HALKWEBYazarlarCHP NEDEN KAZANAMIYOR?

CHP NEDEN KAZANAMIYOR?

Yazı Dizisi – 12 / FİNAL

CHP Kendini Değiştirmeden Türkiye’yi Değiştirebilir mi?

On bir yazı boyunca bir sorunun peşinden gittik:

CHP neden kazanamıyor?

Şimdi dönüp aynı soruyu yeniden sormanın anlamı yok.

Çünkü mesele artık kaç seçim kaybedildiği değildir.

Kaç genel başkanın değiştiği…

Kaç ittifakın kurulduğu…

Kaç kampanyanın yapıldığı…

Kaç sloganın eskidiği de değildir.

Mesele daha derindedir.

Bir siyasi parti, değiştirmek istediği düzenin alışkanlıklarını kendi içinde taşımaya devam ederek o düzeni gerçekten değiştirebilir mi?

Asıl soru budur.

İktidarın yanlışlarını görmek kolaydır.

Adaletsizliği herkes görebilir.

Yoksulluğu herkes yaşayabilir.

Liyakatsizliği herkes fark edebilir.

Baskıyı herkes hissedebilir.

Zor olan başkasının yanlışını görmek değildir.

Zor olan aynaya bakmaktır.

Kendi iktidar ilişkilerini sorgulamaktır.

Kendi ayrıcalıklarından vazgeçmektir.

Kendi yöneticilerine sınır koymaktır.

Kendi üyelerine güvenmektir.

Ve değişimi başkasından istemeden önce kendinden başlatabilmektir.

İşte CHP’nin yıllardır aşamadığı eşik tam olarak buradadır.

Türkiye değişsin istiyor.

Ama kendisini değiştirecek iradeyi kurmakta zorlanıyor.

Demokrasi istiyor.

Ama gücü paylaşmakta tereddüt ediyor.

Liyakat istiyor.

Ama siyasette yükselmenin kurallarını açık ve denetlenebilir hâle getiremiyor.

Hesap verebilirlik istiyor.

Ama başarısızlığın siyasi sonuç doğurduğu bir düzen kuramıyor.

Halkın iradesini savunuyor.

Ama kendi üyelerinin iradesine güvenmekte zorlanıyor.

Ve sonra her seçimden sonra aynı soru soruluyor:

“Nerede hata yaptık?”

Belki de hata seçimlerde değildir.

Belki de hata, seçimden seçime değişen isimlerde hiç değildir.

Belki de hata, yıllardır değiştirilmeden korunan siyaset yapma biçimindedir.

Çünkü bir siyasi parti rakibini seçemez.

İktidarın nasıl davranacağını belirleyemez.

Medya düzenini tek başına değiştiremez.

Seçim koşullarını kendi başına eşitleyemez.

Ama kendi evini değiştirebilir.

Örgütünü demokratikleştirebilir.

Üyelerine yetki verebilir.

Adaylarını hangi ölçütlerle belirlediğini açıklayabilir.

Yöneticilerini denetleyebilir.

Başarısızlıklarıyla hesaplaşabilir.

Belediyelerinde savunduğu ilkeleri uygulayabilir.

Kendi siyaset tarzını değiştirebilir.

Bunları yapmıyorsa, mesele artık yalnızca imkânsızlık değildir.

Bir siyasi tercihtir.

İşte bu yüzden CHP’nin asıl rakibi yalnızca karşısındaki iktidar değildir.

Değiştirmeyi ertelediği kendi düzenidir.

Çünkü düzenler yalnızca saraylarda kurulmaz.

Genel merkezlerde de kurulur.

Yalnızca devlet kurumlarında oluşmaz.

Parti örgütlerinde de oluşur.

Yalnızca iktidar sahiplerini korumaz.

Muhalefetin küçük iktidarlarını da korur.

Her düzen kendi ayrıcalıklarını üretir.

Kendi sessizliklerini…

Kendi sadakat ilişkilerini…

Kendi dokunulmazlarını…

Kendi yasak sorularını…

Kendi “şimdi sırası değil”lerini…

Ve bir süre sonra değişim isteyenler, farkında olmadan değiştirmek istedikleri düzenin dilini konuşmaya başlar.

İşte tehlike budur.

Çünkü bir siyasi parti, karşı çıktığı siyaset anlayışını kendi içinde yeniden üretmeye başladığında yalnızca seçim kaybetmez.

İnandırıcılığını kaybeder.

Ahlaki üstünlüğünü kaybeder.

Değişim iddiasını kaybeder.

Ve sonunda toplum şu soruyu sormaya başlar:

“Siz geldiğinizde ne değişecek?”

Bu sorunun cevabı hiçbir seçim bildirgesinde bulunmaz.

Cevap, partinin kendi hayatındadır.

Üyesine nasıl davrandığında…

Eleştirene nasıl baktığında…

Adayını nasıl belirlediğinde…

Yöneticisini nasıl denetlediğinde…

Başarısızlıkla nasıl hesaplaştığında…

İktidar olduğu belediyeleri nasıl yönettiğinde…

Ve kendi gücünü sınırlandırmaya razı olup olmadığında…

Çünkü bir siyasi parti ülkeyi nasıl yöneteceğini, iktidara gelmeden önce gösterir.

Demokrasi, muhalefette savunulan bir slogan değildir.

İktidar olduğunuz yerde kendi gücünüzü sınırlayabilme iradesidir.

Liyakat, rakibinizin yanlış atamalarını eleştirmek değildir.

Kendi yakınınızı hak etmediği makama getirmemektir.

Şeffaflık, başkasından belge istemek değildir.

Kendi kararlarınızı denetime açmaktır.

Hesap verebilirlik, iktidardan istifa istemek değildir.

Başarısız olduğunuzda koltuğunuzdan kalkabilmektir.

Sosyal demokrasi, kürsülerde emekten söz etmek değildir.

İşçi karşınıza dikildiğinde onun hakkını kendi iktidarınıza rağmen savunabilmektir.

İşte bütün mesele burada düğümlenmektedir.

CHP Türkiye’yi değiştirmek istiyorsa, önce iktidar anlayışını değiştirmek zorundadır.

Çünkü Türkiye’nin sorunu yalnızca yanlış insanların iktidarda olması değildir.

Sorun, gücün denetlenememesidir.

Yetkinin merkezileşmesidir.

Kişilerin kurumlardan güçlü hâle gelmesidir.

Sadakatin liyakatin önüne geçmesidir.

Eleştirinin düşmanlık sayılmasıdır.

Başarısızlığın bedelinin olmamasıdır.

Yurttaşın karar süreçlerinden uzaklaştırılmasıdır.

Ve bunların hepsini ülke için eleştirip kendi içinde normalleştiren hiçbir siyasi hareket, gerçek bir değişim hareketi olamaz.

Bu nedenle CHP’nin ihtiyacı yeni bir kurtarıcı değildir.

Yeni bir genel başkan…

Yeni bir cumhurbaşkanı adayı…

Yeni bir ittifak formülü…

Yeni bir slogan…

Hiçbiri tek başına çözüm değildir.

Çünkü kurtarıcı bekleyen kurumlar güçlenmez.

Bir kişiye umut bağlayan örgütler demokratikleşmez.

Her yenilgiden sonra yeni bir kahraman arayan siyasi hareketler kendi sorunlarıyla yüzleşemez.

CHP’nin ihtiyacı kahramanlar değil, kurallardır.

Güçlü kişiler değil, güçlü kurumlardır.

İtaat eden üyeler değil, soru soran yurttaşlardır.

Alkışlayan örgütler değil, yöneticilerini denetleyen örgütlerdir.

Sadakat ilişkileri değil, liyakatin ve emeğin karşılığını bulduğu açık mekanizmalardır.

Çünkü demokrasi, iyi insanların iktidara gelmesini beklemek değildir.

Kim iktidara gelirse gelsin, sınırsızlaşamayacağı kurumlar kurmaktır.

Ve sosyal demokrasi yalnızca iktidarı almak değildir.

İktidarın nasıl kullanılacağını değiştirmektir.

Şimdi CHP’nin önünde iki yol vardır.

Birinci yol tanıdıktır.

Kolaydır.

Konforludur.

Bir sonraki seçimi beklemek.

Yeni adayları konuşmak.

Yeni ittifaklar kurmak.

Yeni sloganlar üretmek.

Meydanları doldurmak.

Anketleri takip etmek.

Seçim gecesi umut etmek.

Sonuç alınamazsa yeniden suçlu aramak.

Yeniden kamplaşmak.

Yeniden bölünmek.

Ve birkaç yıl sonra aynı soruyu yeniden sormak:

“CHP neden kazanamıyor?”

İkinci yol daha zordur.

Çünkü o yol başkalarını değiştirmekle başlamaz.

Kendini değiştirmekle başlar.

Üyeye güvenmekle.

Gücü paylaşmakla.

Yetkiyi sınırlamakla.

Yöneticileri denetlemekle.

Başarısızlıktan hesap sormakla.

Eleştirene düşman muamelesi yapmamakla.

Kendi küçük iktidarlarından vazgeçmekle.

Siyasette yükselmenin kapısını güç merkezlerine değil, halka açmakla.

Ve iktidar olmak uğruna her şeye benzemek yerine, neden iktidar olmak istediğini yeniden hatırlamakla.

Bu yol zordur.

Çünkü gerçek değişim alkış istemez.

Bedel ister.

Ayrıcalıklardan vazgeçmeyi ister.

Koltuğu paylaşmayı ister.

Yetkiyi devretmeyi ister.

Hesap vermeyi ister.

Kaybetme ihtimalini kabul etmeyi ister.

Ve gerektiğinde kendi arkadaşına, kendi yöneticine, kendi belediye başkanına, kendi genel başkanına:

“Yanlış yapıyorsun.”

diyebilmeyi ister.

Demokratik siyaset tam olarak burada başlar.

Rakibine karşı cesur olmak kolaydır.

Asıl cesaret, kendi mahallende yalnız kalmayı göze alabilmektir.

Rakibinden hesap sormak kolaydır.

Asıl ahlak, kendi iktidarından hesap sorabilmektir.

Başkasının düzenine karşı çıkmak kolaydır.

Asıl değişim, kendi düzenini değiştirebilmektir.

Ve şimdi bu yazı dizisinin sonunda CHP’nin önünde duran gerçek soru şudur:

Bir sonraki seçimi kazanabilecek mi?

Asıl soru bu değildir.

Bundan daha önemli bir soru vardır:

Kazanırsa neyi değiştirecek?

Daha da önemlisi:

Kendi içinde değiştirmeye cesaret edemediği şeyleri Türkiye’de nasıl değiştirecek?

Çünkü bir iktidarı başka bir iktidarla değiştirmek, tek başına değişim değildir.

Eğer siyaset yapma biçimi değişmiyorsa…

Güç yine merkezileşiyorsa…

Kişiler yine kurumlardan güçlü oluyorsa…

Sadakat yine liyakatin önüne geçiyorsa…

Eleştirenler yine düşmanlaştırılıyorsa…

Başarısızlığın yine hesabı sorulmuyorsa…

Değişen yalnızca isimlerdir.

Türkiye’nin ise yeni isimlere değil, yeni bir siyasal düzene ihtiyacı vardır.

Daha fazla lidere değil, daha güçlü yurttaşlara…

Daha fazla kurtarıcıya değil, daha güçlü kurumlara…

Daha fazla sadakate değil, daha fazla özgürlüğe…

Daha fazla merkeziyetçiliğe değil, daha fazla katılıma…

Daha fazla propagandaya değil, daha fazla hesap verebilirliğe…

Daha fazla “bizden olan”a değil, daha fazla adalete…

CHP bu değişimin öncüsü olabilir.

Ama bunun bir şartı vardır.

Değişimi başkasından beklemeyecek.

Kendisinden başlayacak.

Üyesine güvenecek.

Örgütüne yetki verecek.

Yöneticilerini denetleyecek.

Başarısızlıktan hesap soracak.

Liyakati kişisel sadakatin önüne koyacak.

Eleştiriden korkmayacak.

Belediyelerinde savunduğu ilkeleri uygulayacak.

Emeğin yanında yalnızca konuşurken değil, karar verirken de duracak.

Toplumun karşısına yalnızca iktidarın yanlışlarıyla değil, nasıl bir ülke kuracağını anlatan açık bir siyasal programla çıkacak.

Ve en önemlisi…

İktidarı ele geçirmek için değil, iktidarın kullanım biçimini değiştirmek için mücadele edecek.

Çünkü Türkiye’nin sorunu yalnızca kimin yönettiği değildir.

Nasıl yönetildiğidir.

Kimin karar verdiğidir.

Kimin hesap verdiğidir.

Kimin zenginleştiğidir.

Kimin yoksullaştığıdır.

Kimin konuştuğudur.

Kimin susturulduğudur.

Kimin yükseldiğidir.

Kimin dışarıda bırakıldığıdır.

Ve siyaset bütün bunları değiştirmiyorsa, yalnızca yöneticileri değiştirir.

Şimdi yeniden soralım:

CHP neden kazanamıyor?

Belki de artık bu soru eskimiştir.

Çünkü asıl mesele seçim kazanmak değildir.

Asıl mesele, kazandığınızda neyi değiştireceğinizdir.

Bir siyasi hareket kendi düzenini değiştirmeye cesaret edemiyorsa, ülkenin düzenini değiştiremez.

Kendi üyelerine güvenmiyorsa, halktan güven isteyemez.

Kendi iktidarını sınırlandıramıyorsa, demokratik bir iktidar kuramaz.

Kendi yanlışlarıyla hesaplaşamıyorsa, Türkiye’nin yanlışlarıyla hesaplaşamaz.

Bu yüzden CHP’nin önündeki son sınav sandıkta değildir.

Genel merkez koridorlarında da değildir.

Bir sonraki kurultayda hiç değildir.

CHP’nin önündeki son sınav aynanın karşısındadır.

O aynada rakibi yoktur.

İktidar yoktur.

Medya yoktur.

Seçim sistemi yoktur.

Mazeret yoktur.

Yalnızca CHP vardır.

Ve tek bir soru:

Değişmeye cesaretin var mı?

Çünkü Türkiye’yi değiştirmek isteyenler önce kendi iktidarlarıyla hesaplaşmayı göze almak zorundadır.

Kendi ayrıcalıklarından vazgeçmeden eşitlik kurulmaz.

Kendi gücünü sınırlamadan demokrasi kurulmaz.

Kendi yanlışına susarak adalet savunulmaz.

Kendi evini değiştirmeden bir ülke değiştirilemez.

Ve on iki yazının sonunda söylenmesi gereken son söz budur:

CHP değişirse seçim kazanabilir.

Ama yalnızca seçim kazanmak için değişirse, Türkiye’yi değiştiremez.

Türkiye’yi değiştirmek için değişirse…

O zaman mesele bir seçim kazanmaktan çıkar.

Bir parti kazanmaz yalnızca.

Bir toplum siyasete yeniden inanır.

Yurttaş yeniden söz sahibi olur.

Demokrasi sandıktan çıkar, hayatın içine girer.

İktidar, ele geçirilen bir makam olmaktan çıkar.

Halk adına kullanılan, halk tarafından denetlenen ve gerektiğinde halk tarafından geri alınabilen bir yetkiye dönüşür.

İşte o zaman CHP yalnızca iktidara gelmiş olmaz.

İktidarın anlamını değiştirmiş olur.

Ve bir siyasi partinin kazanabileceği en büyük seçim de budur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI