HALKWEBYazarlarSilahların bırakılmasının hukukunu yaptık; şimdi barışın hukukunu yapabilecek miyiz?

Silahların bırakılmasının hukukunu yaptık; şimdi barışın hukukunu yapabilecek miyiz?

Geçen hafta “Ben savaşı yazdım, şimdi barışı yazıyorum” demiştim.

Bugün barış adına konuştuğumuz şey artık yalnızca bir temenni değil. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçen ve 18 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, önümüze somut bir hukuki çerçeve koyuyor.

Kanun Meclis’te 467 kabul, 87 ret ve 7 çekimser oyla kabul edildi.

Peki bu yasa bize ne söylüyor?

Mülkiye başmüfettişi Mahmut Esen’in kanuna ilişkin ayrıntılı analizini okuduğumda, metnin esas itibarıyla PKK/KCK’nin silah bırakması ve faaliyetlerine son vermesinin ardından ortaya çıkacak hukuki sonuçları düzenlediğini görüyorum.

Hemen unutmadan da, bana bu değerli analizi gönderen Mahmut Bey’e yürekten teşekkür ederim.

Esen’in analizinde;

Belirli terör suçları bakımından soruşturma ve kovuşturmaların, bazı mahkûmiyet hükümlerinin belli sürelerle ertelenmesi; tutuklama ve adli kontrol kararlarının kaldırılabilmesi; erteleme süresinde yeni bir suç işlenmemesi halinde davaların düşmesi veya cezaların infaz edilmiş sayılması gibi sonuçlar öngörülüyor.

Yani ortada küçümsenecek bir düzenleme yok.

Fakat tam da burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor:

Silahların susması başka,

barışın kurulması başka.

Bu yasa, esas olarak silah bırakmanın ve silahlı çatışmanın sona ermesinin hukuki sonuçlarını düzenliyor.

Oysa barış bundan çok daha büyük bir meseledir.

Barış; yalnızca silahların ortadan kalkması değil, insanların yeniden silaha ihtiyaç duymayacağı bir ülkenin kurulmasıdır.

Kürt’ün kimliği nedeniyle korkmadığı,

Türk’ün Kürt nedeniyle korkmadığı;

insanların dili, kimliği, düşüncesi veya siyasi tercihi nedeniyle kendisini tehdit altında hissetmediği bir Türkiye’dir.

Adalet duygusunun yeniden tesis edilmesidir.

Hukukun kişiye, kimliğe ve siyasi düşünceye göre değişmediğine dair güvenin oluşmasıdır.

Geçmişin acılarıyla yüzleşebilmek, ama geçmişin acılarını geleceğin düşmanlıklarına dönüştürmemektir.

İşte asıl mesele burada başlıyor.

Silah bırakmanın hukuku yapıldı,

Peki barışın hukuku?

Mahmut Esen’in analizinde dikkatimi çeken önemli noktalardan biri de şu:

Kanun, sürecin yalnızca mevcut hükümlerle sınırlı kalmasına kapıyı kapatmıyor.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında oluşturulacak Kurula süreci takip etme ve gerektiğinde yeni adli, idari ve yasal düzenlemeler isteme imkânı veriliyor.

Ayrıca TBMM bünyesinde bir İzleme Komisyonu öngörülüyor.

Bu bence çok önemli.

Çünkü kanun, bir anlamda bize şunu söylüyor:

“Bugün yaptığımız düzenleme son durak değil.”

Öyleyse bundan sonraki aşamanın ne olacağı Türkiye’nin geleceği açısından asıl belirleyici konu.

Eğer bu süreç yalnızca silahların bırakılması ve örgüt mensuplarının hukuki durumlarının düzenlenmesinden ibaret kalırsa, ortaya bir çatışmasızlık çıkar.

Ama biz çatışmasızlıktan daha fazlasını istiyoruz.

Biz barış istiyoruz.

Çatışmasızlık, silahın susmasıdır.

Barış ise toplumun birbirine güvenmeye başlamasıdır.

Barış hiçbir partinin mülkü değildir

Burada siyasete de bir parantez açmak gerekiyor.

Kanuna karşı çıkan bütün siyasetçilerin veya hukukçuların niyetini sorgulamak elbette doğru değildir.

Bir yasanın kapsamına, yöntemine, denetim mekanizmalarına itiraz etmek demokratik bir haktır.

Hukukçunun görevi de zaten alkışlamak değil, hukuki sakıncaları ortaya koymaktır.

Fakat Türkiye’nin barış meselesinde yıllardır başka bir sorunla karşı karşıya olduğunu da inkâr edemeyiz:

Barış, çoğu zaman hukuki ve toplumsal bir mesele olmaktan çıkarılıp siyasi kimliklerin ve ideolojik hesapların içine hapsediliyor.

Meclis’teki oylama bunun çarpıcı örneklerinden biri.

YENİ Parti grubunda 54 milletvekili ret oyu kullanırken, İYİ Parti’nin 29 milletvekilinin tamamı “hayır” dedi. Buna karşılık yasa 467 oyla kabul edildi.

Burada kimsenin “Hayır” deme hakkını tartışmıyorum.

Tartışılması gereken başka bir şey:

Bir siyasi parti, hükümetin getirdiği bir düzenlemeye hükümet getirdiği için mi karşı çıkar, yoksa düzenlemenin kendisini mi değerlendirir?

Aynı soru iktidar için de geçerlidir.

İktidar da “Ben yaptım, doğrudur” diyemez.

Çünkü barış ne iktidarın projesidir ne muhalefetin.

Barış toplumun tamamınındır.

Bu nedenle benim için ölçü çok basit:

Barışa “evet” demek iktidar yanlısı olmak değildir.

Barışa “hayır” demek de muhalif olmak değildir.

Önemli olan, Türkiye’nin geleceği açısından neyin doğru olduğudur.

Devletin yanlışı da konuşulmalı, örgütün yanlışı da

Ben bu meseleye ne devletin yaptığı her şeyi doğru kabul ederek ne de PKK’nin yaptığı her şeyi bir gerekçeye bağlayarak bakıyorum.

Devletin yanlışına devlet adına mazeret üretmek ne kadar yanlışsa, PKK’nin şiddetine de “ama”larla gerekçe bulmak o kadar yanlıştır.

Türkiye’nin en büyük ihtiyacı belki de tam olarak budur:

Kendi tarafımızın yanlışını da görebilmek.

Çünkü gerçek barış, herkesin yalnızca karşısındakinin hatalarını saydığı yerde kurulamaz.

Devlet yurttaşına güven verecek.

Yurttaş devlete güvenecek.

Türk Kürt’e, Kürt Türk’e güvenecek.

Ve hiç kimse bir diğerinin kimliğini kendi güvenliğine tehdit olarak görmeyecek.

Bunun için de hukuk herkese eşit uygulanacak.

Şimdi asıl sınav başlıyor

7595 sayılı yasa bir kapı açıyor.

Bu kapıdan içeri girip girmeyeceğimiz ise bundan sonra atılacak adımlara bağlı.

Silahların bırakılması önemlidir.

Ama silahların yeniden ortaya çıkmasını önleyecek olan yalnızca güvenlik tedbirleri değildir.

Adalet, demokrasi, hukuk ve toplumsal güven de en az silahların susması kadar önemlidir.

Bu nedenle ben bu yasaya ne koşulsuz bir zafer gözüyle bakıyorum ne de peşinen bir ihanet olarak görüyorum.

Bir başlangıç olarak görüyorum.

Ve şimdi sorulması gereken soru şu:

Silahların bırakılmasının hukukunu yaptık.

Peki barışın hukukunu yapabilecek miyiz?

Çünkü barış, bir kanunun Resmî Gazete’de yayımlanmasıyla biten bir iş değildir.

Barış, bundan sonra kurulacak hayatın kendisidir.

Ben savaşı yazdım.

Şimdi barışı yazıyorum.

Ve bu kez hepimizin önünde yalnızca bir soru var:

Çocuklarımıza savaşın mirasını mı bırakacağız,

Yoksa barışın ülkesini mi?

Unutmayalım ki;

Tercih ve gelecek de bizimdir…

YAZARIN DİĞER YAZILARI