Avrupa Parlamentosu’nun son Türkiye raporu, yalnızca Ankara’ya yönelik yeni eleştiriler içeren rutin bir belge değil. Bu rapor, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye ilişkin son yıllardaki en sert siyasi değerlendirmelerinden biri olmasının yanı sıra, yaklaşık beş yıldır giderek sertleşen uyarıların adeta bir bilançosu niteliğini de taşıyor.
Hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü, yerel demokrasi, Kürt meselesi ve dış politikaya ilişkin tespitler, Ankara-Brüksel hattındaki görüş ayrılığının artık diplomatik nezaket sınırlarını aşan bir noktaya ulaştığını gösteriyor.
Raporun en dikkat çekici bölümü hiç kuşkusuz hukuk devleti ve yargı bağımsızlığına ayrılmış.
Avrupa Parlamentosu, son yıllarda yürürlüğe giren çok sayıdaki yargı reform paketine rağmen Türkiye’de yargı bağımsızlığı konusunda ilerleme sağlanamadığını savunuyor.
Alt derece mahkemelerinin Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamamasının anayasal düzen açısından ciddi risk oluşturduğu belirtilirken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması da raporun en ağır eleştiri başlıklarından biri olarak öne çıkıyor.
Parlamentoya göre bu tablo, yalnızca bireysel hak ihlallerini değil, hukuk güvenliği ilkesini de tartışmalı hale getiriyor.
Avrupa Parlamentosu’nun eleştirileri yalnızca yargıyla sınırlı değil.
Raporda, medya çoğulculuğunun zayıfladığı, bağımsız gazeteciliğin giderek daha fazla baskı altında kaldığı, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun özellikle eleştirel yayın kuruluşlarına yönelik yaptırımlarının ifade özgürlüğü açısından kaygı verici olduğu belirtiliyor.
Uluslararası basın özgürlüğü endekslerinde Türkiye’nin gerilemesine dikkat çekilmesi de bu değerlendirmelerin dayanaklarından biri olarak gösteriliyor.
Yerel demokrasi de raporun öne çıkan başlıklarından biri.
Seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyum atanmasının demokratik temsil ilkesini zedelediği savunulurken, Avrupa Bölgeler Komitesi’nin konuya ilişkin daha önce aldığı karar da hatırlatılıyor.
Avrupa Parlamentosu, yerel yönetimlerin demokratik meşruiyetinin korunmasının, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinin geleceği açısından da önem taşıdığını vurguluyor.
Raporun dikkat çeken bölümlerinden biri de Kürt meselesine ilişkin değerlendirmeler.
Avrupa Parlamentosu, Kürt vatandaşların siyasal temsil, kültürel ve dilsel haklar ile demokratik katılım alanlarında karşı karşıya kaldıkları sorunlara dikkat çekiyor.
Daha da önemlisi, onlarca yıllık çatışmanın yol açtığı hak ihlalleriyle yüzleşilmesi ve kalıcı bir barış süreci için kurumsal mekanizmaların oluşturulması çağrısında bulunuyor.
Bu yönüyle rapor, yalnızca eleştiri getirmekle kalmıyor; aynı zamanda demokratik çözüm arayışına ilişkin öneriler de sunuyor.
Belgede cezaevlerindeki aşırı doluluk, hasta mahpusların durumu ve insan hakları ihlallerine ilişkin iddialar da geniş yer buluyor.
Bununla birlikte Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin milyonlarca sığınmacıya ev sahipliği yapmasını ve Avrupa Birliği’nin bu alandaki mali katkısını da kayda geçiriyor.
Bu durum, raporun yalnızca eleştirilerden oluşmadığını, Türkiye’nin üstlendiği bazı yükümlülükleri de teslim ettiğini gösteriyor.
Dış politika başlığı altında ise Kıbrıs, Suriye, Doğu Akdeniz, İran, Hamas ve Türkiye’nin son dönemde geliştirdiği uluslararası ilişkiler ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor.
Avrupa Parlamentosu, özellikle Kıbrıs meselesi, Suriye’nin kuzeyindeki askeri faaliyetler ve Avrupa Birliği’nin dış politika yaklaşımıyla uyumsuz gördüğü bazı tercihleri sert ifadelerle eleştiriyor.
Raporun dikkat çekici yönlerinden biri de yalnızca eleştiri sıralamakla yetinmemesi.
Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin milyonlarca sığınmacıya ev sahipliği yapmasını ve Avrupa Birliği’nin bu süreçte sağladığı mali desteği de kayıt altına alıyor.
Bu yönüyle rapor, yalnızca tek taraflı bir siyasi metin değil; Türkiye’nin üstlendiği bazı yükümlülükleri de teslim eden kapsamlı bir değerlendirme niteliği taşıyor.
Raporda dikkat çeken bir başka unsur ise Adalet Bakanı Akın Gürlek’in isminin de yaptırım çağrısı bağlamında anılması oldu.
Avrupa Parlamentosu, bazı Türk yetkilileri insan hakları ihlalleriyle ilişkilendirerek Avrupa Birliği Küresel İnsan Hakları Yaptırım Rejimi kapsamında kısıtlayıcı tedbirlerin değerlendirilmesini öneriyor.
Bu bölüm, Ankara’nın rapora en sert tepki gösterdiği başlıklardan biri oldu.
Nitekim Adalet Bakanlığı başta olmak üzere hükümet yetkilileri raporu “önyargılı” ve “gerçeklikten uzak” olarak nitelendirirken, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de Avrupa Parlamentosu’nun değerlendirmelerini Türkiye’nin egemenlik haklarına müdahale olarak yorumladı.
Bu raporu okurken ister istemez yıllar öncesine gittim.
2021 yılında Avrupa Parlamentosu Başkanı David Sassoli’ye gönderdiğim mektuba verdiği yanıt hâlâ arşivimde duruyor. (https://www.reinanews.com/yazarlar/avrupa-parlamentosu-bsk-sassalol-i-den-mektubuma-cevap-ab-turkiye-iliskilerinin-tarihi-bir-dusuk-noktaya-ulasti/avrupa-parlamentosu-bsk-sassalol-i-den-mektubuma-cevap-ab-turkiye-iliskilerinin-tarihi-bir-dusuk-noktaya-ulasti/55054)
Sassoli o mektubunda, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin “tarihi bir düşük noktaya ulaştığını” ifade ediyor; demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel haklar alanında ilerleme sağlanmadan ilişkilerin eski seviyesine taşınmasının mümkün görünmediğini vurguluyordu.
Aradan geçen yıllarda değişen yalnızca takvim oldu.
Avrupa Parlamentosu’nun bugün yayımladığı rapor, o gün diplomatik dille ifade edilen kaygıların artık çok daha sert bir üslupla yeniden dile getirildiğini gösteriyor.
Tam da bu nedenle raporun yayımlandığı günlerde kamuoyunda tartışma yaratan bazı soruşturma ve tutuklamalar da ister istemez bu tartışmaların parçası hâline geliyor.
Bunlardan biri de uzun yıllardır çevre alanındaki çalışmalarıyla tanınan, yaşlı ve bakıma muhtaç anne-babasının bakımını üstlenen Didem Genç’in tutuklanması oldu.
Hakkındaki hukuki süreç devam ederken yaşanan bu gelişme, yalnızca bireysel bir dosya olarak değil, tutuklama tedbirinin uygulanması ve yargı pratiği bakımından da kamuoyunda tartışılmaya devam ediyor.
Avrupa Parlamentosu raporunda yer alan hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı eleştirileriyle birlikte düşünüldüğünde, bu ve benzeri örnekler ister istemez daha geniş bir çerçevede değerlendiriliyor.
Avrupa Parlamentosu’nun bu raporu Türkiye açısından bağlayıcı bir belge olmayabilir.
Ancak görmezden gelinebilecek bir metin de değildir.
Çünkü bu rapor, Brüksel’in Ankara’ya ilk kez söylediği sözleri değil; yıllardır farklı cümlelerle tekrar ettiği uyarıları içeriyor.
Asıl tartışılması gereken ise Avrupa Parlamentosu’nun ne söylediğinden çok, Türkiye’nin bu eleştirileri hangi ölçüde dikkate alacağıdır.
Zira hukuk devleti, demokrasi ve temel haklar yalnızca Avrupa Birliği’nin üyelik kriterleri değil, aynı zamanda toplumun huzuru, adalet duygusu ve ortak geleceği açısından da vazgeçilmez değerlerdir.
Bugün Avrupa Parlamentosu’nun raporunda satır satır okuduğumuz tartışmaların gerçek karşılığı ise Brüksel’in koridorlarında değil; Türkiye’de mahkeme salonlarında, belediyelerde, üniversitelerde, haber merkezlerinde ve milyonlarca vatandaşın günlük yaşamında karşılık buluyor.
Belki de bu nedenle, raporu yalnızca Avrupa’nın Türkiye’ye bakışı olarak değil, Türkiye’nin kendi geleceğine dair önemli bir aynalardan biri olarak okumakta yarar var diye düşünüyorum.
