Demokrasi yalnızca kurumların varlığıyla ölçülmez; asıl mesele, o kurumların hangi amaçla ve kimin yararına işlediğidir. Bir ülkede anayasa bulunabilir, mahkemeler çalışıyor görünebilir, gazeteler yayın yapabilir, meclis toplanabilir ve seçimler düzenli olarak yapılabilir. Ancak bütün bunlar kendi başlarına özgürlük ve demokrasi anlamına gelmez. Çünkü bazen kurumlar vardır, fakat onların ruhu çoktan boşaltılmıştır.
Tarih boyunca birçok otoriter rejim, meşruiyetini tam da bu görüntü üzerinden üretmiştir. Mahkemeler açık kalmış, gazeteler basılmış, seçim sandıkları kurulmuş, parlamentolar çalışmaya devam etmiştir. Fakat bütün bu yapılar halkın iradesini temsil eden kurumlar olmaktan çıkıp iktidarın devamını sağlayan vitrinlere dönüşmüştür. Dışarıdan bakıldığında demokrasi görünür; içeride ise demokrasiye hayat veren ilkeler birer birer tasfiye edilir.
Bir hukuk düzeninin değeri yalnızca kanunların varlığıyla değil, hukukun üstünlüğünün herkese eşit uygulanmasıyla ölçülür. Mahkemeler siyasal gücün gölgesinde karar vermeye başladığında hukuk, yurttaşı koruyan bir kalkan olmaktan çıkar; güçlülerin elindeki bir ayrıcalık aracına dönüşür. Adalet sarayları yükselir, fakat adaletin kendisi kapıdan içeri giremez.
Medya için de aynı durum geçerlidir. Basın özgürlüğünün yerini tek seslilik aldığında gazeteler ve televizyonlar kamunun haber alma hakkını koruyan kurumlar olmaktan uzaklaşır. Toplumun gözü olması gereken medya, iktidarın görmek istediğini gösteren bir aynaya dönüşür. Haber çoğalır, fakat hakikat daralır.
Seçimler ise demokrasinin en görünür yüzüdür. Ancak sandığın kurulması tek başına halk egemenliğinin güvencesi değildir. Muhalefetin baskı altında olduğu, ifade özgürlüğünün sınırlandığı, ekonomik ve siyasal gücün belirli ellerde toplandığı bir ortamda seçimler gerçek bir tercih olmaktan uzaklaşabilir. Böyle durumlarda sandık, yurttaşın iradesini yansıtan bir araç olmaktan çok mevcut düzenin meşruiyet törenine dönüşür.
Bu nedenle demokrasi tartışmalarında yalnızca kurumların isimlerine değil, onların gerçek işleyişine bakmak gerekir. Hukukun bağımsızlığı, medyanın çoğulculuğu, seçimlerin adilliği ve yurttaş haklarının güvence altında olması demokratik yaşamın vazgeçilmez koşullarıdır. Bunlar yoksa kurumlar ayakta kalabilir; fakat demokrasi ayakta kalamaz.
Bir toplumun özgürlük düzeyi, sahip olduğu kurumların sayısıyla değil; o kurumların halk adına, halk için ve halkın denetimine açık biçimde çalışıp çalışmadığıyla belirlenir. Çünkü demokrasi binalarda değil, tabelalarda değil, anayasa kitaplarının sayfalarında da değil; yurttaşın günlük yaşamında karşılık bulduğu ölçüde vardır.
Demokrasi, görünüşte değil uygulamada yaşar.
Ve bazen bir ülkenin en büyük sorunu, kurumlarının yıkılması değil; ayakta görünürken içlerinin boşaltılmasıdır.
Hakan Urun
