HALKWEBAutorenLider Kültü, Geniş Grup Kimliği ve CHP’de “Hain” Üretimi: Kitle Psikolojisi Açısından...

Lider Kültü, Geniş Grup Kimliği ve CHP’de “Hain” Üretimi: Kitle Psikolojisi Açısından Bir Değerlendirme

0:00 0:00

Siyaset yalnızca programlar, tüzükler ve hukuk kuralları üzerinden işlemez. Toplumlar ve siyasal hareketler aynı zamanda duygularla, kimliklerle, aidiyetlerle ve kolektif psikolojiyle hareket ederler. Bazen bir siyasi partide yaşanan tartışmaların görünürdeki konusu kurultay, seçim veya liderlik olabilir; fakat derinde işleyen mekanizmalar çok daha farklıdır. Tartışma hukuki olmaktan çıkar, psikolojik ve kimliksel bir karakter kazanır.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nde son yıllarda yaşanan gelişmeler de bu çerçevede değerlendirilmeye açıktır. Özellikle kurultay tartışmaları, mutlak butlan kararı, parti içi itirazlar ve liderlik mücadelesi etrafında ortaya çıkan söylemler incelendiğinde, klasik bir örgüt içi görüş ayrılığından daha fazlasının yaşandığı görülmektedir. Tartışmalar giderek “haklı-haksız” ekseninden uzaklaşmakta; “sadıklar ve hainler”, “biz ve onlar”, “partiyi savunanlar ve düşmanlar” şeklindeki kimliksel ayrımlara dönüşmektedir.

Bu dönüşümün anlaşılabilmesi için kitle psikolojisi, geniş grup kimliği ve liderlik literatürüne başvurmak gerekir.

Kitle Psikolojisinin Mantığı

Gustave Le Bon, Kitleler Psikolojisi adlı eserinde kitlelerin bireylerden farklı düşündüğünü ileri sürer. Ona göre kitleler mantıksal muhakemeden çok duygusal çağrılara, sembollere ve tekrar edilen sloganlara tepki verirler. Bir fikir ne kadar çok tekrar edilirse, ne kadar kesin ve tartışılmaz biçimde sunulursa, kitle üzerinde o kadar etkili hale gelir.

Kitle psikolojisinin temel özelliklerinden biri, karmaşık olayları basit açıklamalara indirgeme eğilimidir. Belirsizlikler rahatsız edicidir. Bu nedenle kitleler çoğu zaman karmaşık hukuki veya siyasi süreçleri anlamaya çalışmak yerine, kendilerine sunulan basit anlatıları benimsemeye eğilim gösterirler.

Bu noktada lider figürü belirleyici hale gelir. Çünkü lider, yalnızca siyasi bir aktör değil, aynı zamanda grubun ortak duygularının temsilcisi olarak görülmeye başlanır.

Freud ve Liderle Özdeşleşme

Sigmund Freud, Grup Psikolojisi ve Ego Analizi adlı eserinde grubun liderle kurduğu ilişkiyi açıklarken önemli bir tespitte bulunur: Grup üyeleri zamanla liderle özdeşleşirler. Lider, yalnızca yöneten kişi olmaktan çıkar; grubun ideal benliğinin temsilcisine dönüşür.

Bu durumda liderin eleştirisi, sıradan bir siyasi eleştiri olarak algılanmaz. Lidere yönelik eleştiri, grubun kendisine yönelik saldırı gibi hissedilmeye başlanır.

İşte tam bu noktada siyasal hareketlerde eleştirel düşünce zayıflamaya başlar. Çünkü grup üyeleri için artık önemli olan argümanın doğruluğu değil, liderin ve grubun korunmasıdır.

Geniş Grup Kimliği ve “Biz-Onlar” Ayrımı

Erik Erikson ve daha sonra Vamık Volkan tarafından geliştirilen geniş grup kimliği yaklaşımı, milyonlarca insanın birbirini tanımasa bile ortak bir “biz” duygusu etrafında birleşebildiğini ortaya koymaktadır. Bu konuda Volkan’ın Körü Körüne İnanç ve Kimlik Adına Öldürmek adlı kitapları bu konuyla ilgilenenlerin muhakkak okuması gereken kitaplar arasındadır.

Normal dönemlerde geniş grup kimliği geri plandadır. Ancak grup kendisini tehdit altında hissettiğinde, bireysel kimlikler geri çekilir ve geniş grup kimliği ön plana çıkar.

Bu durumda insanlar kendilerini daha çok “ben” olarak değil, “biz” olarak tanımlamaya başlarlar.

Sorun da burada ortaya çıkar.

Çünkü “biz” ne kadar güçlenirse, “onlar” da o kadar belirginleşir.

Bir grubun kendi içindeki farklı sesler bile zamanla “öteki” kategorisine yerleştirilebilir. Farklı düşünmek, eleştirmek veya hukuki itirazda bulunmak ihanet olarak görülmeye başlanabilir.

“Hain” Üretme Mekanizması

Tarih boyunca birçok siyasal hareket, iç tartışmalarını çözmek yerine yeni düşmanlar üreterek birlik sağlamaya çalışmıştır.

Bu mekanizma oldukça basittir:

Önce grup için bir tehdit tanımlanır.

Daha sonra bu tehditle ilişkilendirilen kişiler belirlenir.

Ardından bu kişilerle ilgili karmaşık gerçeklikler ortadan kaldırılır ve yerlerine tek boyutlu etiketler yerleştirilir.

Böylece kişi artık bir insan olmaktan çıkar; bir sembole dönüşür.

“Hain.”

“İşbirlikçi.”

“Karşı tarafın adamı.”

“Trol.”

“Düşman.”

Bu etiketler kullanıldığı andan itibaren tartışma sona erer. Çünkü artık fikirler değil, kimlikler konuşmaktadır.

Medya ve Algı İnşası

Modern siyasette propaganda yalnızca devlet araçlarıyla yürütülmez.

Televizyonlar, gazeteler, sosyal medya hesapları, dijital ağlar, gazeteciler, akademisyenler, hukukçular, siyasetçiler gibi kanaat önderleri de bu sürecin parçası haline gelirler.

Bir söylem sürekli tekrarlandığında, insanlar zamanla onun doğruluğunu sorgulamaktan vazgeçebilirler.

Siyasal psikolojide buna “gerçeklik etkisi” denilmektedir.

Bir bilgi doğru olduğu için değil, sürekli tekrarlandığı için doğruymuş gibi algılanmaya başlanabilir.

Bu nedenle propaganda çoğu zaman yeni bilgiler üretmekten çok, mevcut duyguları yönlendirmeyi hedefler.

Öfke, korku, aidiyet ve tehdit duyguları bunun en etkili araçlarıdır.

Faşizmin Psikolojik Zemini

Faşizm yalnızca bir yönetim biçimi değildir; aynı zamanda belirli bir psikolojik iklimdir.

Bu iklimde:

  • Lider eleştirilemez hale gelir.
  • Muhalifler düşmanlaştırılır.
  • Karmaşık sorunlar tek bir düşman figürüne bağlanır.
  • Sürekli bir tehdit atmosferi üretilir.
  • Grup kimliği bireysel kimliğin önüne geçirilir.
  • Sadakat, doğruluktan daha değerli hale gelir.

Mussolini ve Hitler dönemlerinde bu mekanizmalar son derece sert ve görünür biçimde uygulanmıştır.

Günümüzde ise aynı süreçler çok daha yumuşak, çok daha sofistike ve çoğu zaman demokratik söylemler içinde ortaya çıkabilmektedir.

Bu nedenle mesele yalnızca tarihsel faşizm değildir.

Asıl mesele, her dönemde yeniden ortaya çıkabilen psikolojik mekanizmalardır.

CHP Tartışmalarına Bu Çerçeveden Bakmak

CHP’de yaşanan son süreçte hukuki tartışmaların giderek psikolojik ve kimliksel bir mücadeleye dönüşmesi dikkat çekicidir.

Kurultayların hukuka uygunluğu, delegelik statüleri, mahkeme kararları veya parti tüzüğü gibi konuların tartışılması gereken bir ortamda; tartışmanın giderek kişiler üzerinden yürütülmesi, eleştirenlerin etiketlenmesi ve farklı görüşlerin düşmanlaştırılması, grup psikolojisinin klasik belirtilerinden biridir.

Die Frage ist folgende:

Bir siyasi hareket, kendi içindeki eleştirileri ve hukuki itirazları demokratik bir zenginlik olarak mı görecektir?

Yoksa bunları grup kimliğine yönelik bir saldırı olarak algılayıp dışlayacak mıdır?

Bu sorunun cevabı yalnızca CHP’nin değil, Türkiye’deki tüm siyasi hareketlerin geleceği açısından önem taşımaktadır.

CHP’de İki Farklı Tepki Tarzı

Bu çerçevede, CHP’de ortaya çıkan iki farklı tepki tarzı dikkat çekmektedir. CHP’de yaşanan kriz, yalnızca liderlik rekabeti olarak değil, aynı zamanda iki farklı siyasal yönetim anlayışının karşılaşması olarak da okunabilir. Bir tarafta kurumsal prosedürleri, parti içi mekanizmaları ve hukuki süreçleri önceleyen bir yaklaşım; diğer tarafta ise tabanı sürekli mobilize etmeye çalışan, duygusal enerjiyi siyasal güce dönüştürmeyi hedefleyen bir yaklaşım bulunmaktadır.

Disiplin süreçlerinin işletilmesi, Meclis Grup Yönetimi’nde yapılan değişiklikler, MYK’nın daha etkin hale getirilmesi ve parti içi mekanizmaların yeniden düzenlenmesi Kılıçdaroğlu yaklaşımının araçları olarak sunulmaktadır. Bu yaklaşımın temel iddiası, partinin kriz anlarında bile hukuk, tüzük ve kurumsal prosedürler üzerinden yönetilmesi gerektiğidir.

Özel çizgisi ise taraftarlarını hızlı biçimde seferber edebilmekte; ancak aynı zamanda tartışmayı hukuki zeminden kimliksel zemine taşıma riskini de barındırmaktadır. Siyasal psikoloji literatürü açısından bakıldığında, sürekli tehdit vurgusu yapan, “biz ve onlar” ayrımını keskinleştiren ve lider etrafında yoğun duygusal bağlılık üreten söylemler, kitle mobilizasyonunu güçlendirse de eleştirel düşünce alanını daraltabilir.

Buradaki mesele kişisel niyetlerden çok, kullanılan siyasal iletişim tarzının toplumsal etkisidir. Kurumsal onarım ve hukuki süreç vurgusu, krizleri soğutma potansiyeli taşırken; yüksek gerilimli mobilizasyon dili, kısa vadede güçlü destek üretebilir fakat uzun vadede kutuplaşmayı derinleştirebilir. Siyasal psikoloji ve kitle davranışı üzerine yapılan çalışmalar, yüksek gerilimli mobilizasyon stratejilerinin kısa vadede oldukça etkili olabildiğini göstermektedir. Ortak bir tehdit algısı, güçlü bir lider figürü ve keskin bir “biz-onlar” ayrımı etrafında örgütlenen hareketler, belirli dönemlerde geniş destek üretebilirler. Ancak bu tür mobilizasyonun sürdürülebilirliği daha tartışmalıdır. Çünkü korku, öfke ve aidiyet duyguları kitleleri harekete geçirebilse de, siyasal örgütlerin uzun vadede yalnızca duygusal seferberlikle ayakta kalmaları zordur. Kurumsal kapasite, hukuki meşruiyet, örgütsel istikrar ve gündelik sorunlara çözüm üretme becerisi zamanla daha belirleyici hale gelir. Bu nedenle kitleler her zaman hemen olmasa da çoğu zaman sonuçlara bakarak yeniden değerlendirme yapar; duygusal bağlılık ile somut performans arasındaki fark açıldığında destek ilişkileri de değişmeye başlar.

Bu nedenle CHP’deki tartışmayı yalnızca bir liderlik rekabeti olarak değil, aynı zamanda iki farklı siyasal yönetim ve iletişim tarzının mücadelesi olarak görmek mümkündür.

Schlussfolgerung

Demokratik siyaset, farklı fikirlerin bir arada yaşayabilmesini gerektirir.

Bir hareketin gücü, liderine duyulan bağlılıkla değil; eleştiriye tahammül kapasitesiyle ölçülür.

Çünkü tarihin gösterdiği en önemli gerçeklerden biri şudur:

Liderler hata yapabilir.

Yönetimler hata yapabilir.

Kitleler hata yapabilir.

Fakat eleştiri mekanizması ortadan kalktığında, hataların düzeltilme imkânı da ortadan kalkar.

Bu nedenle bir siyasi hareket için asıl tehlike muhalifler değil; eleştirel düşüncenin yerini kör sadakatin almasıdır.

Demokrasiyi tehdit eden şey çoğu zaman dışarıdan gelen saldırılar değil, içeride sorgulamanın sona ermesidir. Tarihsel deneyimler göstermektedir ki, kitleler bütünüyle irrasyonel değildir. Kitle psikolojisi belirli dönemlerde duygusal dalgalanmalar üretebilse de, uzun vadede toplumsal hareketlerin kaderini yalnızca sloganlar değil, gerçeklikle kurdukları ilişki belirler. Sürekli seferberlik ve sürekli kriz söylemi bir noktadan sonra yorgunluk üretirken; kurumsallık, öngörülebilirlik ve istikrar arayışı yeniden önem kazanmaya başlar. Bu nedenle siyasal mücadelelerde asıl belirleyici olan, kitleleri harekete geçirmekten çok, onları uzun süre aynı doğrultuda tutabilme kapasitesidir.

Tarih boyunca birçok hareket, taraftarlarını öfke ve heyecanla ayağa kaldırmayı başarmıştır. Ancak daha azı, aynı kitleleri uzun süre ortak bir amaç etrafında tutabilmiştir. Siyasal hareketlerin gerçek sınavı, kriz anlarında yükselmek değil; kriz sonrasında kurumsal meşruiyetlerini, örgütsel bütünlüklerini ve toplumsal güvenlerini koruyabilmeleridir.

Tarih, kitleleri harekete geçiren liderlerle doludur; ancak kalıcı olanlar, kitleleri değil kurumları ayakta tutabilenlerdir.

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS