HALKWEBYazarlarTERÖRSÜZ TÜRKİYE’NİN GERÇEK TESTİ: GÜÇ KİMİN ELİNDE KALACAK?

TERÖRSÜZ TÜRKİYE’NİN GERÇEK TESTİ: GÜÇ KİMİN ELİNDE KALACAK?

Türkiye’nin önündeki yeni dönemi yalnızca “terör bitecek mi?” sorusuna indirgemek, meselenin yarısını görüp diğer yarısını karanlıkta bırakmaktır.

Elbette terörün sona ermesi Türkiye için tarihi bir kazanımdır.

Elbette silahların susması, insanların ölmemesi, gençlerin dağlara veya çatışma alanlarına sürüklenmemesi herkesin ortak dileği olmalıdır.

Fakat tam da bu nedenle daha büyük bir soru sormamız gerekiyor:

Silahlar sustuktan sonra Türkiye’nin doğusunda ve güneydoğusunda nasıl bir ekonomik ve toplumsal düzen kurulacak?

Çünkü çatışmanın sona ermesi, kendiliğinden adil bir toplum yaratmaz.

Silahın ortadan kalkması, yoksulluğu ortadan kaldırmaz.

Bir örgütün etkisinin azalması, toprak dağılımını değiştirmez.

Güvenlik sorununun çözülmesi, işsiz gence iş vermez.

Devletin güvenlik gücünün artması, tek başına üreticinin ürününü değerinde satmasını sağlamaz.

Dolayısıyla Türkiye’nin yeni dönemde yapması gereken, yalnızca çatışmanın nedenlerini değil, çatışmanın çevresinde oluşmuş ekonomik ve sosyal düzeni de masaya yatırmaktır.

ASLINDA SORULMASI GEREKEN SORU ÇOK BASİT

Bir bölgede kim toprağa sahipse ekonomik gücü vardır.

Kim ekonomik güce sahipse sosyal nüfuzu vardır.

Kim sosyal nüfuza sahipse siyasette ağırlık kazanabilir.

Kim siyasette ağırlık kazanıyorsa kamu kaynaklarına ve karar mekanizmalarına erişimi kolaylaşabilir.

Böyle bir döngü oluştuğunda ortaya yalnızca ekonomik eşitsizlik çıkmaz.

Siyasi eşitsizlik de çıkar.

İşte Türkiye’nin cesaretle tartışması gereken mesele budur.

Aşiretçilikten söz ederken yalnızca düğünleri, gelenekleri, akrabalık ilişkilerini veya yöresel kültürü konuşmak yeterli değildir.

Kültür başka şeydir.

Ekonomik tahakküm başka şeydir.

Bir insanın ailesine, aşiretine veya toplumsal çevresine bağlı olması tek başına demokratik bir problem değildir.

Problem, kişinin devletle ilişkisinde aracının sürekli aynı güç odağı olmasıdır.

Devlet kurumuna ulaşmak için bir “referans” gerekiyorsa,

iş bulmak için bir “dayı” aranıyorsa,

siyasi adaylık belirli ailelerin onayına bağlıysa,

ihaleler belirli çevrelerde dolaşıyorsa,

toprak üzerindeki ekonomik güç birkaç elde toplanıyorsa,

orada modern yurttaşlık hukukta vardır ama hayatın içinde eksiktir.

FEODALİZMİN MODERNLEŞMİŞ HALİ DE FEODALİZMDİR

Bugün feodal düzeni yalnızca eski zamanların ağası, marabası ve köyü üzerinden değerlendirmek yanlış olur.

Feodal ilişkiler biçim değiştirebilir.

Ağa artık yalnızca at üzerinde dolaşan toprak sahibi değildir.

Bazen büyük bir şirketin yöneticisidir.

Bazen bölgedeki ekonomik ağın merkezindedir.

Bazen siyasal bağlantıları güçlü bir iş insanıdır.

Bazen yerel siyaseti belirleyen bir aile büyüğüdür.

Bazen geniş bir sosyal çevre üzerindeki nüfuzunu seçim sandığına taşıyan bir aktördür.

Bu nedenle feodalizmi tasfiye etmek, belli kişilerin isimlerini değiştirmek anlamına gelmez.

İnsanları kişilere bağımlı hale getiren ekonomik mekanizmayı değiştirmek anlamına gelir.

Aksi halde eski yapı yeni kıyafetlerle yaşamaya devam eder.

KÖYLÜNÜN TOPRAĞI YOKSA ÖZGÜRLÜĞÜ NE KADAR?

Bu soruyu sormak zorundayız.

Toprağı olmayan köylü ne yapacak?

Başka birinin tarlasında çalışacak.

Mevsimlik işçiliğe gidecek.

Kente göç edecek.

Kayıt dışı işlerde çalışacak.

Çocuğunu yanında götürecek.

Eğitimden kopacak.

Sonra aynı yoksulluk yeni kuşağa aktarılacak.

Bu tablo yalnızca ekonomik bir problem değildir.

Bu aynı zamanda sosyal adalet problemidir.

Çünkü üretim yapma imkânı bulunmayan insan, başkasının üretim sisteminin parçası olmak zorundadır.

İşte bu yüzden Türkiye’de tarım politikası ile demokrasi politikası birbirinden ayrı düşünülemez.

Toprağa erişim, üretime erişimdir.

Üretime erişim, gelire erişimdir.

Gelire erişim ise bağımsız yaşamın temelidir.

TOPRAK REFORMU NEDEN BU KADAR RAHATSIZ EDİCİ BİR KONU?

Çünkü toprak reformu yalnızca tarlaların yeniden dağıtılması değildir.

Bir güç haritasının değişmesi anlamına gelir.

Büyük arazi sahipliğinin bulunduğu bir bölgede toprak reformu konuşulduğu anda ekonomik dengeler tartışmaya açılır.

Ekonomik dengeler tartışılınca siyasal dengeler de tartışılır.

Siyasal dengeler tartışılınca yıllardır dokunulmayan ilişkiler görünür hale gelir.

Belki de bu yüzden Türkiye’de toprak reformu konusu yıllar içerisinde siyasi gündemin kenarına itildi.

Oysa Cumhuriyet’in ilk dönemindeki tartışmalara baktığımızda toprağın adil dağılımının ne kadar önemli görüldüğünü biliyoruz.

Bugün yapılması gereken, geçmişteki uygulamaları aynen tekrarlamak değildir.

21. yüzyılın koşullarına uygun yeni bir kırsal kalkınma ve toprak politikası oluşturmaktır.

SADECE TOPRAK DAĞITMAK DA YETMEZ

Burada önemli bir ayrıntıyı özellikle vurgulamak gerekir.

Toprak reformu yapıldı diyelim.

Köylüye arazi verildi.

Sonra ne olacak?

Tohum nereden alınacak?

Gübre nasıl temin edilecek?

Mazot nasıl karşılanacak?

Sulama nasıl yapılacak?

Makine nasıl alınacak?

Ürün nerede işlenecek?

Kim pazarlayacak?

Üretici borçlandığında ne olacak?

Eğer bu soruların cevapları yoksa, birkaç yıl sonra yeni toprak sahipleri ile eski toprak sahipleri arasındaki fark yeniden ortaya çıkabilir.

Bu nedenle gerçek reform;

arazi + finansman + teknoloji + örgütlenme + pazarlama + sanayi

bütünlüğü içerisinde ele alınmalıdır.

KOOPERATİFİN BAŞINDA AĞA VARSA, KOOPERATİFÇİLİK YAPMIŞ OLUR MUYUZ?

İşte burada Türkiye’nin kooperatifçilik konusunda yaptığı büyük yanlışlardan birine geliyoruz.

Kooperatif tabelası asmak kolaydır.

Asıl mesele ortakların ekonomik olarak güçlenmesidir.

Eğer üreticinin kooperatif üzerindeki söz hakkı yalnızca kâğıt üzerindeyse,

kararlar birkaç kişinin elinde toplanıyorsa,

ürünün fiyatını yine dışarıdaki güçler belirliyorsa,

finansmana yine belli çevreler erişiyorsa,

o zaman kooperatifçilik değil, eski ekonomik ilişkilerin yeni bir kurumsal ambalajla devam etmesi söz konusu olabilir.

Gerçek kooperatifçilik;

gücün merkezileşmesini değil, üreticiye dağıtılmasını sağlar.

Köylü ortak olur.

Ortak karar verir.

Ortak üretir.

Ortak pazarlık yapar.

Ortak yatırım yapar.

Ve elde edilen katma değerden payını alır.

İşte o zaman kooperatifçilik, feodal yapının karşısında gerçek bir ekonomik alternatif haline gelir.

BÖLGEYE FABRİKA KURMADAN KENTLERE GÖÇÜ NASIL DURDURACAĞIZ?

Türkiye’nin doğusunda ve güneydoğusunda yıllardır önemli bir nüfus hareketliliği yaşanıyor.

Kırsaldan kente göç.

Kentten büyükşehirlere göç.

Gençlerin bölge dışına çıkması.

Bu insanların önemli bölümü neden gidiyor?

Daha iyi bir hayat arıyor.

Çünkü insan geleceğini göremediği yerde kalmak istemez.

Bir genç üniversiteyi bitirip iş bulamıyorsa,

bir çiftçi ürettiğinin karşılığını alamıyorsa,

bir kadın kendi gelirini yaratamıyorsa,

bir aile çocuklarının geleceği için başka bir şehre gitmek zorunda kalıyorsa,

orada kalkınma problemi vardır.

Bu nedenle bölgeye yatırım yapılmalıdır.

Fakat yatırım yalnızca kamu binası yapmak değildir.

Üretim kapasitesi oluşturmak gerekir.

Tarım ürünlerini işleyen fabrikalar,

hayvancılık işletmeleri,

gıda sanayisi,

tekstil,

makine,

yenilenebilir enerji,

lojistik,

teknoloji,

tarımsal Ar-Ge

gibi alanlarda bölgesel üretim merkezleri kurulmalıdır.

Devlet burada yalnızca teşvik dağıtan kurum olmamalıdır.

Gerekirse doğrudan yatırımcı olmalıdır.

KÜRT YOKSULUNUN SESİ NEDEN DAHA AZ DUYULUYOR?

Türkiye’de Kürt meselesi konuşulurken çok sayıda siyasi aktör konuşuyor.

Partiler konuşuyor.

Milletvekilleri konuşuyor.

Kanaat önderleri konuşuyor.

Aydınlar konuşuyor.

İş insanları konuşuyor.

Yerel güç sahipleri konuşuyor.

Fakat çok daha temel bir soru sorulmalı:

Geçimini günlük emeğiyle sağlayan Kürt yurttaş ne düşünüyor?

Tarlada çalışan işçi ne istiyor?

Mevsimlik işçi ne istiyor?

İşsiz genç ne istiyor?

Küçük çiftçi ne istiyor?

Küçük esnaf ne istiyor?

Fabrikada çalışan işçi ne istiyor?

Kadınların ekonomik talepleri neler?

Bu soruların cevapları olmadan bölgenin geleceği adına yapılan bütün siyasi tartışmalar eksik kalacaktır.

Çünkü bir toplumun tamamını birkaç siyasi temsilcinin söylemine indirgemek, o toplumun kendi içindeki farklı sınıfları görünmez hale getirir.

EŞİT YURTTAŞLIK EKONOMİK EŞİTLİĞİ DE GEREKTİRİR

Anayasal olarak herkes eşit olabilir.

Fakat ekonomik hayat eşit değilse, hukuki eşitlik tek başına yeterli olmayabilir.

Aynı vatandaşlık hakkına sahip iki insan düşünelim.

Birinin yüzlerce dönüm toprağı var.

Diğerinin toprağı yok.

Biri sermayeye kolayca ulaşabiliyor.

Diğeri günlük yevmiye ile hayatını sürdürüyor.

Biri siyasette etkili çevrelere ulaşabiliyor.

Diğerinin devlet kurumuna ulaşabilmek için birilerinin aracılığına ihtiyacı oluyor.

Kâğıt üzerinde ikisi de eşit yurttaş.

Ama hayatın içerisinde aynı imkânlara sahip değiller.

İşte sosyal devletin görevi tam da burada başlar.

Devlet, yalnızca hukuki eşitliği ilan etmekle yetinmemeli; fırsat eşitliğini de mümkün kılmalıdır.

YENİ DÖNEMDE SİYASETİN EN BÜYÜK SINAVI BU OLACAK

Eğer Türkiye gerçekten yeni bir sayfa açacaksa, bundan sonraki dönemde siyasi partilerin bölgeye yalnızca seçim dönemlerinde gitmemesi gerekir.

Seçimden seçime oy istemek kolaydır.

Asıl mesele seçimler arasında insanların hayatını değiştirecek politikalar üretmektir.

Bunun için siyasi partilerden somut programlar beklenmelidir.

Kaç dönüm arazi hangi ölçütlerle yeniden yapılandırılacak?

Küçük üretici nasıl desteklenecek?

Bölgesel sanayi nasıl geliştirilecek?

Kaç genç istihdam edilecek?

Kooperatiflerin demokratik yönetimi nasıl güvence altına alınacak?

Kadınların üretime katılımı nasıl artırılacak?

Mevsimlik tarım işçisinin hakları nasıl korunacak?

Kamu yatırımlarının bölgesel dağılımı nasıl değiştirilecek?

Bunlar konuşulmalıdır.

Çünkü artık vatandaşın yalnızca slogan değil, program duymaya ihtiyacı vardır.

TERÖRÜN SONLANMASI BİR SONUÇ DEĞİL, BİR BAŞLANGIÇ OLMALIDIR

Türkiye’nin önündeki fırsatı küçümsememek gerekir.

Eğer gerçekten silahların sustuğu yeni bir dönem ortaya çıkacaksa, bu dönem yalnızca geçmişin hesabını kapatmak için kullanılmamalıdır.

Geleceğin ekonomik düzenini kurmak için kullanılmalıdır.

Çocukların dağa değil okula,

gençlerin çatışmaya değil üretime,

köylünün çaresizliğe değil örgütlü üretime,

kadının bağımlılığa değil ekonomik özgürlüğe,

işçinin güvencesizliğe değil sendikal örgütlenmeye

yönelebildiği bir düzen kurulmalıdır.

Bunun adı yalnızca güvenlik politikası değildir.

Bunun adı Cumhuriyet’in sosyal devlet iddiasını yeniden ayağa kaldırmaktır.

BİRİLERİNİN GÜCÜ AZALMADAN VATANDAŞIN GÜCÜ ARTMAZ

Türkiye’nin cesaretle görmesi gereken gerçek budur.

Eğer ekonomik güç birkaç elde toplanmaya devam ederse,

yerel siyaset bu ekonomik güçten bağımsızlaşamaz.

Siyaset ekonomik patronajdan kurtulamazsa,

vatandaş da gerçek anlamda özgürleşemez.

Vatandaş özgürleşemezse,

demokratikleşme eksik kalır.

Demokratikleşme eksik kalırsa,

kalıcı toplumsal barışın zemini de zayıf olur.

Bu nedenle Terörsüz Türkiye tartışması, yalnızca örgütler ve güvenlik politikaları üzerinden yürütülmemelidir.

Türkiye, bölgedeki güç ilişkilerini de değiştirecek bir ekonomik ve sosyal dönüşümü tartışmalıdır.

Bu dönüşümün adı;

toprak adaleti,

üretici kooperatifleri,

bölgesel sanayileşme,

kamusal yatırım,

güçlü sosyal devlet,

sendikal örgütlenme,

eğitim seferberliği

ve eşit yurttaşlık olmalıdır.

SON SÖZ: SİLAHLAR SUSACAKSA, SUSKUNLAR DA KONUŞMALI

Bugün Türkiye’nin en fazla ihtiyacı olan şeylerden biri de budur.

Sadece güçlülerin değil, güçsüzlerin de konuşması.

Sadece siyasetin değil, emeğin de konuşması.

Sadece sermayenin değil, üreticinin de konuşması.

Sadece aşiretlerin ve yerel aktörlerin değil, o bölgede yaşayan sıradan yurttaşın da söz sahibi olması.

Terörsüz Türkiye’nin başarısını yalnızca silahların susup susmadığıyla ölçersek eksik bir ölçü kullanmış oluruz.

Asıl ölçü şudur:

İnsanlar kendi hayatları hakkında daha özgür karar verebiliyor mu?

Gençler geleceklerini yaşadıkları bölgede kurabiliyor mu?

Köylü toprağı ve üretimi üzerinde söz sahibi olabiliyor mu?

İşçi emeğinin karşılığını alabiliyor mu?

Kadın ekonomik olarak bağımsızlaşabiliyor mu?

Devletin kapısına ulaşmak için bir güç sahibinin aracılığına ihtiyaç azalıyor mu?

Siyaset, aile ve aşiret ilişkilerinden bağımsız biçimde yurttaşın özgür iradesine dayanabiliyor mu?

İşte gerçek sınav budur.

Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı sadece terörsüz bir gelecek değildir.

Türkiye’nin ihtiyacı, hiçbir yurttaşın başka bir yurttaşın himayesinde yaşamak zorunda kalmadığı bir Cumhuriyet’tir.

Silahlar susabilir.

Örgütler dağılabilir.

Çatışmalar sona erebilir.

Ama eğer yoksulluk, ekonomik bağımlılık, siyasal patronaj ve feodal güç ilişkileri olduğu gibi kalırsa, toplumsal dönüşüm tamamlanmış sayılmaz.

Bu nedenle bugün sorulması gereken soru şudur:

Terörsüz Türkiye’den sonra nasıl bir Türkiye?

Eğer cevap yalnızca güvenlikse, eksiktir.

Eğer cevap yalnızca siyasi düzenlemeyse, eksiktir.

Eğer cevap yalnızca anayasal değişiklikse, yine eksiktir.

Asıl cevap;

özgür yurttaş, güçlü sosyal devlet, adil üretim düzeni ve ekonomik bağımsızlıktır.

Çünkü barışın kalıcı olması için sadece silahların değil, insanı insana bağımlı kılan düzenlerin de değişmesi gerekir.

Ve Türkiye’nin gerçek demokratikleşmesi, tam da burada başlayacaktır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI