampanyalarda yer aldı.
Aynı isimler aynı güç merkezleri etrafında kümelendi.
Ve yıllarca bunu “halk adına” yaptıklarını söylediler.
Hayır.
Halk adına değil.
Kendi kurdukları kültürel egemenlik alanı adına yaptılar.
İşte bugün ilk kez o alan sorgulanıyor.
İlk kez şu soru soruluyor:
Bu kadar yıl boyunca halk adına konuştunuz.
Peki halk size ne verdi?
Ve siz halka ne geri verdiniz?
İşte cevabı en zor soru budur.
Çünkü alkış almak kolaydır.
Mikrofon bulmak kolaydır.
Kahraman ilan edilmek kolaydır.
Asıl zor olan, geriye dönüp bakıldığında elle tutulur bir toplumsal miras bırakmaktır.
Ve görünen o ki yıllardır başkalarına karne dağıtanlar, ilk kez kendi karneleriyle yüzleşmek zorunda kalıyor.
DEĞİŞEN TÜRKÜLER DEĞİL, DEĞİŞEN RÜZGÂRLARDIR
Tarih bazen çok acımasızdır.
Çünkü arşivi vardır.
Fotoğrafları saklar.
Konuşmaları saklar.
Şarkıları saklar.
Dün söylenenleri saklar.
Ve günü geldiğinde insanın önüne koyar.
Bugün yaşanan tartışmanın merkezinde de tam olarak bu var.
Çünkü toplumun hafızası şunu görüyor:
Dün aynı kürsülerde duranlar bugün birbirlerine yabancı gibi davranıyor.
Dün aynı isimler için övgüler dizenler bugün aynı isimleri hedef tahtasına koyuyor.
Dün alkışlayanlar bugün lanetliyor.
Dün omuz omuza yürüyenler bugün hiç yürümemiş gibi davranıyor.
İnsan ister istemez soruyor:
Ne değişti?
Şarkılar mı değişti?
Türküler mi değişti?
Sözler mi değişti?
Yoksa iktidar dengeleri mi değişti?
Çünkü bazı sanatçılar ve bazı aydınlar için asıl pusulanın ilke değil, rüzgâr olduğu hissi giderek güçleniyor.
Rüzgâr hangi taraftan eserse oraya dönmek…
Gücün bulunduğu merkeze doğru yaklaşmak…
Yeni güç odağı oluştuğunda eski dostları unutmak…
Ve sonra buna “ahlaki duruş” adını vermek…
İşte toplumun itiraz ettiği şey budur.
Kimse fikir değiştirilemez demiyor.
Kimse eleştiremezsiniz demiyor.
Ama dün söylediğinin tam tersini bugün savunurken, dünün hesabını vermek zorundasın.
Çünkü tutarlılık olmadan ahlak olmaz.
Tutarlılık olmadan vicdan olmaz.
Tutarlılık olmadan halka ders verme hakkı da olmaz.
Bugün bazı isimlerin yaşadığı sıkıntı tam olarak budur.
Yıllarca ahlaki üstünlük makamında oturdular.
Kimin demokrat olduğuna karar verdiler.
Kimin ilerici olduğuna karar verdiler.
Kimin çağdaş olduğuna karar verdiler.
Kimin makbul olduğuna karar verdiler.
Adeta kültürel bir mahkeme kurdular.
Savcı oldular.
Hâkim oldular.
Jüri oldular.
Kararı da kendileri verdiler.
Ama hiçbir zaman sanık sandalyesine oturmadılar.
İlk kez oturuyorlar.
İlk kez halk soruyor:
Siz yıllarca herkesi yargıladınız.
Peki sizi kim yargılayacak?
Siz yıllarca herkese karne verdiniz.
Peki sizin karnenizi kim okuyacak?
Siz yıllarca başkalarının tutarlılığını sorguladınız.
Peki kendi tutarlılığınızın hesabını ne zaman vereceksiniz?
Belki de bugün yaşanan öfkenin sebebi budur.
Çünkü ilk kez roller değişiyor.
İlk kez mikrofon tek taraflı çalışmıyor.
İlk kez halk adına konuşanlar, halkın sorularına muhatap oluyor.
Ve o soruların en ağırı şudur:
Dün aynı insanlar için şarkılar yazarken samimi miydiniz?
Yoksa bugün aynı insanlara saldırırken mi samimisiniz?
İkisi birden doğru olamaz.
Çünkü hakikat değişmez.
Ama pozisyon değişebilir.
Ve görünen o ki bazıları için değişen hakikat değil, pozisyondur.
İşte bu yüzden bugün yaşanan tartışma bir sanat tartışması değildir.
Bir karakter tartışmasıdır.
Bir tutarlılık tartışmasıdır.
Ve belki de en önemlisi…
Bir samimiyet tartışmasıdır.
TAHTLAR SALLANIYOR
Her düzen bir meşruiyet üzerine kurulur.
Siyasi düzenler sandıktan meşruiyet alır.
Hukuk düzenleri anayasadan.
Ekonomik düzenler üretimden.
Kültürel düzenler ise toplumun verdiği itibardan.
İşte bugün tam da bu nedenle önemli bir kırılma yaşanıyor.
Çünkü yıllardır sorgulanmadan kullanılan o kültürel itibar ilk kez ciddi biçimde tartışılıyor.
İlk kez insanlar şunu soruyor:
Bu ülkede halk adına konuşma yetkisini size kim verdi?
Bu ülkede milyonlarca insanın vicdanını temsil ettiğinizi neye dayanarak iddia ediyorsunuz?
Hangi seçimle seçildiniz?
Hangi toplumsal denetimden geçtiniz?
Kime hesap verdiniz?
Ve en önemlisi…
Yıllardır halka verdiğiniz nasihatlerin ne kadarını kendi hayatınızda uyguladınız?
İşte kültürel aristokrasinin asıl krizi burada başlıyor.
Çünkü alıştıkları düzen farklıydı.
Konuşan onlardı.
Dinleyen halktı.
Yargılayan onlardı.
Yargılanan başkalarıydı.
Soru soran onlardı.
Cevap veren başkalarıydı.
Şimdi tablo tersine dönüyor.
Ve bu değişim bazılarını ciddi biçimde rahatsız ediyor.
Çünkü ilk kez halk yalnızca alkışlayan değil, sorgulayan pozisyona geçiyor.
İlk kez sanatçıların da bir siyasi lider kadar, bir iş insanı kadar, bir gazeteci kadar sorgulanabileceği görülüyor.
Oysa demokrasi tam da budur.
Kimsenin kutsal olmadığı bir düzen.
Kimsenin dokunulmaz olmadığı bir alan.
Kimsenin geçmişini silerek geleceği yeniden yazamadığı bir toplumsal hafıza.
Bugün yaşanan tartışmanın özünde Kemal Kılıçdaroğlu da yoktur.
Bir parti içi kavga da yoktur.
Asıl mesele daha büyüktür.
Asıl mesele yıllardır toplum adına konuşan bir çevrenin, toplum tarafından sorgulanmaya başlamasıdır.
Çünkü insanlar artık yalnızca ne söylediğinize bakmıyor.
Nasıl yaşadığınıza bakıyor.
Ne ürettiğinize bakıyor.
Kime karşı konuşup kime karşı sustuğunuza bakıyor.
Risk aldığınız günlere bakıyor.
Risk almadığınız günlere de bakıyor.
Ve sonunda kendi hükmünü veriyor.
Belki de bu yüzden öfkeliler.
Çünkü yıllarca toplumun vicdanı olduklarını düşündüler.
Ama toplum onlara başka bir şey söylüyor:
“Vicdan olmak iddia ile değil, bedel ile olur.”
“Temsil etmek, kendini temsilci ilan etmekle olmaz.”
“Halk adına konuşmak, halkın üstünde olmak anlamına gelmez.”
İşte bugün çöken şey birkaç sanatçının itibarı değildir.
Çöken şey, sorgulanamaz olduğunu düşünen bir zihniyettir.
Çatırdayan şey birkaç kariyer değildir.
Çatırdayan şey, yıllarca kültürel üstünlük iddiasıyla kurulan ahlaki vesayettir.
Ve bu yüzden yaşananlar bir sanat tartışması değil, bir meşruiyet tartışmasıdır.
Bir toplum ilk kez dönüp şu soruyu soruyor:
“Bize yıllarca ne düşünmemiz gerektiğini anlattınız…
Peki siz bu ülkeye ne bıraktınız?”
Kaç kalıcı eser?
Kaç neslin hayatına dokunan kurumsal miras?
Çünkü günün sonunda insanlar türküleri değil, sonuçları hatırlar.
Alkışları değil, eserleri hatırlar.
Sloganları değil, izleri hatırlar.
Ve tarih son hükmünü verirken kimsenin kaçamayacağı tek bir soru sorar:
“Halk adına konuştun…
Peki halk için ne yaptın?”
İşte kültürel aristokrasinin hesap günü tam da bu soruyla başlamaktadır.
