Türkiye’de siyaseti anlamanın en kötü yolu, her olaya tek başına bakmaktır.
Çünkü tek tek baktığınızda her şeyin makul bir açıklaması vardır.
Altılı Masa dağıldı; siyasi anlaşmazlık dersiniz.
Meral Akşener masadan kalktı; aday tartışması dersiniz.
Ekrem İmamoğlu’na çağrı yaptı; kazanacak aday arayışı dersiniz.
CHP’de “değişim” başladı; seçim yenilgisinin doğal sonucu dersiniz.
1. Kurultay’da Kemal Kılıçdaroğlu kaybetti; delegelerin iradesi dersiniz.
Kurultay yargıya taşındı; hukuk süreci dersiniz.
CHP parçalandı; iç mücadele dersiniz.
YENİ Parti kuruldu; siyasal zorunluluk dersiniz.
Alevilik yeniden tartışmaya açıldı; fikir özgürlüğü dersiniz.
Suriye’deki Arap Alevileri hakkında korkunç sözler söylendi; dil sürçmesi, bağlam, öfke dersiniz.
Hepsinin tek tek bir açıklaması vardır.
Peki hepsini yan yana koyduğunuzda ne görüyorsunuz?
İşte asıl soru budur.
ÖNCE MASA SARSILDI
3 Mart 2023.
Meral Akşener Altılı Masa’dan kalktı.
Ama giderken yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığına itiraz etmedi.
Doğrudan iki CHP’liye seslendi:
Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu.
Özellikle İmamoğlu ismi o gün yalnızca İstanbul Belediye Başkanı olarak değil, Kılıçdaroğlu’nun karşısındaki alternatif siyasal merkezlerden biri olarak Türkiye’nin önüne konuldu.
Akşener sonra masaya döndü.
Seçime gidildi.
Seçim kaybedildi.
Fakat 3 Mart’ta açılan tartışma kapanmadı.
Tam tersine birkaç ay sonra CHP’nin içine taşındı.
Bu kez adı:
“Değişim”di.
SONRA “DEĞİŞİM” GELDİ
Seçim yenilgisinin ardından Ekrem İmamoğlu değişim talebinin en önemli aktörlerinden biri oldu.
Özgür Özel genel başkanlığa aday oldu.
Ve 38. Kurultay’da ilginç bir fotoğraf ortaya çıktı:
Özgür Özel genel başkan adayıydı.
Kemal Kılıçdaroğlu karşısındaydı.
Ekrem İmamoğlu ise kurultayın divan başkanıydı.
Sonunda Kılıçdaroğlu gitti.
Özel geldi.
Türkiye’ye bunun adı şöyle anlatıldı:
Değişim.
Peki ne değişti?
Genel başkan mı?
Partinin ideolojik yönü mü?
Kadroları mı?
İttifak anlayışı mı?
Yoksa CHP’nin tarihsel siyasal merkezi mi?
Bugün geriye baktığımızda bu sorular artık çok daha anlamlı.
Çünkü 38. Kurultay yalnızca bir genel başkan değişikliğiyle sonuçlanmadı.
CHP’nin sonraki büyük kırılmasının başlangıç noktası haline geldi.
DEĞİŞTİRMEYE GELDİLER, SONUNDA AYRILDILAR
Sonrası malum.
1. Kurultay yargının konusu oldu.
Mahkemeler devreye girdi.
Özgür Özel yönetimi tasfiye edildi.
Kemal Kılıçdaroğlu yeniden CHP yönetimine döndü.
Ve “CHP’yi değiştirmek” için yola çıkan kadroların önemli bölümü bu kez CHP’den ayrılarak YENİ Parti’yi kurdu.
Şimdi burada duralım.
Çünkü siyasetin en büyük sorularından biri tam burada yatıyor:
Değişim hareketinin gerçek hedefi CHP’yi değiştirmek miydi, yoksa CHP’nin içinden başka bir siyasal merkez çıkarmak mıydı?
Bunun önceden hazırlanmış bir proje olduğunu kanıtlayamam.
Kimse de kanıt göstermeden bunu gerçekmiş gibi anlatmamalı.
Ama ortaya çıkan sonucu sorgulamak için komplo teorisine ihtiyacımız yok.
Sonuca bakalım.
CHP bölündü.
Parlamentodaki dengeler değişti.
Yeni bir ana muhalefet merkezi doğdu.
Ve Özgür Özel bugün kurduğu partiyi artık CHP’nin devamı olarak bile tarif etmiyor.
Yeni bir başlangıçtan söz ediyor.
“Türkiye İttifakı” diyor.
Partinin kalıplara sığmayacağını söylüyor.
İşte tartışılması gereken tam olarak budur.
PEKİ BU YENİ MERKEZİN İDEOLOJİSİ NE?
Türkiye’de yıllardır şöyle bir siyasal arayış var:
Sağdan oy alabilen,
Kürt seçmene ulaşabilen,
muhafazakârı ürkütmeyen,
Batı ile sorun yaşamayan,
sermaye çevrelerini tedirgin etmeyen,
ama aynı zamanda seküler seçmeni de kaybetmeyen geniş bir merkez.
Adına bazen merkez siyaset deniyor.
Bazen Türkiye İttifakı.
Bazen normalleşme.
Bazen değişim.
İsimler değişiyor.
Fakat soru değişmiyor:
Bu geniş merkezin kurulabilmesi için CHP’nin tarihsel kimliği fazla mı ağır geliyordu?
Altı okun bazıları mı fazlalıktı?
Partinin tarihsel hafızası mı yük oluşturuyordu?
Laiklik vurgusu mu sert bulunuyordu?
Devletçilik mi eskimişti?
Halkçılık mı fazla sınıfsaldı?
Yoksa CHP’nin Alevi, laik, cumhuriyetçi ve sol seçmen tabanıyla kurduğu tarihsel bağ mı yeni merkezin önünde engel olarak görülüyordu?
İşte Alevilik tartışması tam burada başka bir anlam kazanıyor.
ŞİMDİ NEDEN ALEVİLER KONUŞULUYOR?
Altan Tan çıkıyor.
Alevileri sınıflandırıyor.
Ali’li…
Ali’siz…
Geleneksel…
Marksist…
Ateist…
“Gerçek” olanlar…
Olmayanlar…
Aleviliğin sınırlarını Aleviler yerine başkaları çizmeye başlıyor.
Sonra Kemal Öztürk çıkıyor.
Suriye’deki Arap Alevileri hakkında bir televizyon ekranında “hepsini katletseler yeridir diyesiniz geliyor” noktasına kadar varan bir cümle kurabiliyor.
Ve Alevi kurumları ayağa kalkıp tarihe geçmesi gereken şu cevabı veriyor:
“Aleviler size göre dizayn olmayacak.”
Belki de bütün bu tartışmanın anahtar cümlesi budur:
Dizayn olmayacağız.
Çünkü mesele yalnızca inanç değildir.
Mesele siyasettir.
Mesele Alevilerin nasıl inanacağı değildir.
Mesele Alevilerin yeni Türkiye’nin siyasal denkleminde nerede duracağıdır.
ÇÜNKÜ ALEVİLER YALNIZCA BİR İNANÇ TOPLULUĞU DEĞİLDİR
Türkiye siyasetinde Alevilerin tarihsel olarak laiklik, eşit yurttaşlık, sol, sosyal demokrasi ve demokratik mücadelelerle güçlü bağları vardır.
Dolayısıyla Türkiye’de merkez sol yeniden şekillendirilecekse Alevilerin siyasal konumu kaçınılmaz biçimde önemli hale gelir.
İşte bu nedenle şu soruyu sormak zorundayız:
Birileri Alevilere artık yalnızca nasıl inanacaklarını değil,
nasıl siyaset yapmaları gerektiğini de mi anlatmaya hazırlanıyor?
“Makbul Alevi” kim olacak?
Solla arasına mesafe koyan mı?
Yeni siyasal merkeze itiraz etmeyen mi?
Kürt meselesinde kendisine gösterilen sınırlar içinde konuşan mı?
Suriye konusunda susan mı?
Yeni ittifak düzenine uyum sağlayan mı?
Sorular ağırdır.
Ama tarih daha ağırdır.
Çünkü Aleviler bu topraklarda kendilerini tarif etmek isteyen iktidarları ilk kez görmüyor.
BİR DE SURİYE VAR
Türkiye’de bütün bunlar yaşanırken sınırın öte tarafında Suriye yeniden kuruluyor.
Arap Alevileri/Nusayriler yeni rejimde yerlerini arıyor.
Kürtler statülerini tartışıyor.
Dürziler kendi geleceklerini tartışıyor.
Türkiye’de ise aynı anda “Terörsüz Türkiye” süreci yürütülüyor.
Kürt meselesinin parametreleri yeniden konuşuluyor.
Ortadoğu yeniden şekillenirken Türkiye siyasetinin bundan bağımsız kalacağını düşünmek saflık olur.
Dolayısıyla şu soru meşrudur:
Suriye yeniden dizayn edilirken Türkiye’nin iç siyaseti de yeni bölgesel düzene göre mi şekilleniyor?
Bilmiyoruz.
Ama sormak zorundayız.
ÇÜNKÜ SİYASETTE SONUÇLAR NİYETLERDEN DAHA ÇOK ŞEY ANLATIR
Kimsenin zihnini okuyamayız.
Ama ortaya çıkan tabloyu okuyabiliriz.
Altılı Masa kuruldu.
Akşener masadan kalktı.
İmamoğlu’na çağrı yaptı.
Seçim kaybedildi.
“Değişim” başladı.
1. Kurultay geldi.
Kılıçdaroğlu gitti.
Kurultay yargıya taşındı.
Özel yönetimi düştü.
CHP bölündü.
YENİ Parti kuruldu.
Yeni bir “Türkiye İttifakı” söylemi ortaya çıktı.
Suriye yeniden şekillenmeye başladı.
Kürt meselesinde yeni bir süreç başladı.
Ve şimdi Alevilerin kimliği, siyaseti ve inancı yeniden tartışılıyor.
Ben bütün bunlara bakıp:
“Hepsi aynı merkezden planlandı.”
demiyorum.
Bunu söylemek için kanıt gerekir.
Ama aynı ölçüde şunu söyleyenlere de itiraz ediyorum:
“Bunların hiçbirinin birbiriyle ilgisi yok.”
Çünkü siyasette bazen planı bulamazsınız.
Ama ortaya çıkan mimariyi görürsünüz.
O HALDE SORALIM
Kimseye suç isnat etmeden…
Kimsenin zihnini okumadan…
Komplo teorisine sığınmadan…
Sadece ortaya çıkan sonuçlara bakarak soralım:
Türkiye’de nasıl bir muhalefet kurulmak isteniyor?
CHP neden parçalandı?
CHP’nin tarihsel siyasal kimliğinin yerine ne konuluyor?
“Türkiye İttifakı” hangi ideolojik zeminde kurulacak?
Yeni merkezde laiklik nerede duracak?
Sol nerede duracak?
Aleviler nerede duracak?
Kürtler nerede duracak?
Emekçiler nerede duracak?
Ve en önemlisi:
Bu yeni siyasal düzenin sınırlarını kim çizecek?
Çünkü demokrasi yalnızca Erdoğan’ın gidip gitmemesi değildir.
Demokrasi;
Kürt’ün nasıl Kürt olacağına,
Alevi’nin nasıl Alevi olacağına,
solcunun nasıl solcu olacağına,
laikin ne kadar laik kalacağına,
muhalifin ne kadar muhalif olabileceğine
başkalarının karar vermemesidir.
Bugün Alevi kurumlarının söylediği:
“Size göre dizayn olmayacağız.”
cümlesi bu nedenle yalnızca Alevilere ait değildir.
Bu ülkenin bütün demokratlarına yöneltilmiş bir uyarıdır.
Çünkü bugün Aleviyi tarif eden,
yarın solu tarif eder.
Öbür gün CHP’liyi tarif eder.
Sonra Kürt’ü.
Sonra laikliği.
En sonunda da muhalefetin kendisini.
Ve bir sabah uyandığınızda seçimler hâlâ yapılıyor olabilir;
partiler de vardır,
sandık da vardır,
muhalefet de vardır.
Ama seçeneklerin tamamı çoktan başkaları tarafından çizilmiş bir siyasal alanın içinde dolaşıyordur.
İşte asıl dizayn budur.
Mesele kimin genel başkan olduğu değildir.
Mesele hangi partinin tabelasının asıldığı da değildir.
Asıl mesele şudur:
Türkiye’nin geleceği yeniden kurulurken halk mı siyaseti belirleyecek, yoksa önce siyaset yeniden kurulup sonra halka seçmesi için önceden belirlenmiş seçenekler mi sunulacak?
Bugün sorulması gereken soru budur.
Ve cevabı da en az soru kadar açık olmalıdır:
Ne Aleviler, ne sol, ne CHP tabanı, ne de bu ülkenin demokratları herhangi bir siyasal projenin dekoru olmak zorundadır.
Çünkü yurttaşlık figüranlık değildir.
Demokrasi rol dağıtma sanatı değildir.
Ve bu ülke, üzerinde cetvelle yeni siyasal sınırlar çizilecek bir masa değildir.
Hakan URUN
3 Eylül 2026
