HALKWEBAutorenAufgeben im Schatten des Schmerzes oder Aufstehen mit der Geschichte?

Aufgeben im Schatten des Schmerzes oder Aufstehen mit der Geschichte?

Der Charakter einer Nation offenbart sich nicht in Zeiten der Behaglichkeit, sondern in Momenten der Krise. Daher ist die heutige Debatte nicht nur ein aktueller politischer Vorschlag, sondern auch ein Test für einen historischen Reflex des Bruchs.

0:00 0:00

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun 23 Nisan kutlamalarının iptal edilmesi yönündeki çağrısı, ilk bakışta insani bir refleks gibi görülebilir. Gerekçe olarak Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan acı olayların gösterilmesi de bu çağrıyı duygusal olarak anlaşılır kılar.

Evet, bu ülke acıyı yakından tanır. Bu coğrafyada hiçbir felaket “uzakta” yaşanmaz. Bir şehirde yaşanan acı, diğer şehirlerde yalnızca haber olarak kalmaz; doğrudan yüreğe dokunur. Maraş’ta yaşanan bir kayıp, Urfa’da ortaya çıkan bir dram, İstanbul’daki, Ankara’daki, Bursa’daki bir insanın gündelik hayatına bile sirayet eder. Çünkü bu toplumun en güçlü tarafı, hâlâ kolektif bir vicdana sahip olmasıdır.

Ancak tam da bu yüzden, bu tür çağrıların dikkatle değerlendirilmesi gerekir. Çünkü mesele yalnızca bir kutlamanın yapılıp yapılmaması değildir. Mesele, bir milletin acı karşısındaki refleksinin ne olacağıdır.

Tarih boyunca toplumlar iki farklı yol izlemiştir:
Bazıları kriz anlarında içine kapanmış, kamusal hayatı askıya almış ve zamanla ortak hafızasını zayıflatmıştır.
Bazıları ise tam tersine, kriz anlarını bir hatırlama ve yeniden kenetlenme fırsatına dönüştürmüştür.

Türkiye’nin hangi yolu seçeceği, işte bu tür anlarda belirlenir.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı gibi bir günün iptal edilmesini tartışmak, aslında doğrudan şu soruyu sormaktır:
“Biz zor zamanlarda ne yaparız?”

Geri mi çekiliriz?
Yoksa daha mı görünür oluruz?

Bu sorunun cevabı, sadece bugünü değil, geleceği de şekillendirir.

Çünkü bayramlar yalnızca neşeli günler değildir. Bayramlar, bir milletin kendine neyi hatırlatmak istediğinin göstergesidir. Hangi değerlerin vazgeçilmez olduğunu, hangi durumlarda bile geri plana atılmayacağını ortaya koyar.

Eğer bir toplum, her büyük acıdan sonra ortak değerlerini askıya alıyorsa, zamanla o değerler zaten anlamını yitirir. Çünkü değer dediğimiz şey, en zor zamanlarda bile korunabilen şeydir. Kolay zamanlarda sahip çıkılan değerlerin bir ağırlığı yoktur.

Bu noktada kritik bir ayrım yapmak gerekir:
Acıya saygı duymak ile toplumsal hafızayı askıya almak aynı şey değildir.

Kahramanmaraş’ta yaşanan bir felaket karşısında yas tutmak insani bir görevdir. Şanlıurfa’da yaşanan bir trajedi karşısında duyarsız kalmamak ahlaki bir zorunluluktur. Ancak bu duyarlılığı, bir milletin tarihsel hafızasını temsil eden günleri iptal etme noktasına taşımak, farkında olmadan daha büyük bir boşluk yaratır.

Çünkü bir toplum, acı karşısında yalnızca yas tutarak ayakta kalamaz. Aynı zamanda kendini hatırlayarak ayakta kalır.

İşte tartışmanın tam merkezi burasıdır.

Bu bir “kutlama yapılsın mı yapılmasın mı” meselesi değildir.
Bu, bir milletin kriz anlarında kendini nasıl tanımladığı meselesidir.

Ve bu mesele, sanıldığından çok daha derindir.

Tarih, Devlet Aklı ve Vazgeçmeme İradesi

Der Charakter einer Nation offenbart sich nicht in Zeiten der Behaglichkeit, sondern in Momenten der Krise. Daher ist die heutige Debatte nicht nur ein aktueller politischer Vorschlag, sondern auch ein Test für einen historischen Reflex des Bruchs.

Çünkü bu topraklarda devlet geleneği, “zor zamanlarda geri çekilmek” üzerine değil, tam tersine “zor zamanlarda ayağa kalkmak” üzerine kuruludur.

Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının 1920’de attığı adımı hatırlamak bile bu tartışmayı tek başına anlamaya yeter. Anadolu işgal altındayken, imkânlar yok denecek kadar azken, halk yoksulluk ve çaresizlik içindeyken yapılan ilk şey neydi?

Geri çekilmek mi?
Sessizleşmek mi?
Kamusal hayatı durdurmak mı?

Nein, nein, nein.

Tam tersine, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Açılışı gerçekleştirildi. Yani millet, tarihin en zor anlarından birinde kendi iradesini ilan etti. Bu sadece siyasi bir adım değildi. Bu, aynı zamanda psikolojik bir eşikti.

Verilen mesaj şuydu:
“Biz bu şartlarda bile varız.
Ve var olmaya devam edeceğiz.”

İşte 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı bu iradenin sembolüdür.

Bu yüzden 23 Nisan’ı iptal etmeyi tartışmak, farkında olmadan o iradenin doğasına aykırı bir düşünceyi tartışmak anlamına gelir. Çünkü bu bayram, zaten yoklukta, kriz içinde, belirsizlik ortamında doğmuştur. Onu var eden şey, şartların uygunluğu değil; şartlara rağmen ortaya konan kararlılıktır.

Tarih boyunca güçlü toplumlar, acıyı gerekçe göstererek geri adım atmamıştır. Aksine, acıyı birleştirici bir güç olarak kullanmıştır.

Bugün Kahramanmaraş’ta yaşananlar, Şanlıurfa’da ortaya çıkan tablolar elbette ki sarsıcıdır. Ancak bu sarsıntıyı nasıl yorumladığımız, bizi ya güçlendirir ya da zayıflatır.

Eğer bu acıları, kamusal hayatı durdurmanın gerekçesi haline getirirsek, istemeden de olsa şu mesajı vermiş oluruz:
“Biz zorlandığımızda geri çekiliriz.”

Ama eğer bu acılara rağmen ortak değerlerimizi yaşatmaya devam edersek, o zaman verilen mesaj bambaşka olur:
“Biz ne yaşarsak yaşayalım, varlığımızdan vazgeçmeyiz.”

İşte devlet aklı dediğimiz şey tam olarak budur.

Devlet aklı, sadece kriz yönetmek değildir.
Devlet aklı, toplumun psikolojisini yönetmektir.
Devlet aklı, hangi durumda geri adım atılacağını değil, hangi durumda geri adım atılmayacağını bilmektir.

Ve 23 Nisan, geri adım atılmayacak günlerden biridir.

Çünkü o gün, bir milletin kendi kaderini başkasına bırakmayı reddettiği gündür.

Bugün çocuklara verilecek en önemli ders de budur. Hayatın zor olduğu anlarda ne yapılacağıdır. Eğer çocuklara, zor zamanlarda değerlerin askıya alınabileceği öğretilirse, o nesil kriz karşısında direnç değil, geri çekilme refleksi geliştirir.

Oysa bu ülkenin ihtiyacı olan şey tam tersidir.

Direnç.

Kararlılık.

Ve vazgeçmeme iradesi.

Bu yüzden mesele bir bayram meselesi değildir.
Bu mesele, bir milletin kendine ne öğrettiği meselesidir.

Tartışmanın geldiği noktada artık mesele netleşmiştir:
Bu bir duyarlılık yarışı değildir. Bu, bir duruş meselesidir.

Ahmet Davutoğlu’nun 23 Nisan kutlamalarının iptal edilmesi yönündeki çağrısı, niyet olarak “acıya saygı” çerçevesinde okunabilir. Ancak siyaset yalnızca niyetlerle değil, ortaya çıkan sonuçlarla değerlendirilir.

Ve bu çağrının doğuracağı sonuç şudur:
Toplumun en temel ortak değerlerinden biri, kriz anında askıya alınabilir hale gelir.

İşte asıl tehlike tam da burada başlar.

Çünkü bir kez bu kapı açıldığında, hangi değerin hangi gerekçeyle geri plana atılacağı belirsizleşir. Bugün bir bayram iptal edilir, yarın başka bir ortak değer tartışmaya açılır. Zamanla toplumun ortak hafızası parça parça aşınır.

Oysa bir milletin ayakta kalmasını sağlayan şey, tam da o ortak hafızadır.

Kahramanmaraş’ta yaşanan acılar da, Şanlıurfa’daki trajediler de bu hafızanın içindedir. Bu acılar bu milletin gerçeğidir. Ama aynı şekilde bu milletin bir başka gerçeği daha vardır:

Vazgeçmemek.

Geri çekilmemek.

Dağılmamak.

Bu yüzden doğru yaklaşım, acıyla değeri karşı karşıya koymak değildir. Doğru yaklaşım, acıyı da içine alan bir birlik duygusu üretmektir.

23 Nisan işte tam da bunun için vardır.

Bu bayram, yalnızca geçmişte kazanılmış bir zaferin hatırlanması değildir. Bu bayram, her nesle şu soruyu sorar:
“Zor zamanlarda ne yapacaksın?”

Cevap çok açıktır:

Daha güçlü duracağız.
Daha bilinçli olacağız.
Daha çok kenetleneceğiz.

Çünkü bu millet, tarih boyunca en büyük adımlarını en zor zamanlarda atmıştır.

Bugün yapılması gereken şey, kutlamaları iptal etmek değildir.
Kutlamaların içeriğini daha anlamlı hale getirmektir.

Eğlenceyi azaltabilirsin.
Gösterişi sınırlayabilirsin.
Ama anlamı büyütmek zorundasın.

Çünkü mesele coşku değil, bilinçtir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün çocuklara armağan ettiği bu gün, aslında geleceğe bırakılmış bir iradedir. Ve o irade şunu söyler:

“Bu ülke, şartlar ne olursa olsun kendi yolunu çizer.”

Bugün o iradeyi zayıflatacak her söylem, farkında olmadan bu ülkenin en güçlü tarafına zarar verir.

Bu yüzden son söz nettir:

Acıya saygı duyarız.
Yasımızı tutarız.
Ama tarihimizden vazgeçmeyiz.

Çünkü biz, acıyla dağılan değil;
acıyla daha da güçlenen bir milletiz.

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS