Beş yıl önce, 1 Mart 2021’de “Cemaatlerin Ruhu ve İktidarın Ahlakı” başlıklı bir yazı kaleme almıştım.
O gün de temel meselem din, inanç veya dindar insanlar değildi.
Benim itirazım, inancın siyasetin, iktidarın ve rantın aracı haline getirilmesiydi.
Aradan beş yıl geçti.
Bugün aynı soruyu yeniden sormak zorundayız:
Değişen ne var?
Üstelik bugün önümüzde yalnızca siyasi tartışmalar veya geçmişten gelen iddialar yok.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında, kamuoyunda “Süleymancılar” olarak bilinen yapılanmayla bağlantılı olduğu öne sürülen 49 kişi hakkında gözaltı kararı verildi; 17 ilde 123 adreste arama ve el koyma işlemleri yapıldı, 33 şirket soruşturmanın odağına alındı.
MASAK incelemelerinde ise bağlantılı kişi ve şirketler üzerinden 100 milyar TL’yi aşan para hareketlerinin yurt dışına çıkarıldığı yönündeki tespitlerin araştırıldığı bildirildi.
Elbette bu rakam ve para hareketlerinin suçtan elde edilen gelirle bağlantısı henüz kesinleşmiş bir mahkeme hükmü değildir; soruşturma kapsamında incelenen mali tespit ve iddialardır.
Fakat benim asıl ilgilendiğim soru, 100 milyar TL’nin nereye gittiğinden daha büyük.
Asıl soru şudur:
İnsanların inancı nasıl oluyor da ekonomik ve siyasi güç üretmenin aracına dönüşebiliyor?
Mesele din değil, dinin araçsallaştırılmasıdır
Bir insanın Allah’a inanması, ibadet etmesi, hayır yapması, yoksula yardım etmesi veya çocuklarını dini değerlerle yetiştirmesi elbette tartışma konusu değildir.
Tartışılması gereken, insanların bu temiz duygularının birileri tarafından örgütlü ekonomik ve siyasi güce dönüştürülüp dönüştürülmediğidir.
Çünkü inanç üzerinden oluşturulan güven, zaman içerisinde ekonomik güce; ekonomik güç siyasi nüfuza; siyasi nüfuz da kamu kurumları üzerinde etkili olmaya başlıyorsa, artık karşımızda yalnızca dini bir topluluk yoktur.
Karşımızda bir güç sistemi vardır.
İşte benim yıllardır itiraz ettiğim mesele budur.
İslam’ın özü adalettir.
Yetimin hakkını korumak, yoksulun yanında durmak, kul hakkından korkmak, emanete ihanet etmemek ve gücün karşısında hakkı söylemek…
Bunların yerine makam, servet, ayrıcalık, siyasi nüfuz ve örgütsel sadakat konuluyorsa, orada dinin ruhundan söz etmek giderek zorlaşır.
İktidar ile cemaat arasındaki tehlikeli alışveriş
Türkiye’nin son çeyrek yüzyılına baktığımızda, siyaset ile dini cemaatler arasındaki ilişkinin neden bu kadar önemli olduğunu görüyoruz.
Sorun yalnızca bir cemaatin iktidara yakın olması değildir.
Daha büyük sorun, devletin tarafsızlığının yerine örgütsel sadakatin geçmesidir.
Devlet vatandaşına;
“Sen kimsin?”
“Kimleri tanıyorsun?”
“Hangi yapıya yakınsın?”
diye bakmaya başladığında, devlet olmaktan uzaklaşır.
Devletin sorusu çok basit olmalıdır:
“Bu işi en iyi kim yapar?”
Liyakat budur.
Bunun yerine;
“Kime sadık?”
sorusu geçerse, kamu kurumları yavaş yavaş kamu kurumu olmaktan çıkar; siyasi ve örgütsel aidiyetlerin dağıtım merkezlerine dönüşür.
İşte asıl çürüme burada başlar.
Liyakat ölürse devlet de fakirleşir
Bugün milyonlarca genç üniversite okuyor, sınavlara hazırlanıyor, KPSS’ye giriyor, yıllarını mesleğine yatırım yaparak geçiriyor.
Bir genç, “Çalışırsam, başarılı olursam, sınavı kazanırsam devlet beni görür” diye düşünüyor.
Devletin vermesi gereken mesaj da budur.
Fakat liyakat duygusu zedelendiğinde gençlerin zihninde başka bir soru oluşuyor:
“Ben ne kadar başarılı olursam olayım, arkamda kimse yoksa bir anlamı var mı?”
Bundan daha tehlikeli bir toplumsal yıkım düşünemiyorum.
Çünkü adaletsizlik yalnızca bir kişinin işini kaybetmesi değildir.
Adaletsizlik, toplumun tamamına verilen bir mesajdır:
“Çalışmak yetmez. Doğru yere ait olmalısın.”
Böyle bir mesajın bedelini yalnızca işsiz kalan insan ödemez.
Ülke, en yetişmiş insanlarını kaybeder.
Gençler umudunu kaybeder.
Kamu kurumları nitelikli insanlardan mahrum kalır.
Ve sonunda bunun bedelini, herhangi bir cemaatin, tarikatın veya siyasi yapının mensubu olmayan milyonlarca yurttaş öder.
OECD’nin 2025 verileri Türkiye’de 15-29 yaş grubunun yüzde 28,4’ünün ne eğitimde ne istihdamda olduğunu gösteriyor. OECD ortalaması yüzde 12,6. Bu elbette tek başına herhangi bir cemaat yapılanmasıyla açıklanabilecek bir veri değildir; ancak eğitim, istihdam ve fırsat eşitliği konusunda yaşadığımız yapısal sorunların boyutunu gösterir.
Devletin görevi vatandaşına kapı açmaktır.
O kapının anahtarı sadakat değil, liyakat olmalıdır.
Ben bunu uzaktan anlatmıyorum
Ben bu meselenin yalnızca teorisini yazmıyorum.
28 Şubat davasının ilk müdahil gazetecisiyim.
1996 yılında Diyarbakır’da gazetecilik yaparken, Kürt meselesini ve dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’ın “Dağdakiler de kardeşimizdir” yaklaşımını tartıştığımız bir televizyon programı polis tarafından basıldı. Programın ardından gözaltına alındık, yargılandık ve beraat ettik.
Fakat beraat etmeme rağmen fişlendim.
Aradan yıllar geçti.
Bu fişlemenin hayatımda bıraktığı izler devam etti.
Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde mağduriyetim kabul edildi. İstinaf mahkemesi de mağdur olduğuma karar verdi. Ardından Yargıtay 16. Ceza Dairesi sürecinde de mağduriyetim yönündeki karar kesinleşti.
Buna rağmen idari yargı sürecinde, geçmişteki fişlemelerle ilgili bambaşka bir değerlendirmeyle karşı karşıya kaldım.
Benim yaşadığım çelişki tam da Türkiye’deki hukuk ve liyakat meselesinin neden bu kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Çünkü devletin bir kurumu;
“Bu insan mağdur edilmiştir”
derken, başka bir devlet kurumu aynı geçmişi farklı değerlendirebiliyor.
Hukukun öngörülebilirliği böyle kayboluyor.
Devlete güven böyle aşınıyor.
TRT World sınavı ve ikinci fişleme
28 Şubat’tan yıllar sonra benzer bir durumla TRT’de karşılaştım.
TRT World’ün açtığı sınava yaklaşık 2500 kişi katıldı.
Ben ilk 15’e girdim.
Mülakat sonucunda bana 15. sırada olduğum söylendi.
Fakat atamam yapılmadı.
Daha sonra bu süreci yargıya taşıdım.
Benim elimde, hakkımda tutulmuş ve Cumhurbaşkanı Başdanışmanına gönderilmiş bir fişleme tutanağı da bulunuyor.
Bu nedenle burada soyut bir mağduriyet hikâyesinden söz etmiyorum.
Belgeden söz ediyorum.
Benim için mesele şudur:
Bir insan sınavda başarılı olmasına rağmen, siyasi veya ideolojik değerlendirmeler nedeniyle kamu görevine alınmıyorsa, orada liyakat ilkesi yara almış demektir.
Bir gazetecinin, öğretmenin, doktorun, mühendisin veya herhangi bir yurttaşın önündeki kapı; yeteneğine ve emeğine değil de hakkında oluşturulan siyasi, ideolojik veya örgütsel kanaate göre açılıp kapanıyorsa, yalnızca bireyin hakkı yenmiyor demektir.
Devlet kaybediyor demektir.
28 Şubat mağduriyetleri bile ayrıştırıldı mı?
Bence burada Türkiye’nin son çeyrek yüzyılının en büyük çelişkilerinden biriyle karşılaşıyoruz.
28 Şubat mağduriyetleri üzerinden yıllarca büyük bir siyasi mücadele yürütüldü.
Haklı da bir mücadeleydi.
Fişlenen, görevlerinden uzaklaştırılan, eğitim ve çalışma hakları engellenen insanların mağduriyetlerinin giderilmesi gerekiyordu.
Fakat insan ister istemez şu soruyu soruyor:
28 Şubat’ın bütün mağdurlarının mağduriyeti aynı değerde miydi?
Yoksa bazı mağduriyetler siyasi olarak daha mı kıymetliydi?
İktidar, 28 Şubat mağduriyetlerini anlatırken mağduriyet kavramını büyük bir siyasi söyleme dönüştürdü.
Fakat kendi siyasi ve örgütsel çevrelerinin dışında kalan mağdurlar söz konusu olduğunda aynı hassasiyetin gösterilmediğini düşünen insanlar var.
Ben de onlardan biriyim.
Benim yaşadığım tecrübe bana şunu düşündürdü:
Mağduriyet bile eğer siyasi aidiyete göre değerlendiriliyorsa, ortada artık yalnızca hukuk sorunu yoktur; ahlak sorunu da vardır.
Tarih bize aynı soruyu soruyor
“İslam Tarihinde İktidar-Rant Kavgaları” başlıklı yazımda da tarihe başka bir pencereden bakmaya çalışmıştım.
Çünkü tarihi yalnızca hamasi menkıbeler üzerinden okursak, insanlığın yaşadığı gerçek iktidar mücadelelerini göremeyiz.
İslam tarihinin içinde de iktidar, servet, güç, adalet ve rant mücadeleleri yaşandı.
Bu, İslam’ın suçu değildir.
İnsanların iktidar hırsıdır.
Dinin adı değişebilir.
Mezhepler değişebilir.
Cemaatler değişebilir.
Siyasi partiler değişebilir.
Ama insanın güç karşısındaki zaafı değişmez.
Bu nedenle meseleye;
“Bu cemaat iyi, şu cemaat kötü”
seviyesinde bakmak bana göre yetersizdir.
Asıl mesele şudur:
Bir dini yapı ekonomik ve siyasi güce ulaştığında, kendisini denetleyen bağımsız mekanizmalar var mı?
Devlet, o yapıyla arasına mesafe koyabiliyor mu?
Kamu kaynakları herkese eşit mi dağıtılıyor?
Kamu görevlerine girişte ölçü liyakat mi, sadakat mi?
Devletin kurumları herhangi bir cemaatin, tarikatın veya siyasi grubun nüfuz alanına dönüşebiliyor mu?
Bu soruların cevabı Türkiye’nin geleceği açısından milyarlarca liralık herhangi bir para hareketinden daha önemlidir.
100 milyar TL’nin ötesindeki soru
Bugün konuştuğumuz 100 milyar TL iddiası doğruysa, elbette bunun bütün ayrıntıları ortaya çıkarılmalıdır.
Para nereden geldi?
Kimler aktardı?
Hangi şirketler kullanıldı?
Hangi işlemler gerçekleştirildi?
Para neden yurt dışına çıkarıldı?
Vergi boyutu nedir?
Suç geliri bağlantısı var mıdır?
Kimler sorumludur?
Bütün bunlar bağımsız, şeffaf ve hukuka uygun biçimde soruşturulmalıdır.
Fakat soruşturmanın sonunda yalnızca birkaç kişinin cezalandırılmasıyla yetinilmemelidir.
Bu para trafiğinin oluşmasını mümkün kılan sistem de sorgulanmalıdır.
Çünkü mesele yalnızca para değildir.
Mesele güçtür.
Para güç üretir.
Örgütlü yapı güç üretir.
Siyasi iktidar güç üretir.
Ve bu güçler denetlenmediğinde birbirlerini beslemeye başlarlar.
İşte o zaman vatandaşın devlete eşit yurttaş olarak değil, birilerinin yanında olup olmamasına göre muamele gördüğü bir düzen ortaya çıkar.
İnanç temiz kalmalı
Ben dindar insanlarla kavga etmiyorum.
Tam tersine, dinin siyasetin ve rantın aracı haline getirilmesine karşı çıkıyorum.
Çünkü Allah’a inanmanın en büyük sınavlarından biri, gücün karşısında adaleti koruyabilmektir.
Yoksulun hakkını savunmak kolay değildir.
Güçlüye “Hayır” demek kolay değildir.
Kendi grubunun yanlışına itiraz etmek hiç kolay değildir.
Ama gerçek ahlak tam da burada başlar.
Bir insanın dindarlığını ölçmek için ne kadar para topladığına, hangi makamlara ulaştığına veya hangi siyasetçiyle yan yana durduğuna bakmak yerine, güç karşısında adaletten ne kadar vazgeçmediğine bakmak gerekir.
Çünkü din insanı özgürleştirmiyorsa, onu korkuya ve itaate mahkûm ediyorsa; inanç insanı adalete yaklaştırmıyorsa, onu güce tapınmaya sürüklüyorsa ortada ciddi bir ahlak problemi vardır.
Beş yıl sonra yine aynı yerde miyiz?
2021’de “Cemaatlerin Ruhu ve İktidarın Ahlakı” başlıklı yazıyı yazarken sorduğum sorular bugün hâlâ karşımızda duruyor.
Aradan beş yıl geçti.
Bugün önümüzde çok daha büyük rakamlar, çok daha karmaşık şirket ağları ve çok daha ağır iddialar var.
Ama temel soru değişmedi:
Din mi iktidara yön verecek, yoksa iktidar mı dini kendisine araç edecek?
Devlet mi cemaatlerden bağımsız olacak, yoksa cemaatler mi devletin içine yerleşecek?
Kamuya girmek için liyakat mi gerekecek, sadakat mi?
Yurttaş devletin sahibi mi olacak, yoksa devlet belirli grupların mülküne mi dönüşecek?
Bence Türkiye’nin önündeki asıl mesele budur.
100 milyar TL’nin hesabı elbette sorulmalıdır.
Ama bundan çok daha büyük bir hesabın da sorulması gerekir:
Bu ülkede yıllardır milyonlarca insanın emeğinden, umudundan ve hakkından kimler ne kadar kazandı?
Ve belki de en acı soru şudur:
Kendi çocuklarına daha iyi bir gelecek bırakmak için gecesini gündüzüne katan milyonlarca insan, neden hâlâ başkalarının iktidar ve rant hesaplarının bedelini ödüyor?
İnanç Allah ile kul arasındaki bağdır.
O bağı paraya, makama ve siyasi güce dönüştürmek ise başka bir şeydir.
Türkiye’nin artık bu ayrımı yapmak zorunda olduğunu düşünüyorum.
Çünkü mesele yalnızca cemaatler değildir.
Mesele devletin ahlakıdır.
Mesele adalettir.
Mesele liyakattir.
Ve en önemlisi:
Mesele, bu ülkede yaşayan her yurttaşın eşit ve onurlu bir hayat hakkıdır.
