Abdullah Öcalan’ın Türkiye soluna yönelik son sözleri üzerinde durmak gerekiyor.
Çünkü söylenenler yalnızca Kürt meselesine ilişkin bir değerlendirme değil. Aynı zamanda Türkiye soluna bir tarih okuması, bir siyasal kimlik tarifi ve nihayetinde bir “ortaklık” önerisi sunuyor:
“Solcular da cumhuriyet dışıdır.”
Ardından devam ediyor:
“İlk yüzyılda hepsi işkenceden geçti. Biz bu yüzyılda demokratik cumhuriyetle bütünleşiyoruz. Bu solcular için de bir fırsat, şerefli bir ortaklıktır.”
İşte burada durmak gerekiyor.
Ve en başta şu soruyu sormak:
Solun ne kadar solcu, cumhuriyetçilerin ne kadar cumhuriyetçi olduğuna kim karar verecek?
Abdullah Öcalan mı?
Türkiye solunun tarihini yalnızca “Cumhuriyet tarafından ezilmiş solcular” hikâyesine indirgemek, yüz yıllık mücadeleyi fazlasıyla basitleştirmektir.
Çünkü Türkiye solu Cumhuriyet’le hiçbir zaman tek biçimli bir ilişki kurmadı.
Eleştirdi.
Çatıştı.
Bedel ödedi.
Ama aynı zamanda laiklik, halk egemenliği, kamuculuk, bağımsızlık, aydınlanma ve yurttaşlık gibi Cumhuriyet’in tarihsel kazanımları üzerinden de siyaset üretti.
Türkiye İşçi Partisi’nden 68 kuşağına, sendikal hareketlerden 1970’lerin sosyalist örgütlerine kadar birbirinden farklı sol damarlar vardı.
Mehmet Ali Aybar başka bir sosyalizm anlayışını savundu.
Behice Boran başka bir gelenekten geldi.
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının dilinde “Tam Bağımsız Türkiye” vardı.
Mahir Çayan’ın başka bir devrim stratejisi vardı.
Bütün bu tarihi tek bir cümleyle “Cumhuriyet dışı” ilan etmek tarihsel analiz değil, siyasal bir genellemedir.
Evet…
Türkiye solu işkence gördü.
12 Mart’ı yaşadı.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edildi.
Mahir Çayan ve arkadaşları Kızıldere’de öldürüldü.
Ardından 12 Eylül geldi.
Cezaevleri…
İşkenceler…
Yasaklar…
Sürgünler…
Diyarbakır Cezaevi ise yalnızca Kürt siyasi tarihinin değil, bu ülkenin utanç tarihinin de en karanlık sayfalarından biri oldu.
Ama bütün bunlardan çıkarılacak sonuç, solun Cumhuriyet’in dışında olduğu mudur?
O zaman sormak gerekir:
Hangi Cumhuriyet?
1923’ün Cumhuriyeti mi?
Tek parti dönemi mi?
12 Mart rejimi mi?
12 Eylül generallerinin kurduğu düzen mi?
Yoksa bugün hâlâ mücadelesini verdiğimiz demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ideali mi?
Çünkü devlet ile Cumhuriyet aynı şey değildir.
Devletin baskılarını, suçlarını ve hukuksuzluklarını eleştirmek başka; halk egemenliği üzerine kurulu cumhuriyet fikrini mahkûm etmek başka şeydir.
Devletin otoriter uygulamalarıyla Cumhuriyet fikrini özdeşleştirdiğiniz anda yüz yıllık siyasal tarihi tek renge boyarsınız.
⸻
Türkiye solunun Kürt meselesiyle ilişkisi de dün başlamadı.
1960’lardan itibaren sosyalist hareket içerisinde Kürt meselesi tartışıldı.
TİP içinde konuşuldu.
Doğu Mitingleri yapıldı.
1970’lerde farklı sosyalist ve Kürt siyasi hareketleri ortaya çıktı.
1980 sonrasında ise PKK, Kürt siyasal alanının en etkili aktörlerinden biri haline geldi.
Tam burada solun kendisine sorması gereken tarihsel bir soru var:
Silahlı bir örgüt ile demokratik sol arasındaki ilişkinin sınırı nedir?
Devletin Kürtlere yönelik baskısını eleştirmek solculuğun gereğidir.
Kürtlerin kimliğini, dilini, kültürünü ve eşit yurttaşlık hakkını savunmak da öyle.
Ama bunları savunmak, herhangi bir örgütün ya da liderin siyasal perspektifini solun doğal rotası kabul etmeyi gerektirmez.
Çünkü solun görevi yalnızca devleti sorgulamak değildir.
Gücü sorgulamaktır.
Devletin gücünü de…
Sermayenin gücünü de…
Parti liderlerinin gücünü de…
Silahlı örgütlerin gücünü de…
Kendisini toplumun üzerinde konumlandıran her türlü vesayeti de.
Bu nedenle Öcalan’ın kullandığı “şerefli ortaklık” ifadesi ayrıca sorgulanmalıdır.
Şerefi kim kime veriyor?
Türkiye soluna kim “fırsat” sunuyor?
İşkencelerden, cezaevlerinden, darağaçlarından geçmiş bir siyasal gelenek bugün herhangi bir siyasi merkezin kendisine sunduğu “fırsata” mı muhtaçtır?
Hayır.
Solun ihtiyacı yeni bir vesayet merkezi değil, bütün vesayetlerden kurtulmaktır.
⸻
Bir de şu söz var:
“Demokrasinin yolu İmralı’dan geçer.”
İtirazın asıl büyüdüğü yer tam da burası.
Demokrasinin yolu neden bir adresten geçsin?
Neden bir ülkenin demokratik geleceği yeniden bir kişinin siyasal iradesine bağlansın?
Madem cezaevleri üzerinden demokrasi konuşuyoruz, o halde soralım:
Edirne ne olacak?
Selahattin Demirtaş’ın yıllardır cezaevinde olması demokrasi meselesinin parçası değil mi?
Silivri ne olacak?
Ekrem İmamoğlu?
Can Atalay?
Tutuklu belediye başkanları?
Siyasetçiler?
Gazeteciler?
Öğrenciler?
Kayyımlarla iradesi elinden alınan seçmenler?
Onların özgürlüğünün yolu nereden geçiyor?
Asıl soru şu:
Neden Türkiye demokrasisinin kapısına yeniden bir kişinin adresini yazıyoruz?
Türkiye bu siyasal alışkanlığı çok yaşadı.
Demokrasi bazen generallerden beklendi.
Bazen “kurtarıcı” siyasetçilerden.
Bazen devletten.
Bazen karizmatik liderlerden.
Şimdi de “Demokrasinin yolu İmralı’dan geçer” deniliyor.
İsimler değişiyor.
Adresler değişiyor.
Ama alışkanlık değişmiyor:
Toplum özne olmaktan çıkarılıyor, yerine bir kişi konuluyor.
Oysa sol tam da buna karşı çıkmak zorundadır.
Mesele Erdoğan’ın yerine Öcalan’ı, devlet vesayetinin yerine örgüt vesayetini, bir lider kültünün yerine başka bir lider kültünü koymak değildir.
Mesele bütün vesayetlere aynı ilkeyle itiraz edebilmektir.
Elbette Abdullah Öcalan, Kürt meselesinin çözümünde ve PKK’nın silah bırakması sürecinde önemli bir aktör olabilir.
Bunu kabul etmek başka şeydir.
Türkiye demokrasisinin yolunu İmralı’ya bağlamak bambaşka.
Barışın yolu İmralı’dan geçebilir.
Silahların susmasında İmralı’nın belirleyici bir rolü olabilir.
Ama demokrasi?
Hayır.
Demokrasi İmralı’ya da lazım.
Edirne’ye de.
Silivri’ye de.
Diyarbakır’a da.
Çünkü demokrasi yalnızca kendi siyasal mahallenizin hukukunu savunmak değildir.
Asıl demokrasi sınavı, sizinle aynı siyasi çizgide olmayanların hukukunu da kendi hukukunuz kadar savunabildiğiniz yerde başlar.
Bu nedenle mesele İmralı’ya karşı olmak değildir.
Mesele ilkeli olmaktır.
İmralı’yı konuşurken Edirne’yi unutmayacaksınız.
Edirne’yi konuşurken Silivri’ye susmayacaksınız.
Silivri’yi savunurken Diyarbakır’ın hukukunu görmezden gelmeyeceksiniz.
Çünkü solculuğun da demokratlığın da ölçüsü budur:
Kişiye göre hukuk değil, herkese hukuk.
Adrese göre demokrasi değil, herkes için demokrasi.
⸻
Kürt meselesinin demokratik ve barışçı çözümü elbette konuşulmalıdır.
Kürtlerin eşit yurttaşlığı savunulmalıdır.
Kimlik, ana dil, kültürel haklar, hukuk ve özgürlükler korkmadan tartışılmalıdır.
Silahların susması ise bu ülkede yaşayan herkes adına savunulmalıdır.
Ama bunun adı birilerinin diğerlerine sunduğu “şerefli ortaklık” değildir.
Bunun adı demokratik siyasettir.
Ve demokratik siyasette kimse kimsenin öğretmeni değildir.
Ne devlet Kürtlere nasıl yaşayacağını dikte edebilir.
Ne Türkler Kürtlere kimlik tarif edebilir.
Ne de herhangi bir örgüt ya da lider Türkiye soluna nasıl solcu, nasıl demokrat, nasıl cumhuriyetçi olması gerektiğini öğretebilir.
Türkiye solunun Cumhuriyet’le hesaplaşacağı çok şey vardır.
Ama sahip çıkacağı değerler de vardır:
Laiklik.
Kamuculuk.
Halk egemenliği.
Bağımsızlık.
Eşit yurttaşlık.
Sosyal devlet.
Ve hepsinden önemlisi:
Egemenliğin hiçbir kişiye, aileye, cemaate, partiye ya da örgüte bırakılamayacağı fikri.
Eğer ikinci yüzyılda gerçekten büyük bir Cumhuriyet hamlesi yapılacaksa, o Cumhuriyet ne devletin kutsandığı otoriter bir rejim olmalı ne de başka bir siyasal merkezin topluma tarif ettiği yeni bir vesayet düzeni.
Demokratik…
Laik…
Sosyal…
Özgürlükçü…
Ve eşit yurttaşlığa dayanan bir Cumhuriyet olmalı.
⸻
Çünkü demokrasi bir liderin açtığı kapı değildir.
Bir örgütün sunduğu fırsat değildir.
Bir cezaevinin adresi hiç değildir.
Demokrasinin yolu İmralı’dan geçmez.
Demokrasinin yolu; hukuku askıya alanlarla, seçilmiş iradeyi yok sayanlarla, kayyım siyasetiyle, siyasi tutuklamalarla, baskıyla ve otoriterlikle mücadeleden geçer.
Daha açık söyleyelim:
Demokrasinin yolu iktidarla mücadeleden geçer.
İktidarın kendiliğinden demokratikleşmesini beklemekten değil.
İktidarla pazarlık ederek yalnızca kendine demokratik bir alan açmaktan değil.
Kendi mahallenizin hukukunu savunurken başkasının uğradığı hukuksuzluğa susmaktan hiç değil.
Çünkü demokrasi iktidarın lütfu değildir.
Mücadeleyle kazanılmış bir haktır.
Solun tarihsel görevi de iktidara yanaşmak değil, iktidarı sorgulamaktır.
İktidardan demokrasi beklemek değil, demokratik haklar için mücadele etmektir.
Kim iktidardaysa, onun karşısında hukuku, özgürlüğü, eşitliği ve halk egemenliğini savunmaktır.
Dün de buydu.
Bugün de budur.
Yarın da bu olmak zorundadır.
Demokrasinin yolu bir adresten değil, mücadeleden geçer.
Ve bugün Türkiye’de o mücadelenin muhatabı bellidir:
İKTİDAR.
Hakan URUN
