HALKWEBYazarlarCHP NEDEN KAZANAMIYOR?

CHP NEDEN KAZANAMIYOR?

Yazı Dizisi – 9

CHP Kiminle Konuşuyor?

Bir siyasi partinin gücü, yalnızca kendisine oy verenlerin sayısıyla ölçülmez.

Kendisine oy vermeyenlerle kurabildiği ilişkiyle de ölçülür.

Çünkü siyaset, zaten size inanan insanlara kendinizi tekrar tekrar anlatma işi değildir.

Sizi dinlemeyenlere ulaşabilmektir.

Size güvenmeyenlerin neden güvenmediğini anlayabilmektir.

Size oy vermeyenlerin hayatına, kaygılarına ve beklentilerine temas edebilmektir.

İşte bu nedenle CHP hakkında sorulması gereken en önemli sorulardan biri şudur:

CHP kiminle konuşuyor?

Kendi seçmeniyle mi?

Kararsızlarla mı?

İşçilerle mi?

Emeklilerle mi?

Gençlerle mi?

Kadınlarla mı?

Çiftçilerle mi?

Esnafla mı?

Yoksullarla mı?

Muhafazakârlarla mı?

Kürt seçmenlerle mi?

Milliyetçi seçmenlerle mi?

Yoksa giderek siyasetten uzaklaşan, hiçbir partiye güvenmeyen milyonlarla mı?

Bu soruya verilecek cevap, bir siyasi partinin yalnızca seçim stratejisini değil, toplum anlayışını da gösterir.

Çünkü siyaset konuşmakla başlar.

Ama dinlemekle büyür.

Türkiye uzun yıllardır ekonomik, toplumsal ve kültürel olarak büyük bir değişim yaşıyor.

Kentler büyüyor.

Köyler boşalıyor.

Çalışma hayatı değişiyor.

Güvencesiz çalışan milyonlar ortaya çıkıyor.

Gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyor.

Kadınlar hayatın her alanında daha fazla eşitlik talep ediyor.

Emekliler geçim mücadelesi veriyor.

Çiftçiler üretimden uzaklaşıyor.

Küçük esnaf ayakta kalmaya çalışıyor.

Toplumun önemli bir bölümü kendisini siyasetin dışında hissediyor.

Peki CHP, değişen bu toplumsal yapıyı ne kadar anlayabiliyor?

Sosyal demokrat bir parti için bu soru hayati önemdedir.

Çünkü sosyal demokrasi yalnızca seçim dönemlerinde yoksullardan söz etmek değildir.

Emekçilerin hayatında örgütlenmektir.

İşyerlerinde…

Mahallelerde…

Üniversitelerde…

Fabrikalarda…

Pazarlarda…

Köylerde…

Kooperatiflerde…

Sendikalarda…

Toplumun gündelik hayatının yaşandığı her yerde var olabilmektir.

Sosyal demokrat siyaset, topluma uzaktan bakarak yapılamaz.

Toplumun içinde yaşamak gerekir.

İnsanların hayatına dokunmadan, onların dilini anlamadan ve yaşadıkları sorunları birlikte deneyimlemeden kalıcı bir siyasal bağ kurulamaz.

CHP’nin önemli sorunlarından biri, zaman zaman siyaseti kendi doğal seçmen çevresinin içinde üretmesidir.

Aynı insanlar birbirleriyle konuşur.

Aynı televizyon programları izlenir.

Aynı gazeteler okunur.

Aynı sosyal medya çevrelerinde aynı düşünceler paylaşılır.

Ve zamanla büyük bir yanılgı ortaya çıkar:

Herkes bizim gibi düşünüyor.

Oysa Türkiye bundan çok daha büyük, farklı ve karmaşık bir toplumdur.

Bir siyasi parti yalnızca kendisine benzeyenlerle konuşmaya başladığında, toplumun geri kalanını anlamakta zorlanır.

Siyasette en büyük tehlikelerden biri kendi yankı odasında yaşamaktır.

Çünkü yankı odalarında herkes birbirini onaylar.

Eleştiri azalır.

Farklı düşünceler görünmez olur.

Seçim sonuçları şaşırtıcı hâle gelir.

Ve her başarısızlıktan sonra aynı soru sorulur:

“Bu halk neden bizi anlamıyor?”

Oysa belki de sorulması gereken soru bunun tam tersidir:

“Biz halkı gerçekten anlıyor muyuz?”

Sosyal demokrat siyasetin görevi, halka yukarıdan doğruyu anlatmak değildir.

Halkla birlikte doğruyu aramaktır.

Çünkü siyaset bir eğitim faaliyeti değildir.

Topluma ne düşünmesi gerektiğini söyleme işi hiç değildir.

Siyaset, farklı hayat deneyimlerinden gelen insanların taleplerini ortak bir gelecek fikrinde buluşturabilme sanatıdır.

Bu nedenle CHP’nin yalnızca kendi seçmeninin değerlerini temsil etmesi yeterli değildir.

Kendisinden uzak duran insanların kaygılarını da anlaması gerekir.

Muhafazakâr bir seçmenin CHP’ye neden mesafeli olduğunu…

Bir işçinin neden başka bir partiye oy verdiğini…

Bir çiftçinin neden sosyal demokrat siyasette kendisini görmediğini…

Bir gencin neden hiçbir siyasi partiye güvenmediğini…

Bir Kürt seçmenin eşit yurttaşlık talebini…

Bir milliyetçi seçmenin güvenlik ve aidiyet kaygılarını…

Bir kadının özgürlük ve eşitlik mücadelesini…

Dinlemek gerekir.

Ancak insanlar yalnızca kimliklerden ibaret değildir.

Bir işçi muhafazakâr olabilir.

Bir çiftçi milliyetçi olabilir.

Bir genç Kürt olabilir.

Bir kadın farklı bir siyasi geleneğin içinde yetişmiş olabilir.

Ama işsizlik…

Yoksulluk…

Güvencesizlik…

Adaletsizlik…

Barınma sorunu…

Gelecek kaygısı…

Farklı kimliklerden milyonlarca insanı aynı hayat mücadelesinde buluşturabilir.

Sosyal demokrat siyasetin görevi, insanların kimliklerini yok saymak değildir.

Farklı kimlikler arasındaki ortak çıkarları, ortak sorunları ve ortak adalet talebini görünür hâle getirmektir.

Çünkü sosyal demokrasi toplumu birbirine benzeyen insanlardan oluşan tek bir kitle olarak görmez.

Farklılıkları kabul eder.

Ama bu farklılıkların üzerinde yükselebilecek ortak bir eşitlik ve adalet düzeni kurmaya çalışır.

Ancak dinlemek de tek başına yeterli değildir.

Dinlemek yalnızca toplantılar yapmak değildir.

Saha ziyaretleri düzenlemek değildir.

Sorunları not almak değildir.

Dinlemek, duyulan sorunların siyasete dönüşmesini sağlamaktır.

İşçinin talebinin parti programına…

Kiracının barınma sorununun belediye politikalarına…

Çiftçinin üretim sıkıntısının tarım politikalarına…

Kadınların eşitlik talebinin yasal düzenlemelere…

Gençlerin gelecek kaygısının eğitim ve istihdam politikalarına…

Emeklilerin geçim mücadelesinin bütçe tercihlerine yansımasıdır.

Çünkü toplum konuşuyor ama kararlar yine dar kadrolar tarafından alınıyorsa, yapılan şey katılım değildir.

Yalnızca danışmadır.

Gerçek katılım, insanların yalnızca dinlenmesi değil; kararların oluşmasına etki edebilmesidir.

İşte örgütler de tam bu nedenle vardır.

Bir mahallede parti örgütü yalnızca seçim dönemlerinde kapı çalan bir yapı olmamalıdır.

İşsiz gençlerin sorunlarını bilmelidir.

Kiracıların yaşadığı barınma krizini takip etmelidir.

İşçilerin hak mücadelelerinde yanında durmalıdır.

Kadınların dayanışma ağlarına destek olmalıdır.

Emeklilerin geçim sorunlarını gündeme taşımalıdır.

Esnafın, çiftçinin ve yoksulların gündelik sorunlarını siyasal taleplere dönüştürebilmelidir.

Çünkü örgütlenmek, seçim döneminde görünmek değildir.

Toplumun sorunlarının yaşandığı yerde sürekli var olmaktır.

Toplumun farklı kesimlerine ulaşmak, ideolojik kimlikten vazgeçmek anlamına gelmez.

Tam tersine, güçlü bir siyasal kimlik toplumun farklı kesimleriyle daha açık ve güvenli ilişkiler kurabilmeyi sağlar.

Sosyal demokrasi herkese benzemek değildir.

Farklı hayatları ortak bir adalet fikrinde buluşturabilmektir.

İşçinin emeğini…

Çiftçinin üretimini…

Esnafın geçim mücadelesini…

Gencin gelecek kaygısını…

Kadının eşitlik talebini…

Emeklinin insanca yaşam hakkını…

Yoksulun sosyal güvence ihtiyacını…

Ortak bir siyasal programın parçaları hâline getirebilmektir.

CHP’nin önündeki mesele yalnızca daha fazla seçmene ulaşmak değildir.

Toplumla yeni bir ilişki kurmaktır.

Seçimden seçime değil, sürekli…

Miting meydanlarından değil, gündelik hayatın içinden…

Yukarıdan konuşarak değil, yan yana durarak…

İnsanlara ne düşünmeleri gerektiğini anlatarak değil, onların ne yaşadığını anlayarak…

Onları yalnızca dinleyerek değil, karar süreçlerine dahil ederek…

Çünkü toplumla bağ kuramayan bir siyasi parti zamanla kendi içine kapanır.

Kendi içine kapanan parti kendi dilini üretir.

Kendi dilini üreten parti toplumun dilini anlamakta zorlanır.

Ve toplumun dilini anlamayan bir siyasi hareket, ne kadar doğru şeyler söylerse söylesin, geniş kesimlerle kalıcı bir güven ilişkisi kuramaz.

CHP’nin kendisine sorması gereken soru yalnızca “Bize kim oy veriyor?” değildir.

Asıl soru şudur:

Bize kimler neden oy vermiyor?

Hangi mahallelere giremiyoruz?

Hangi toplumsal kesimlerin hayatında yokuz?

Kimlerin sorunlarını yalnızca seçim dönemlerinde hatırlıyoruz?

Kimleri dinlemeden onlar adına konuşuyoruz?

Kimleri dinliyor ama karar süreçlerine dahil etmiyoruz?

Çünkü seçim kazanmak yalnızca mevcut seçmeni sandığa götürmek değildir.

Sizi hiç dinlememiş insanlarla konuşabilmektir.

Size güvenmeyenlerin neden güvenmediğini anlayabilmektir.

Sizi eleştirenlerden öğrenebilmektir.

Ve kendi dünyanızın sınırlarını aşabilmektir.

Güçlü siyasi partiler yalnızca kendi seçmenlerinin sesi değildir.

Toplumun farklı kesimlerini ortak bir gelecek fikrinde buluşturabilen partilerdir.

CHP’nin önündeki gerçek sınav budur.

Kendi seçmenine daha yüksek sesle konuşmak mı?

Yoksa kendisine oy vermeyen milyonların hayatına girebilmek mi?

Onlar adına konuşmak mı?

Yoksa onlarla birlikte siyaset üretmek mi?

Çünkü bir siyasi parti toplumu dinlemiyorsa, bir süre sonra yalnızca kendisini duyar.

Yalnızca kendisini duyan bir parti, yalnızca kendisine benzeyenleri temsil eder.

Ve yalnızca kendisine benzeyenleri temsil eden bir siyasi hareket, ülkenin çoğunluğunu değiştirecek ortak bir gelecek kuramaz.

Siyaset yalnızca kimin konuştuğu meselesi değildir.

Kimin dinlendiği…

Kimin karar verdiği…

Ve kimin hayatının gerçekten değiştiği meselesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI