Türkiye’nin en büyük siyasal yanılgılarından biri, Erdoğan’ın gücünü yalnızca Erdoğan’dan ibaret sanmaktır.
Hayır!
Bir iktidarı yıllarca ayakta tutan yalnızca iktidarın becerisi değildir.
Karşısındaki muhalefetin beceriksizliği de en az onun kadar belirleyicidir.
Hatta bazı dönemlerde bir iktidarın en büyük şansı, karşısındaki muhalefettir.
Çünkü kötü bir iktidarın karşısında kötü bir muhalefet varsa, seçmenin önünde gerçek bir tercih kalmaz.
Biri ülkeyi yönetir.
Diğeri yıllardır aynı cümleyi tekrarlar:
“Bir gün biz yöneteceğiz.”
Biri örgütlenir.
Diğeri yürüyüş yapar.
Biri kaynak oluşturur.
Diğeri vatandaştan bağış ister.
Biri kadro yetiştirir.
Diğeri koltuk paylaşır.
Biri strateji kurar.
Diğeri slogan üretir.
Sonra seçim gelir.
Kaybedilir.
Ardından mikrofonlar açılır:
“Önümüzdeki seçim…”
Yeter artık!
Bu ülkenin ihtiyacı yeni bir seçim masalı değil, siyasetin kendisiyle yüzleşmesidir.
Çünkü aynı yöntemleri kullanıp her defasında farklı sonuç beklemek siyaset değildir.
Bu, siyasi tembelliktir.
Bu, başarısızlığı normalleştirmektir.
Bu, seçmenden sürekli sabır isteyerek kendi sorumluluğunu ertelemektir.
Ve en kötüsü, başarısızlığı başarı gibi pazarlamaktır.
YILLARDIR KAYBEDİYORSUNUZ, HÂLÂ BAŞARI HİKÂYESİ ANLATIYORSUNUZ!
Muhalefetin en büyük problemi yalnızca seçim kaybetmesi değildir.
Asıl problem, kaybettiğini kabul etmemesidir.
Çünkü yenilgiyi kabul etmeyen, hatasını göremez.
Hatasını göremeyen aynı hatayı tekrarlar.
Aynı hatayı tekrar eden ise her seçimden sonra başka bir bahane bulur.
Bazen ekonomik kriz suçlanır.
Bazen medya.
Bazen seçmen.
Bazen aday.
Bazen sandık.
Bazen örgüt.
Bazen “algı operasyonu”.
Bazen dış güçler.
Bazen hava şartları bile suçlanır ama nedense hiçbir zaman aynaya bakılmaz.
Ayna tutulduğunda ise hemen aynı cümle gelir:
“Şimdi birlik zamanı!”
Hayır!
Tam da şimdi hesaplaşma zamanı.
Çünkü hesaplaşmayan muhalefet, iktidarı değiştiremez.
Kendi içindeki yanlışlarla hesaplaşamayan bir yapı, ülkenin sorunlarıyla nasıl hesaplaşacak?
Kendi partisindeki liyakatsizliğe, dar kadroculuğa, dışlamaya, kişisel hesaplara, koltuk savaşlarına ses çıkaramayanların ülkeye demokrasi vaat etmesi artık inandırıcı değildir.
Demokrasi önce kendi kapınızdan içeri girecek.
Liyakat önce kendi kadronuzda başlayacak.
Şeffaflık önce kendi kasanızda görülecek.
Hesap verme kültürü önce kendi yönetiminizde uygulanacak.
Kendi evini temizleyemeyen, ülkeyi temizleyeceğini anlatmasın.
“BİR SONRAKİ SEÇİM” DİYE DİYE BİR ÖMÜR GEÇTİ!
Yıllardır aynı cümleyi dinliyoruz:
“Bir sonraki seçimde…”
Sanki seçim kazanmak piyango bileti.
Sanki başarı kendiliğinden gelecek.
Sanki sandık günü milyonlarca insan uyanacak ve bütün sorunlar bir anda çözülecek.
Hayır!
Siyaset böyle yapılmaz.
Seçimden altı ay önce ortaya çıkıp vatandaştan oy istemek siyaset değildir.
Siyaset; yıllarca örgütlenmektir.
Mahallede olmaktır.
Sokakta olmaktır.
Fabrikada olmaktır.
Pazarda olmaktır.
Üniversitede olmaktır.
Emeklinin yanında olmaktır.
İşçinin yanında olmaktır.
Esnafın derdini seçimden seçime değil, geçimden geçime dinlemektir.
Siyaset; insanlara yalnızca seçim zamanı dokunmak değil, hayatın her günü onların yanında olmaktır.
Siyaset; seçmeni afişteki kalabalık değil, karar mekanizmasının öznesi hâline getirmektir.
Ama siz ne yaptınız?
Milyonlarca seçmeni sandık günü hatırladınız.
Sonra seçimden seçime umut pazarladınız.
Seçmeni sürekli sabra çağırdınız.
Sabır da bir yere kadar!
İnsanların cebinde para kalmadı.
Ev kiraları yükseldi.
Emekli geçinemiyor.
Gençler gelecek göremiyor.
İşçi borç içinde.
Esnaf ayakta kalmaya çalışıyor.
Ama siyasetçinin cevabı hâlâ:
“Bir sonraki seçim.”
Kusura bakmayın.
İnsanların hayatı sizin seçim takviminizi beklemiyor.
SANDIĞA GÜVENİP SANDIĞI KORUMAYANLAR!
Demokrasiyi yalnızca sandıktan ibaret sanmak, siyasetin en büyük saflıklarından biridir.
Sandık önemlidir.
Ama sandığı koruyacak irade yoksa sandık tek başına hiçbir şey ifade etmez.
Oy kullanmak başka şeydir.
Oyuna sahip çıkmak başka.
Örgütlenmek başka.
Sandık güvenliği başka.
Seçim gecesi sonuçları takip etmek başka.
Seçimden sonra seçmenin iradesini savunmak başka.
Türkiye bunların hepsini tartıştı.
Mühürsüz oy tartışmalarını da gördü.
Seçim gecesi yaşanan tartışmaları da gördü.
Sonuçlara ilişkin itirazları da gördü.
Peki ders çıkarıldı mı?
Yoksa yine aynı yöntemle devam mı edildi?
Eğer yıllarca aynı sorunları yaşayıp hâlâ aynı yöntemlerle siyaset yapıyorsanız, kusura bakmayın ama burada artık kaderden değil, siyasi akıl eksikliğinden söz etmek gerekir.
Sandığa güvenmek yetmez.
Sandığı koruyacak örgütü kuracaksınız.
Seçmenin oyuna sahip çıkmasını beklemek yetmez.
Önce siz kendi seçmeninize sahip çıkacaksınız.
“BİZE KİM SAHİP ÇIKACAK?” DEMEDEN ÖNCE ŞUNU SORUN: SİZ KİME SAHİP ÇIKTINIZ?
Bugün bazı muhalif çevrelerde büyük bir mağduriyet dili var.
Belediyeler el değiştiriyor.
Kadro kaybediliyor.
Siyasi alan daralıyor.
Ve herkes dayanışma bekliyor.
İyi de…
Siz bugüne kadar kimin yanında durdunuz?
Kendi içinizde farklı düşünenlere ne yaptınız?
Eleştirenlere ne yaptınız?
Koltuk yarışında kaybedenlere ne yaptınız?
Parti yönetimlerine itiraz edenlere ne yaptınız?
Siyaseti birkaç kişinin çevresinde şekillendirdiğinizde bunun bedelini toplum ödemedi mi?
İnsanları yıllarca siyasetin dışına itip sonra işler tersine döndüğünde:
“Neden bizim yanımızda değilsiniz?”
diye sormak siyasi hafızasızlıktır.
Dayanışma isteyen önce dayanışmayı öğrenir.
Siz kendi içinizde muhalefete tahammül edemiyorsanız, ülkeye muhalefet hakkını nasıl vaat edeceksiniz?
Kendi arkadaşınızı susturuyorsanız, yarın iktidarın susturduğu insanın yanında nasıl duracaksınız?
Kendi örgütünüzde eleştiriyi ihanet sayıyorsanız, demokrasiden söz etmeye hangi yüzle devam edeceksiniz?
Siyasette mağduriyet tek başına masumiyet belgesi değildir.
KIRLANGIÇ SALLAYARAK İKTİDAR DEĞİŞMEZ!
Sloganla siyaset yapılmaz.
Yürüyüşle iktidar değişmez.
Kamera önünde kalabalık görüntüsü vermekle örgüt kurulmaz.
Bir meydanı doldurmak elbette önemlidir.
Ama meydandan çıktıktan sonra ne yaptığınız daha önemlidir.
Ertesi gün kaç kişiyi örgütlediniz?
Kaç yeni üye kazandınız?
Kaç mahallede örgüt kurdunuz?
Kaç işçinin sorununa dokundunuz?
Kaç emeklinin yanında oldunuz?
Kaç genç insanı siyasete kazandırdınız?
Kaç bağımsız medya kanalı oluşturdunuz?
Kaç sandık görevlisi yetiştirdiniz?
Kaç seçim bölgesinde gerçekten hazırlık yaptınız?
Bunların cevabı yoksa kusura bakmayın:
O yürüyüş siyaset değil, görüntüdür.
Birileri kırlangıç sallayacak.
Birkaç slogan atacak.
Omuz omuza yürüyecek.
Kamera görüntüleri paylaşılacak.
Sonra ertesi gün iktidarın değişmesini bekleyecek.
Bu kadar kolay mı?
Değil.
Hiçbir iktidar yalnızca sloganla devrilmez.
İktidar, örgütlü siyasetle değişir.
Stratejiyle değişir.
Kadro ile değişir.
Kaynakla değişir.
Sandık güvenliğiyle değişir.
Sahada yıllarca verilen emekle değişir.
ERDOĞAN’I ELEŞTİRMEK KOLAY, ERDOĞAN’IN SİYASETİNİ ÇÖZMEK ZOR!
Yıllardır Erdoğan’ın ne kadar kötü olduğunu anlatıyorsunuz.
Peki Erdoğan’ın neden kazandığını gerçekten çözdünüz mü?
Seçmen davranışını çözdünüz mü?
Teşkilat yapısını çözdünüz mü?
Medya düzenini çözdünüz mü?
Sermaye ilişkilerini çözdünüz mü?
Devlet mekanizmasıyla siyasi mekanizma arasındaki ilişkiyi çözdünüz mü?
Muhafazakâr seçmenin psikolojisini çözdünüz mü?
Anadolu’nun siyasi reflekslerini çözdünüz mü?
Sadece Erdoğan’a kızarak Erdoğan’ı yenemezsiniz.
Bir siyasi lideri yenmek istiyorsanız, önce neden başarılı olduğunu anlamak zorundasınız.
Ama bazıları hâlâ Erdoğan’ı lunapark aynasında görüyor.
Kendilerini de…
Biri kendisini olduğundan büyük görüyor.
Diğeri karşısındakini olduğundan küçük.
Sonra seçim geliyor.
Gerçek hayat aynayı kırıyor.
Sandık, propaganda stüdyosu değildir.
Sandıkta slogan değil, gerçek hayat konuşur.
SİYASETİN DE PARASI VAR, BEDELİ DE!
Gelelim kimsenin konuşmak istemediği meseleye:
Para.
Siyaset para ister.
Örgüt para ister.
Seçim para ister.
Medya para ister.
Büro para ister.
Araç para ister.
Reklam para ister.
Sandık organizasyonu para ister.
Saha çalışması para ister.
Ama nedense siyasetçiler vatandaşa:
“Bağış yapın.”
diyor.
Peki siyasetçi ne kadar veriyor?
Milletvekili ne kadar veriyor?
Parti yöneticisi ne kadar veriyor?
Seçim döneminde kendi siyasi geleceğine harcadığı kadar parasını partisine yatırıyor mu?
İşte samimiyet testi burada başlıyor.
Vatandaştan fedakârlık istemek kolaydır.
Asıl mesele, siyasetçinin kendi cebinden ne kadar fedakârlık yaptığıdır.
Siyasetçi kendi cebinden taşın altına elini koymuyorsa, vatandaştan sürekli fedakârlık istemesinin adı dayanışma değil, yükü başkasına bırakmaktır.
FUTBOL KULÜBÜ BAŞKANLIĞI İLE SİYASET ARASINDAKİ SINIR NEREDE?
Türkiye’de futbol yalnızca futbol değildir.
Siyaset de yalnızca siyaset değildir.
Sermaye, medya, spor ve siyaset birbirinden tamamen kopuk alanlar değildir.
Büyük kulüplerin yönetimlerinde kimlerin bulunduğuna baktığınızda ekonomik ve siyasi güç ilişkilerinin nasıl iç içe geçtiğini görmek mümkündür.
Çünkü güç, güçle beslenir.
Birileri forma satar.
Birileri reklam verir.
Birileri tribün doldurur.
Birileri sponsorluk yapar.
Birileri yönetim kurullarında yer alır.
Birileri de bu ilişkiler ağının dışında kalıp sadece tribünden tezahürat eder.
Sonra hep birlikte aynı şeye şaşırırız:
“Bu adam nasıl bu kadar güçlendi?”
Çünkü siz tribünde bağırırken, başkaları masada pazarlık yapıyordu.
Siz sloganı izlediniz.
Onlar sistemi kurdu.
VATANDAŞTAN FEDAKÂRLIK, SERMAYEDEN SADAKAT!
Türkiye’nin en acı gerçeği budur.
Vatandaşa sürekli fedakârlık anlatılıyor.
Emekliye sabır.
İşçiye sabır.
Gençlere sabır.
Esnafa sabır.
Dar gelirliye sabır.
Peki sermayeye?
Onlara da mı sabır?
Yoksa başka bir ekonomi mi uygulanıyor?
Vatandaşın maaşı erirken “ülkenin şartları” deniliyor.
Emeklinin sofrası küçülürken “bütçe dengesi” deniliyor.
İşçinin alım gücü düşerken “enflasyonla mücadele” deniliyor.
Ama sıra büyük ekonomik çıkarların korunmasına geldiğinde bir anda bütün formüller bulunuyor.
İşte bu yüzden siyasetçinin en kolay kullandığı kelime **“fedakârlık”**tır.
Çünkü fedakârlığı kendisi yapmaz.
Vatandaş yapar.
MUHALEFETİN EN BÜYÜK SORUNU İKTİDAR DEĞİL, KENDİSİDİR!
Bunu artık açıkça söylemek gerekiyor.
Muhalefet, kendi sorunlarını çözmeden ülkenin sorunlarını çözemez.
Kendi içinde demokrasi yoksa ülkede demokrasi vaat edemez.
Kendi kadrosunda liyakat yoksa ülkede liyakat vaat edemez.
Kendi finansmanı şeffaf değilse ülkeye şeffaflık vaat edemez.
Kendi içinde hesap soramıyorsa iktidardan hesap soramaz.
Kendi seçmenini yalnızca oy deposu görüyorsa halkçılık nutku atamaz.
Ve en önemlisi:
Kendi yenilgilerinin hesabını vermeyenler, iktidarın hesabını soramaz.
Bu kadar basit.
ARTIK “UMUT” DEĞİL, HESAP SORUYORUZ!
Türkiye’nin artık yeni bir umut sloganına ihtiyacı yok.
Yeni bir afişe de…
Yeni bir yürüyüşe de…
Yeni bir seçim şarkısına da…
Yeni bir “iktidara yürüyoruz” açıklamasına da…
İnsanlar artık sonuç istiyor.
Gençler gelecek istiyor.
Emekliler insanca yaşamak istiyor.
İşçiler alın terinin karşılığını istiyor.
Esnaf ayakta kalmak istiyor.
Vatandaş adalet istiyor.
Ve en önemlisi, toplum artık siyasetçiden samimiyet istiyor.
Kim ne kadar bağış yaptı?
Kim hangi kaynakla siyaset yaptı?
Kim kimin desteğiyle yükseldi?
Kim hangi kadroyu neden tasfiye etti?
Kim hangi seçimde neden kaybetti?
Kim başarısız olduğu hâlde neden koltuğunu korudu?
Kim hangi sözünü tutmadı?
Kim halka ne vaat etti?
Ne yaptı?
Ne yapmadı?
Bunların hepsi sorulmalıdır.
Çünkü demokrasi yalnızca iktidara hesap sormak değildir.
Muhalefete de hesap sormaktır.
Hatta gerçek demokrasi biraz da budur:
Kendi tarafınızdan olana da yanlış yaptığında “yanlış” diyebilmek.
Kendi liderinize de hesap sorabilmek.
Kendi partinizin yöneticisine de “Neden?” diye sorabilmek.
Çünkü parti rozeti, hiç kimseye hesap vermeme imtiyazı vermez.
SON SÖZ: GÖLGEDE KAHRAMAN OLUNMAZ!
Artık kimse masal anlatmasın.
İktidar güçlü olabilir.
Ama muhalefetin güçsüzlüğü kader değildir.
Başarısızlık kader değildir.
Örgütsüzlük kader değildir.
Dağınıklık kader değildir.
Koltuk siyaseti kader değildir.
Siyaseti birkaç kişinin kişisel kariyer planına dönüştürmek kader değildir.
Bunların hepsi tercihtir.
Ve her tercihin bir bedeli vardır.
Yıllarca aynı hataları yapıp sonra:
“Neden kazanamıyoruz?”
diye sormanın anlamı yok.
Kazanmak istiyorsanız önce kendinizle hesaplaşacaksınız.
Seçmeni küçümsemeyeceksiniz.
İnsanları yalnızca oy deposu olarak görmeyeceksiniz.
Kendi kadronuza dokunmadan iktidara dokunamayacağınızı anlayacaksınız.
Sloganla örgüt arasındaki farkı öğreneceksiniz.
Kalabalıkla güç arasındaki farkı göreceksiniz.
Parayla siyaset arasındaki ilişkiyi konuşacaksınız.
Medyanın, sermayenin, sporun ve siyasetin birbirine nasıl bağlandığını çözeceksiniz.
Ve en önemlisi, artık seçmenden sürekli sabır istemeyi bırakacaksınız.
Çünkü bu millet yeterince sabretti.
Şimdi sıra siyasetçide.
Hesap vereceksiniz.
Önce kendi seçmeninize…
Sonra kendi örgütünüzdeki insanlara…
Sonra topluma…
Ve günün sonunda sandığa.
Çünkü sandık sadece oy verme yeri değildir.
Sandık, siyasetçinin karnesidir.
Karnesi kötü olanın bahanesi değil, hesabı olur.
Aslanın gölgesinde cesur görünmek kolaydır.
Mikrofonun arkasında kahramanlık yapmak kolaydır.
Kalabalığın içinde yumruk kaldırmak kolaydır.
Zor olan gölgeden çıkmaktır.
Zor olan güneşin altında durmaktır.
Zor olan kendi hesabını vermektir.
Ve asıl cesaret şudur:
İktidardan hesap sormadan önce kendinden hesap sorabilmek.
Artık slogan değil;
STRATEJİ.
Artık umut pazarlamak değil;
SONUÇ.
Artık mağduriyet anlatmak değil;
MÜCADELE.
Artık bahane değil;
HESAP.
Çünkü bu ülkenin kaybedecek bir seçimi daha yok.
Ve unutmayın:
İKTİDARI DEĞİŞTİRMEK İSTEYEN, ÖNCE KENDİ SİYASETİNİ DEĞİŞTİRMEK ZORUNDADIR.
