HALKWEBYazarlarÜÇÜNCÜ YOL: MALAZGİRT’TEN DEMOKRASİYE

ÜÇÜNCÜ YOL: MALAZGİRT’TEN DEMOKRASİYE

 

Türk-Kürt tarihsel ortaklığının yeni çağı ve Anadolu-Mezopotamya havzasının geleceği

 

Türkler ve Kürtler tarih boyunca iki kez büyük bir tarihsel ortaklığın içinde buluştular. Üçüncüsü şimdi kurulmak zorunda.

İlki Malazgirt’ti: Bir coğrafyanın kaderi değişti.

İkincisi Birinci Dünya Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluş süreciydi: Ortak bir tarihsel kader yeniden şekillendi.

Fakat üçüncü aşama henüz gerçekleşmedi:

Demokratik ortaklık.

Çünkü tarih bize coğrafya kazandırdı, devlet kazandırdı, ortak kader kazandırdı; fakat henüz birbirimizin özgürlüğünü güvence altına alacak demokratik bir siyasal kültür kazandırmadı.

Üçüncü yol tam da budur.

Tarih yalnızca geçmişte yaşananların toplamı değildir. Bazen geçmiş, geleceğin hangi kapıdan geçeceğini gösteren bir hafızadır. Türkler ile Kürtlerin tarihine bugün böyle bakmak gerekiyor.

Bu iki halkın ilişkisini yalnızca çatışmalar, isyanlar, devletler ve kimlik mücadeleleri üzerinden okumak, bin yıllık ortak tarihin en önemli damarını görmemektir. Türkler ve Kürtler bu coğrafyada yalnızca aynı tarihe tanıklık etmediler; birbirlerinin tarihsel kaderini de şekillendirdiler.

Malazgirt bu ortak tarihin en güçlü sembollerinden biridir.

1071’i yalnızca Türklerin Anadolu’ya giriş tarihi olarak okumak, tarihin çok katmanlı gerçekliğini tek bir kimliğe indirgemektir. Malazgirt, Anadolu’nun yeni bir tarihsel döneme girdiği büyük kırılmadır. Bu dönemin içinde Kürtler ve Türkler farklı siyasal ve kültürel biçimlerle, kimi zaman yan yana, kimi zaman çatışarak, fakat sürekli birbirlerini etkileyerek yeni bir tarihsel coğrafyanın oluşumuna katıldılar.

Sonra Birinci Dünya Savaşı geldi.

İmparatorluk çöktü, sınırlar parçalandı, halklar yeni siyasal düzenlerin içine dağıldı. Kürtler ve Türkler bir kez daha aynı tarihsel fırtınanın içinde kaldılar. Bu kez mesele yalnızca bir coğrafyanın savunulması değil, çöken bir dünyanın ardından yeni bir siyasal düzen kurulmasıydı.

Cumhuriyet bu büyük kırılmanın ardından doğdu.

Fakat burada tarihin en büyük paradokslarından biri ortaya çıktı:

Birlikte kader kuran halklar, birlikte demokrasi kuramadılar.

Cumhuriyet yeni bir devlet kurdu; fakat bu devletin demokratik anlamı, toplumun bütün farklılıklarını eşit ve özgür yurttaşlık temelinde buluşturacak kadar genişleyemedi.

Bugün Türkiye’nin önündeki tarihsel mesele tam da burada başlıyor.

Artık soru yalnızca geçmişte ne yaşandığı değildir.

Asıl soru, geçmişin ortaklığını geleceğin demokratik ortaklığına dönüştürüp dönüştüremeyeceğimizdir.

Bunun için Kürt meselesini yalnızca bir kimlik meselesi veya bir devlet sorunu olarak görmek yetersizdir. Onu, bütün toplumun demokratikleşmesini zorunlu kılan tarihsel bir eşik olarak okumak gerekiyor.

Bu bakış açısı soruyu da değiştirir:

“Kim kazanacak?” yerine:

“Birlikte nasıl özgürleşeceğiz?”

Gerçek tarihsel ortaklık, iki tarafın birbirine benzemesiyle kurulmaz. Tam tersine, farklılıkların özgürce yaşayabilmesiyle kurulur.

Türk’ün Kürt’ün özgürlüğünü kendi varlığına tehdit olarak görmediği; Kürt’ün de Türk’ün varlığını kendi özgürlüğünün önünde engel olarak kabul etmediği bir siyasal kültür oluştuğunda, yalnızca bir sorun çözülmüş olmayacaktır.

Türkiye’nin siyasal aklı değişecektir.

Çünkü demokrasi yalnızca sandık değildir.

Demokrasi, başkasının özgürlüğünü kendi özgürlüğünün koşulu olarak görebilmektir.

İşte entelektüel demokrasi burada başlar.

Bir insanın kendi kimliğini savunurken başkasının kimliğine hayat hakkı tanıması; bir halkın kendi özgürlüğünü isterken başka bir halkın özgürlüğünü de güvence altına alması; çoğunluğun gücünü azınlığın üzerinde kullanmak yerine onun haklarını koruması…

Bunlar yalnızca hukuki düzenlemeler değildir.

Bunlar bir demokratik kişilik meselesidir.

Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni yasalar değil, yeni bir siyasal zihniyettir.

Tam da bu nedenle Kürtlerin özgürlük arayışı ile Türklerin demokrasi arayışını birbirinin karşısına koymak tarihsel bir yanılgıdır.

Biri diğerinin karşıtı olmak zorunda değildir.

Tam tersine, ikisi aynı demokratik dönüşümün iki farklı damarına dönüşebilir.

Kürt özgürlüğü Türkiye’nin bölünmesi olarak değil, Türkiye’nin demokratikleşmesinin derinleşmesi olarak okunabilir.

Türklerin demokratikleşmesi de Kürtlerin kaybı olarak değil, ortak yaşamın güvencesi olarak görülebilir.

İşte burada Türkiye’nin sınırlarını aşan bir ihtimal ortaya çıkar.

Anadolu ile Mezopotamya arasındaki bu tarihsel havza, binlerce yıldır halkların, kültürlerin, inançların ve uygarlıkların kesişme alanıdır. Bu coğrafyanın geleceği yalnızca Türkiye’nin geleceği değildir.

Türkler ile Kürtlerin demokratik bir ortaklık kurabilmesi, bölgenin bütün halklarına başka bir siyasal ihtimal gösterebilir:

Farklılıkları yok etmeden birlikte yaşamak.

Belki de Ortadoğu’nun asıl ihtiyacı yeni sınırlar değil, yeni bir siyasal kültürdür.

Yeni devletlerden önce yeni bir toplum anlayışıdır.

Yeni iktidarlardan önce yeni bir insan ilişkisidir.

Bu nedenle Anadolu-Mezopotamya havzasının gelecekteki Rönesansı, başka uygarlıkları taklit etmekten değil, kendi tarihsel farklılıklarını demokrasiyle buluşturmaktan geçebilir.

Rönesans burada yalnızca sanatın, bilimin veya düşüncenin yeniden doğuşu değildir.

İnsanın birbirini yeniden tanımasıdır.

Türk ile Kürt birbirini geçmişin korkularıyla değil, geleceğin ortaklığıyla görmeye başladığında yeni bir tarihsel eşik aşılmış olacaktır.

Belki de yüzyıllık tartışmanın en büyük yanılgısı, iki halkın geleceğini birbirinin karşısına koymaktır.

Oysa tarih başka bir ihtimali gösteriyor:

Kürtlerin özgürlüğü Türklerin özgürlüğünü küçültmek zorunda değildir. Türklerin demokrasisi Kürtlerin özgürlüğünü sınırlamak zorunda değildir. İkisi aynı demokratik zeminde birbirini büyütebilir.

Malazgirt coğrafyanın tarihini değiştirdi.

Birinci Dünya Savaşı ortak kaderi yeniden görünür kıldı.

Cumhuriyet yeni bir devlet kurdu.

Şimdi sıra, bu tarihsel mirası demokratik bir topluma dönüştürmektedir.

Bu gerçekleşirse Türkiye yalnızca kendi içindeki tarihsel bir düğümü çözmüş olmayacak; kendi tarihinin anlamını da değiştirecektir.

Çünkü bin yıl önce aynı coğrafyada buluşan iki halk, bin yıl sonra aynı geleceği demokratik biçimde kurmayı başarabilirse, bu artık yalnızca bir siyasal uzlaşma değildir.

Bu, tarihsel bir sıçramadır.

Ve belki de Anadolu-Mezopotamya havzasının dünyaya söyleyeceği en güçlü söz şudur:

İnsanlar aynı olmak zorunda değildir; birlikte özgür olmak zorundadır.

Böyle bir anlayış yerleştiğinde siyaset de değişir.

İktidarın merkezileştiği değil, toplumun güçlendiği;

kimliğin dayatıldığı değil, özgürleştiği;

çoğunluğun hükmettiği değil, farklılıkların birlikte karar verdiği;

korkunun değil güvenin;

zorun değil demokratik iradenin belirlediği bir siyasal kültür ortaya çıkar.

Ve belki yüz yıl sonra bu coğrafyanın çocukları bizim dönemimize baktıklarında, Türklerin ve Kürtlerin birbirlerini yenmeye çalıştıkları yılları değil, birbirlerinin özgürlüğünü kendi özgürlüklerinin teminatı olarak gördükleri günü hatırlayacaklar.

O gün Malazgirt’in açtığı coğrafya, Cumhuriyet’in kurduğu devlet ve demokrasinin kuracağı toplum aynı tarihsel çizgide buluşacaktır.

Belki de Anadolu-Mezopotamya havzası ilk kez dünyaya şunu söyleyecektir:

İnsanları aynılaştırmadan da bir arada yaşamak mümkündür.

İşte üçüncü yol budur.

Ve tarih, belki de ilk kez bu coğrafyada başka türlü yazılacaktır:

Tarih bu kez fetihle değil, özgürlükle; zorla değil, demokrasiyle kazanılacaktır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI