BAŞARAN AKSU: BİR MÜCADELENİN SESİ!
Bazı dönemler vardır; insanların ne söylediğinden çok, zor zamanda nerede durduğu önem kazanır. Çünkü siyasi kimlikler, kürsülerde kullanılan sloganlarla değil; bedeli olduğunda gösterilen tavırlarla anlam kazanır. Bugün sol, sosyalist ve sosyal demokrat siyaset açısından tam da böyle bir dönemin içerisindeyiz.
Başaran Aksu’nun tutukluluğu üzerinden yalnızca bir kişinin yaşadığı hukuki süreç tartışılmıyor. Aynı zamanda işçinin örgütlenme hakkı, sendikal mücadele, emek mücadelesi ve demokratik haklar konusunda siyasetin nerede durduğu da tartışılıyor. İşte bu nedenle bugün sorulması gereken soru son derece açık:
Sol, Başaran Aksu’nun yanında mı?
Bu soru yalnızca bir kişiye yönelik dayanışma çağrısı değildir. Bu soru, yıllardır emekten, işçiden, sendikal haklardan, demokrasiden ve özgürlüklerden söz eden herkesin kendi sözleriyle yüzleşme sorusudur.
Çünkü kolay günlerde herkes emekten yana olabilir. Kürsülerden işçinin hakkından söz etmek, mitinglerde emek sloganları atmak, sosyal medyada dayanışma mesajları paylaşmak zor değildir. Asıl sınav, işçinin yalnız kaldığı, baskıyla karşı karşıya kaldığı ve sesinin duyulmasının zorlaştığı günlerde başlar.
Başaran Aksu meselesi tam da bu nedenle önemlidir.
Onun hikâyesine yalnızca bugünkü tutukluluk üzerinden bakmak, yıllardır verdiği mücadeleyi görmezden gelmek olur.
Başaran Aksu, Bir Umut Derneği ile başlayan çalışmalarını Umut-Sen ile sürdürmüş, bağımsız işçi örgütlenmesi anlayışı içerisinde emek vermiş ve çeşitli sendikal yapıların oluşum süreçlerinde yer almıştır. 12 Eylül sonrasında şekillenen sol çizginin işçi sınıfı içerisindeki bağımsız örgütlenme anlayışını bugünün koşullarında yaşatmaya çalışan isimlerden biri olmuştur.
Onu farklı kılan en önemli özellik ise işçinin adına konuşmak yerine işçinin kendi sözünü söylemesine alan açmasıdır.
Bugün Ankara’da haklarını almak için mücadele eden işçilerin yanında duruyor. Fakat bunu uzaktan, güvenli alanlardan, konforlu ofislerden ya da yalnızca açıklamalar üzerinden yapmıyor.
Direniş alanında işçilerle birlikte bulunuyor.
Onlarla aynı koşulları paylaşıyor.
İşçi ne yiyorsa onu yiyor, ne içiyorsa onu içiyor.
Elinde bir su şişesiyle direniş alanında bekliyor.
Gerektiğinde polisle karşı karşıya geliyor.
Basın açıklamalarında işçilerin sesini duyurmaya çalışıyor.
Ve belki de en önemlisi, işçinin elinden mikrofonu almıyor.
Tam tersine, mikrofonu işçiye uzatıyor.
Çünkü onun anlayışında işçi, kendisi adına konuşulacak pasif bir kitle değil; kendi mücadelesinin öznesidir.
Bu ayrım çok önemlidir.
Çünkü siyasetin, sendikal mücadelenin ve örgütlenmenin en büyük hastalıklarından biri, zaman içerisinde mücadele edilen insanlardan kopmaktır. İşçinin sorununu işçiden daha iyi bildiğini düşünmek, işçi adına sürekli konuşmak, işçiyi kendi siyasi söyleminin figüranı hâline getirmek ve buna “öncülük” demek…
Başaran Aksu’nun ortaya koymaya çalıştığı anlayış ise bunun tersidir.
İşçinin önünde yürümek değil, işçinin yanında yürümek.
İşçinin yerine konuşmak değil, işçinin kendi sözünü söylemesini sağlamak.
İşçinin iradesini kendi iradesinin önüne koymak.
Gerçek örgütlenme de zaten burada başlar.
Örgütlenmek, bir kişinin arkasında kalabalık oluşturmak değildir.
Örgütlenmek, insanların kendi iradelerini ortaya koyabilecekleri bir güç yaratmaktır.
Bir işçi kameranın karşısına geçtiğinde kendi sorununu kendi cümleleriyle anlatabiliyorsa, kendi hakkını savunabiliyorsa, kendi arkadaşlarını örgütleyebiliyorsa orada gerçek bir örgütlenme başlamış demektir.
Başaran Aksu’nun mücadelesinin en önemli taraflarından biri de budur.
Kendisinin peşinden gidenleri değil, kendi ayakları üzerinde durabilen insanları çoğaltmak.
Bu mücadeleyi yalnızca bugünün koşullarıyla değerlendirmek de doğru değildir.
Başaran Aksu’nun çizgisinin arkasında geçmişten bugüne taşınan önemli bir işçi sınıfı birikimi vardır. Yeraltı Maden-İş Sendikası ve Çetin Uygur çizgisi bu açıdan önemli bir referanstır.
Çeltek direnişi ve benzeri tarihsel işçi mücadeleleri, işçinin yalnızca ücretini yükseltmek isteyen bir çalışan olmadığını; kendi emeği, kendi çalışma koşulları ve kendi geleceği üzerinde söz ve karar sahibi olmak isteyen bir toplumsal güç olduğunu ortaya koymuştur.
“Üreten biziz, yöneten de biz olacağız” anlayışı da tam olarak bu düşüncenin ifadesidir.
Bugün koşullar değişmiş olabilir.
İş kolları değişmiş olabilir.
Mücadele biçimleri değişmiş olabilir.
Ama temel soru değişmemiştir:
Üreten kimse, ürettiği üzerinde ne kadar söz sahibidir?
İşçi yalnızca üretim sürecinin bir parçası mı olacaktır?
Yoksa kendi emeği ve geleceği konusunda söz sahibi olan bir özne mi olacaktır?
İşçi mücadele ettikçe bu soru büyür.
Çünkü işçi direnişleri yalnızca ücret ve çalışma koşullarını tartışmaya açmaz.
Aynı zamanda sermaye ilişkilerini, siyasal tercihleri, kamu politikalarını ve ekonomik düzenin nasıl işlediğini de görünür hâle getirir.
İşçi hakkını aradığında, yalnızca patronun karşısına çıkmaz.
Bazen bütün bir düzenin nasıl işlediğini de sorgulamaya başlar.
Tam da bu noktada sol siyaset de kendi sınavıyla karşı karşıya kalır.
Çünkü sol olmak yalnızca sol kavramları kullanmak değildir.
Devrimci olmak yalnızca slogan atmak değildir.
Sosyal demokrat olmak yalnızca seçim dönemlerinde emekten bahsetmek değildir.
Solun gerçek ölçüsü, işçi sınıfıyla kurduğu ilişkidir.
İşçinin yanında olmayan, onun mücadelesine omuz vermeyen, onun sözünü dinlemeyen ve onun yaşadığı gerçekliği kendi siyasi konforunun dışında tutan bir anlayışın kendisini işçi sınıfının temsilcisi olarak tanımlaması tek başına yeterli değildir.
Çünkü sınıf siyaseti, sınıftan koparılamaz.
İşçi yoksa, işçinin gerçek mücadelesi yoksa, sınıf siyaseti yalnızca bir kavrama dönüşür.
Bu nedenle bugün Başaran Aksu’nun tutukluluğu üzerinden daha büyük bir soru ortaya çıkıyor:
Sol, işçinin yanında gerçekten nerede duruyor?
Bu soruya verilecek cevap, yalnızca Başaran Aksu için değil, sol siyasetin kendi geleceği açısından da önemlidir.
Çünkü Başaran’ın mücadelesi büyük zaferlerden oluşan kusursuz bir hikâye olarak anlatılmak zorunda değildir.
Her mücadelede eksikler vardır.
Her insan hata yapabilir.
Her örgütlenme deneyiminin öğrenilecek dersleri vardır.
Fakat toplumsal mücadeleleri yalnızca sonuçlarla ölçmek de doğru değildir.
Bazen küçük bir adım, gelecekteki büyük bir mücadelenin başlangıcıdır.
Bir işçinin ilk kez kendi hakkını kameranın karşısında savunması…
Korkmadan sözünü söylemesi…
Arkadaşlarını örgütlemeye başlaması…
Kendi iradesini ortaya koyması…
Bunların her biri büyük değişimlerin ilk adımları olabilir.
Başaran’ın en önemli katkılarından biri de insanların bu adımları atmasına alan açmasıdır.
Çünkü gerçek örgütlenme, bir lidere bağımlı kalabalıklar yaratmak değildir.
Gerçek örgütlenme, kendi sözünü söyleyebilen insanların çoğalmasıdır.
Başaran’ın yanında yürüyen işçiler zaman içerisinde kendi sözlerini söylemeye başladıysa, kendi mücadelelerini savunabiliyorsa ve kendi iradelerini ortaya koyabiliyorsa, işte orada bir mücadele kültürü oluşmuş demektir.
Bugün Başaran Aksu tutuklu olabilir.
Ama onun yanında yürüyen işçiler dışarıdadır.
Onların sesi dışarıdadır.
Onların mücadelesi dışarıdadır.
Başaran’ın sesi bugün susturulmaya çalışılsa bile, artık yalnızca Başaran’ın sesi değildir.
O ses işçinin sesidir.
Madencinin sesidir.
Alın terinin sesidir.
Direnenlerin sesidir.
Hakkını isteyenlerin sesidir.
Bir insanın sesini susturabilirsiniz.
Bir meydanı boşaltabilirsiniz.
Bir direnişi dağıtmaya çalışabilirsiniz.
Fakat kendi sesini bulmuş insanların iradesini kolay kolay ortadan kaldıramazsınız.
Çünkü Başaran’ın belki de en büyük başarısı, kendisinin arkasından yürüyenlerin sayısını artırmak değildir.
Yanında yürüyenlerin sayısını artırmaktır.
Bu, çok daha kalıcı bir şeydir.
Çünkü arkanızdan yürüyenler, siz durduğunuzda durabilir.
Ama yanında yürüyenler, gerektiğinde kendi yollarını yürümeyi öğrenir.
İşte gerçek örgütlenme budur.
İşte gerçek dayanışma budur.
Ve tam da bu nedenle şimdi sol, sosyalist ve sosyal demokrat partilere açık bir çağrı yapmak gerekiyor:
BAŞARAN AKSU’YU YALNIZ BIRAKMAYIN!
Eğer emekten yanaysanız, bunu bugün gösterin.
Eğer işçinin örgütlenme hakkını savunuyorsanız, bunu bugün gösterin.
Eğer sendikal mücadeleye inanıyorsanız, bunu bugün gösterin.
Eğer demokratik hak ve özgürlüklerin yanında olduğunuzu söylüyorsanız, bunu bugün gösterin.
Çünkü emek mücadelesini kürsülerden anlatmak kolaydır.
İşçinin hakkından söz etmek kolaydır.
Sosyal medyada dayanışma mesajı paylaşmak kolaydır.
Asıl mesele, zor zamanda işçinin yanında durabilmektir.
Başaran Aksu’nun yanında durmak yalnızca bir kişiye destek vermek değildir.
İşçinin örgütlenme hakkının yanında durmaktır.
Sendikal mücadelenin yanında durmaktır.
İşçinin kendi sözünü söyleme hakkının yanında durmaktır.
Emekçinin kendi hakkını arama iradesinin yanında durmaktır.
Bugün susmak tarafsızlık değildir.
Bugün susmak, işçinin yalnız bırakılmasına seyirci kalmaktır.
Elbette herkes Başaran Aksu’nun bütün siyasi tercihlerini, yöntemlerini veya geçmişteki her tutumunu benimsemek zorunda değildir.
Eleştiri yapılabilir.
Yanlış görülen noktalar tartışılabilir.
Fakat bir insanın haklarını, özgürlüklerini ve adil yargılanma hakkını savunmak için onunla aynı düşüncede olmak gerekmez.
Demokratik siyasetin gerçek sınavı da tam burada başlar.
Hak savunmak, yalnızca sevdiğimiz insanlar için hak istemek değildir.
İşte solun sınavı budur.
Bugün Başaran’ın yanında durmak, yarın başka bir işçinin, başka bir sendikacının, başka bir emekçinin hakkını savunabilecek bir demokratik kültürün yanında durmaktır.
Bu nedenle mesele yalnızca Başaran Aksu değildir.
Mesele işçinin kendi sözünü söyleme hakkıdır.
Mesele örgütlenme hakkıdır.
Mesele sendikal mücadeledir.
Mesele alın teridir.
Mesele insanların kendi geleceği üzerinde söz sahibi olabilmesidir.
Ve bugün sol, sosyalist ve sosyal demokrat partilerin önünde açık bir sorumluluk vardır:
Sözünüzü eyleminizle tamamlayın.
İşçinin yanında durun.
Başaran’ın yanında durun.
Direnen emekçinin yanında durun.
Çünkü siyaset yalnızca konuşmak değildir.
Bazen siyaset, doğru zamanda doğru yerde durabilmektir.
Bugün doğru yer bellidir:
İşçinin yanı.
Başaran’ın yanı.
Emekçinin yanı.
Çünkü bir kişinin sesini susturabilirsiniz.
Bir insanı yalnız bırakabilirsiniz.
Bir direnişi dağıtabilirsiniz.
Ama kendi sesini bulmuş işçilerin iradesini sonsuza kadar susturamazsınız.
Başaran Aksu’nun mücadelesi artık yalnızca Başaran Aksu’nun mücadelesi değildir.
Yanında yürüyen herkesin mücadelesidir.
Başaran yürürken arkasından yürüyenler değil, yanında yürüyenler çoğaldı.
Şimdi solun önünde çok açık bir soru var:
BAŞARAN AKSU’NUN YANINDA MISINIZ?
Bu sorunun cevabı yalnızca Başaran’ın değil, solun kendi vicdanının da aynası olacaktır.
