Ah ana…
Hani bazı günler olur; yara bere, kan revan içindeki yaslı yüreğin yorulur, beynin denizin ortasında alabora olmuş bir tekne gibi savrulur. Boğulacak gibi olursun; boğulmakla yaşamak, yaşamla ölüm arasında darmadağın kalırsın ya… İşte bugün ben de öyleyim ana…
Ayrılık yıldönümün yaklaştığında; beni doğurduğun günden ayrıldığın güne, oradan da sensiz nefes aldığım ama nasıl yaşadığımı bilemediğim bugüne kadar geçen bütün anılar gözümün önünde canlanıyor. Her biri yüreğime bir mızrak gibi saplanıyor. Ramazan davulcusu gibi çarpan kalbim, sanki göğüs kafesimden çıkacakmış gibi oluyor.
Sensiz sevemedim ben bu hayatı be ana…
Bu ruh hâlini atlatabilmek için ya yürüyüşlere, ya romanlara, ya sessiz sakin limanlara ya da dibi görünmeyen satırlara sığınırım. Gözlerim kan çanağına dönene, yorgunluk bedenimi bitap düşürene kadar gezinir dururum.
Sonra, sonra anam…
Bedenim yatağa düşerken ruhum gökyüzünde dolaşır durur rüya âleminde.
Ana, ben çok rüya görürüm ama en çok da seni görürüm.
Biliyorum… Bu acemice yaşayan, aslında yaşamayı da pek beceremeyen, vukuatlı ama bir o kadar da inatçı oğlunu bildiğin için beni yalnız bırakmak istemiyorsun.
Artık kime çektiysem…
Hani bazen bana, “Aynı çingene gibisin.” derdin ya… Ben de “Tabii canım, kimin oğluyum?” derdim.
Sen o kadife sesinle “Bênamus…” derdin.
Bu dünya bênamus be ana…
Uyurken kapımın zili zır zır çalmaya başladı. Öyle derin uyuyordum ki, zili çalanı dövesim geldi.
Hayır, bugün misafir de beklemiyordum; gelenim gidenim de yoktu.
Kapıyı açtığımda kıyamadığım arkadaşımdı. Bir elinde yemek, diğer elinde tatlı ve vişne vardı.
“Abi, sen ortalığı toparlayana kadar ben araba camını sileyim.” dedi.
İçimden, “Camı silmek kolay da belleğimdeki anıları nasıl sileceğim?” dedim.
Ortalığı toparlamak kolay… Ya darmadağın olmuş, Çarşamba pazarına dönmüş aklımı; her bir parçası rüzgâr gibi savrulmuş yüreğimi nasıl toparlayacağım be dostum?
Neyse ana…
O dışarıda arabanın camıyla uğraşırken ben de evi toparlamaya başladım.
Çayı koydum. “Çay kaynayana kadar bulaşıkları yıkayayım.” dedim.
Ana, bulaşık demişken…
Bazen “Bulaşıkları yıkıyorum.” dediğimde garipseyen, gülümseyen; sanki bulaşık yıkamak sadece kadına ya da bulaşık makinesine mahsusmuş gibi düşünen insanlara da gıcık oluyorum.
Ana, bu insanoğlu ne kadar da ahmaktır…
Kendi egosunu tatmin etmek için kurallar koyan, maçoluğu bir erdem; feodal ve ilkel anlayışları da hayatın değişmez kuralı sananları toptan Fizan’a göndermek istiyorum.
Düşünsene ana…
İnsanın kendisi de, kullandığı her şey de topraktan geliyor ve vakti dolunca yine toprağa dönüyor.
Yaşı dolan eşyalar da toprağa gidiyor, insan da…
Nihayetinde topraktan gelip toprağa dönen her şeyi bu insanoğlu niçin bu kadar büyütüyor, ben de anlamıyorum.
Ve ana…
Seni; bembeyaz melesin, iffetinin, hayan ve imanının yegâne tecellisi olan uzun fistanınla Peygamberler katına uğurlarken…
Seni kendi ellerimle toprağa verirken…
Aslında dünyayla olan bütün bağımı da o gün kopardım.
Ey hayat…
Sen busun işte, dedim.
Neyse ana…
Arkadaşımla sofrayı hazırlarken bir kaşığı unutuyorum, bir çatalı unutuyorum. Mutfağa bir şey almaya gidiyorum, ne alacağımı unutuyorum.
Bunu fark eden arkadaşım bana takılarak:
“Bugün şeyhimin durumu iyi değil…” dedi.
Namazda tembellik ettiğim için bana takılır, ironi yaparak “şeyhim” der.
Ona, “Senin kaç defa anan öldü?” diye soracaktım ama kıyamadım.
Tam o sırada annesi aradı.
Annesiyle konuşurken benim dedikodumu yaptı, şaşkın ördekliğimi anlattı.
Ben de:
“Boşluğa geldim. Yarın annemin ölüm yıldönümü… Annen anneme dua etsin.” dedim.
Annesiyle konuşurken yüzündeki tebessüm bir anda hüzne dönüştü.
Annesine, beni kastederek:
“Annesinin duaya ihtiyacı yok ki; zaten çok imanlı bir teyzeymiş.” dedi.
İçimden, “Şüphesiz ki Peygamberler Şahı Resûlullah’ın (a.s.) torunu olan annem sarsılmaz ve muhteşem bir imana sahipti.” dedim.
Ama arkadaşım üzülmesin, annesiyle tatlı sohbeti yarım kalmasın diye sofrayla uğraşmaya devam ettim.
Sonra, sonra anam…
Akşam “Konuşma Etkinliği” dersim vardı.
Bu darmadağın aklım, perişan ruh hâlimle derse gittim.
Ana…
Hani sen çocuklara, “Onlar cennetin güvercinleri, masum meleklerdir.” derdin ya…
Ben de onlarla mutlu oluyor, onlarla huzur buluyorum.
Ama küçük bir kız öğrenciyi kutlayıp “Aferin.” derken yanağına hafifçe dokundum.
O anki dalgınlığımdan olacak ki elim biraz sert geldi.
Bir de ağlamasın mı…
Öyle üzüldüm ki…
“Bağışla kızım… Bugün anamı kaybettiğim gün. Dalgınım.” demek istedim.
Ama çocuklar üzülmesin diye diyemedim.
Neyse ki biraz sonra toparladım.
Onu yeniden güldürdüm.
Ders bittikten sonra sallana sallana, sanki ayaklarımı sürüyerek yürüdüm.
Kanatları kırılmış bir kuş gibi eve geldim.
Karşılayanı olmayan evimin anahtarını çevirdim.
Ve sonsuz sensizlikle karşılaştım ana…
Çok yorgunum…
Ama bugün de seninle sohbet etmeden yatmak istemedim.
Üzerinde iki çuval yük varmış gibi ağırlaşan gözlerim uykusuzluktan kapanırken, beynim sersem bir mayın gibi savrulurken, yüreğim kuş gibi çırpınırken yine de bunları anama anlatacağım dedim.
Hani herkese her şeyimi anlatma huyuma kızarak:
“Oğlum, popunda osuruk durmuyor.” derdin ya…
Sen gittikten sonra hiç değişmedim.
Hâlâ durmuyor…
Sanırım senin yanına gelene kadar da bu huyum değişmeyecek anam.
Her zamanki gibi “Hoşça kal.” demiyorum.
Bilakis…
Hak vaki olduğu günde görüşmek üzere güzel anam…
