“Bu ülkenin politikacılara, yalancılara ihtiyacı yok. Kendi onuruna sahip çıkmış, kendi kişiliğine sahip çıkmış hâline ihtiyacı var.”
— Kazım Koyuncu
Siyaset üzerine konuşurken en büyük yanılgımız, bütün sorumluluğu siyasetçilere yüklememizdir.
Sanki toplum başka bir yerde duruyor, siyaset ise gökten inmiş insanlar tarafından yapılıyormuş gibi davranıyoruz.
Oysa siyaset, toplumun aynasıdır.
Toplum hangi değerlere değer veriyorsa, siyaset de zamanla o değerlere göre şekillenir.
Yalan alkışlanıyorsa yalan büyür.
İki yüzlülük ödüllendiriliyorsa dürüst insanlar geri çekilir.
İlke yerine sadakat aranıyorsa, liyakat yerini biate bırakır.
İşte bu yüzden Kazım Koyuncu’nun yıllar önce söylediği o cümle bugün hâlâ güncelliğini koruyor.
Çünkü sorun yalnızca kötü siyasetçiler değildir.
Asıl sorun, kötü siyaseti mümkün kılan toplumsal alışkanlıklardır.
Bugün insanlar siyasetçiden dürüstlük bekliyor; ama kendi mahallesinin yalanına sessiz kalabiliyor.
Adalet istiyor; ama adalet yalnızca karşı taraf için işletildiğinde alkışlıyor.
Şeffaflık talep ediyor; ama sevdiği kişinin hatasını görmezden geliyor.
Oysa çifte standart, adaletin en büyük düşmanıdır.
Adaletin zayıfladığı yerde ise demokrasi, yalnızca sandığa indirgenir.
Çünkü demokrasi sadece seçimlerden ibaret değildir.
Demokrasi aynı zamanda karakterdir.
Haklı olduğu kadar haksız olduğu yerde de konuşabilmektir.
Kendi mahallesine de aynı cesaretle eleştiri yöneltebilmektir.
Çünkü kişiliğini kaybeden toplumlar, sonunda özgürlüklerini de kaybeder.
Onurunu pazarlık konusu yapan toplumlar ise bir süre sonra hukukunu, kurumlarını ve geleceğini de pazarlık konusu yapmaya başlar.
Bugün yaşadığımız krizlerin önemli bir bölümü ekonomik görünse de kökünde ahlaki bir aşınma vardır.
Doğruyu söylemenin bedeli ağırlaştığında, yalana ortak olmanın ödüllendirildiği bir düzen kurulmuş demektir.
Ve böyle düzenler uzun ömürlü olmaz.
Çünkü devletleri ayakta tutan yalnızca anayasalar değildir.
Kanunlar da değildir.
Asıl harç, toplumun ortak vicdanıdır.
Vicdan zayıfladığında hukuk kâğıt üzerinde kalır; kurumlar ise içi boş kabuklara dönüşür.
Bu yüzden mesele sadece iktidarın değişmesi değildir.
Muhalefetin değişmesi de değildir.
İsimlerin değişmesi hiç değildir.
Gerçek değişim, toplumun neyi alkışladığını değiştirdiği gün başlayacaktır.
Çünkü onurlu insanlar yetiştirmeden onurlu siyasetçiler yetişmez.
Eğilip bükülmeyen insanlar olmadan, eğilip bükülmeyen kurumlar da kurulamaz.
Belki de tarihin en büyük dönüşümlerini seçim sonuçları değil, karakter sahibi insanlar başlatmıştır.
Çünkü siyaset önce meclislerde değil, vicdanlarda kurulur.
Ve bir ülkenin gerçek kurtuluşu, daha güçlü liderler bulduğu gün değil; daha onurlu vatandaşlar yetiştirdiği gün başlayacaktır.
