Tarihsel olarak bakıldığında kamu ve kamusallık kavramları farklı içerik ve anlamlar kazanmıştır. Devlet ve halk ile özdeşleşebilen kamu kavramı, aynı zamanda kamusal alan tartışmalarında da farklı perspektiflerin, yorumların konusu olmuştur. Durmuş’un da belirttiği gibi “en yaygın olarak kamu; herkese açık, bütün topluma ait, özel ya da kişisel olmayan, aile ya da piyasa olmayan, kolektivizm, kolektif mülkiyet ve dayanışma, kamusal eylemlilik alanı, halk (insan grubu), kamusal alanlar (mekan, yer), kamusal hizmet (kurumlar) ve vatandaşlık hakkı ya da sorumluluğu ve temsil alanı olarak kavramsallaştırılmaktadır (Durmuş, 2012: 34).”
Kamusal alan konusunda yapılan tartışmalarda henüz bir görüş birliğine varılamamış, hatta genel hatlarında bile bir uzlaşmaya ulaşılamamış olsa bile, Benhabib (2008), Batı politik düşüncesi içinde biçimlenen üç “kamu alanı” kavramından söz eder. İlk olarak Hannah Arendt’in görüşlerinde temellendirilen “cumhuriyeti ve sivil yaşamı erdeme dayandıran geleneklerde ortak kamu alanı anlayışı” olan “agonistik” (tartışmacı) ve “birleşimsel” görüşü belirtir. İkinci model Kant’la başlayan ve liberal geleneğin “adil ve istikrarlı kamu düzeni” anlayışıyla biçimlenen “legalistik” kamu alanı modelidir. Son olarak da Habermas’ın içinde yer aldığı “söylemsel “kamu diyaloğu” modelini açıklar. Kamusal alan modelleri üzerine yapılan tartışmalarda genel olarak Benhabib’in yaptığı modelleme temel alınmaktadır. Yükselbaba (2008) bu üç modellemeye Negt ve Kluge’nin “proleter kamusal alanı” modelini de ekler.
“Kamusal Alan ve Tecrübe” adlı eserlerinde Oskar Negt ve Alexander Kluge “proleter kamusal alan” modelini ortaya koymuşlardır. Üretim ilişkileri üzerinden kamusal alanı tarif eden bu model, proletaryayı kamusala taşımaya ve egemen kamusal alanı ele geçirmeye yöneliktir. Proleter kamusal alan, sınıflar üzerinden toplumu tarif etmesi, diğer modellerin tümünün liberal olması ve liberalizmin meşruiyet krizini çözmeye yönelmeleri nedeniyle, onlardan ayrılır(Yükselbaba, 2008).
Negt ve Kluge’nin çalışmasının önemi ancak tarihsel bağlamına oturtulunca anlaşılabilir. 1970’lerin başı öğrenci hareketleri, Marksist-Leninist partilerin eylemleri, anti-emperyalist kampanyalar, çevreci anti-nükleer hareketler, kadın hareketleri gibi mücadele eden birçok muhalif harekete sahne olmuştur. Negt ve Kluge’nin çalışması bu gruplar için toparlayıcı bir nitelikte olmuş ve bu grupların kendilerini hem muhalif, hem de kamusal olarak nitelendirmelerini getirmiştir.
Negt ve Kluge’ye göre, burjuva kamusal alanın ortaya çıktığı dönem, çeşitli kamusallıkların da kendini gösterdiği bir dönemdir ve burjuva kamusal alanı ile “yarışan” özelliğe sahip kamular -ulusçu kamular, popüler köylü kamuları, kadın kamuları, işçi sınıfı kamuları gibi “madun karşı kamular”- ortak dinamiklerden beslenen kamulardır”. Madun karşı kamular, bağımlı toplumsal grup üyelerinin kendi kimlik, çıkar ve ihtiyaçlarını müzakere edebilecekleri, egemen söylemin dışında muhalif söylem üretebilecekleri alanları işaret eder.
Negt ve Kluge, kamusal alanı şu şekilde tanımlamaktadırlar:
1. Kamusal alan, birbirinden farklı ekonomik, teknik ve politik örgütlenme safhalarına tekabül eden farklı tipte kamusallıkların değişken bir karışımıdır.
2. Çoklu, çeşitli ve eşitsiz katılımcılar arasındaki söylemsel çekişmenin alanıdır.
3. Farklı kamusallık tipleri ve çeşitli kamusal alanlar arasındaki örtüşmeler ve konjonktürler nedeniyle potansiyel olarak öngörülemeyen bir süreçtir.
4. Soyut evrensellik idealleri yerine maddi yapılarda temellenen farklı, çeşitli kamular arasındaki tercümeyi mümkün kılan kapsayıcı bir boyut içeren bir kategoridir.
Negt ve Kluge (2008) kamusal alanları üçe ayırır:
1. Egemen politik kamusal alan; Toplumsal mücadelelerin, sistemin yeniden üretimini sağlayacak biçimde denetlendiği, karmaşık yapılar ve araçlar içeren bir alandır. Bu alan, zayıflamakta olan burjuva kamusal alan ile, güçlenmekte olan endüstriyel-ticari kamusal alan arasındaki gerilimli alanların eklemlenmesi sonucu ortaya çıkar.
2. Alternatif kamusal alan; Ulus devletlerde küreselleşme ile ortaya çıkan sorunları ezilenlerin lehinde çözmeye çalışan söz ve eylemlerden meydana gelir. Alternatif kamusal alan sınıf dışıdır, fakat eşitsizlik ve tahakküme karşı duruşuyla sınıf ilişkilerine taraf olabilir ve bu alanda demokratik mücadeleler verebilir.
3. Karşıt-kamusal alan; Emek-sermaye çelişkisi üzerinde yükselen, sınıfsal mücadele esas alınarak anti-kapitalist, kolektif ve kurucu nitelikli politik söz ve eylemlerin oluşturduğu alandır. Karşıt kamusal alan, burjuva kamusal alanına karşıttır. Bu alan burjuva kamusal alanın ötekileştirmesi, dışlaması ile kolektif dayanışma ve karşılıklılık ilişkileri yaratır.
Bu üç kamusal alan farklı tipte olmakla birlikte bazen örtüşürler, bazen aynı mekânda varolurlar ve birçok durumda da saf halleriyle görünmezler. Bu kamusal alanlar eşzamanlı olarak vardırlar.
Kamusal alan konusunda emekçilerin ve ezilenlerin, kapitalizmin meşruiyet krizine çözüm olarak ortaya atılan kamusal alan modellerini bir yana bırakarak, kapitalizme karşıt bir model olan “Proleter kamusal alan” modeli üzerine kafa yormaları gerekir.
Ancak siyasal ve sendikal alanda karşıt kamusal alan pratiklerini geliştirmesini beklediğimiz emekten ve ezilenlerden yana olan siyasal partiler ve sendikal hareketler, kamusallık kavramını genel olarak kamu hizmetlerinin finansmanı üzerinden dar bir alana sıkıştırarak tanımlamaktadır. Bu yapılırken de, kapitalizmin, sosyal refah devletinden, neoliberal devlete dönüşümünün sonuçları üzerinden yola çıkılarak, kamu hizmetlerinin piyasalaşması çerçevesinde, bu hizmetlerin yeniden parasız olmasının yeterli olacağı bir politikada takılıp kalınmaktadır. Eğitim Sen’in, “Parasız eğitim, parasız sağlık” gibi sloganlarına ve çizdiği “karşı olma” dışında bir eğitim politikası ve alternatif eğitim sistemine sahip olmayışını bu duruma örnek olarak verebiliriz.
Alternatif politikalar geliştirmek için öncelikle Türkiye’de yaşanan neoliberal dönüşümü doğru tahlil etmek gerekiyor. Bu konuda oldukça doyurucu çözümlemeler yapılmış durumdadır. Kısaca açmak gerekirse, kapitalist dünyada 70’li yıllarda, Türkiye’de de 80’li yıllarda başlayan sosyal refah devletinin yaşadığı ithal ikameci sermaye birikimi rejimi krizi, yeni bir birikim rejimi olan ihracata dayalı sermaye birikimi rejimiyle aşılmaya çalışıldı. Bu dönüşümün tercümesi refah devletinden, neoliberal devlete geçiştir. Bu geçişin ekonomik, sosyal, siyasal ve toplumsal sonuçları olmuştur. Bu sonuçlar, sermayenin sınırsız dolaşımı, çalışma alanlarında esnekleşme, örgütsüzleştirme, güvencesizleştirme, taşeron çalıştırma, iş yerlerinin bölünmesi ve küçültülmesi, kamu hizmetlerinin azaltılması ve piyasaya açılması, kamu sektörünün küçültülmesi, sendikaların etkisizleştirilmesi, insanların türev piyasalarla uzun dönemli borçlandırılarak geleceklerinin satın alınması, insanların apolitikleştirilerek seyirci konumuna getirilmesi ve bir bütün olarak emekten ve özgürlükten yana olan hayallerinin yok edilmesi şeklinde sıralanabilir.
Neoliberalizmin toplum üzerindeki bu etkileri konusunda yerli yabancı bütün otoriteler hemfikirdir. Hemfikir olunmayan konu ise bu etkileri topluma kabul ettirirken ve rıza üretirken hangi argümanları kullandığı, daha doğru bir ifadeyle hegemonyasını oluştururken hangi enstrümanlardan yararlandığıdır. Bu konuda başta, Eğitim Sen’in kamusal alan ve laiklik politikasını oluşturan akademisyenler olmak üzere “Eğitimde Laiklik Sempozyumu”na ve “Kamusal Eğitim Çalıştayı”na sunulan bildirilerin temel yaklaşımı özetle şu şekildedir;
Neoliberal burjuva ideolojisi, din ve muhafazakârlık gibi yerleşik diğer ideolojilerle yaptığı işbirliği sonucunda adeta yeni bir din gibi kesin biat edilen bir ideolojiye dönüşürken aynı zamanda da yeni bir kültürel hegemonyanın da temellerini atmıştır. Bu kültürel hegemonya “sabır, sınav, şükür, tevekkül ve kader” gibi referansları kullanarak hem toplumdaki eşitsizliklerin hem de kamusallığın giderek dönüştürülmesinin ve daraltılmasının toplum tarafından normal görülüp kabul edilmesini, rıza gösterilmesini sağlamaktadır (Durmuş, 2012).
Bu bakış açısı ile ilgili olarak Durak’ın (2010)’ın,“Emeğin Tevekkülü Konya’da İşçi-İşveren İlişkileri ve Dindarlık” adlı çalışmasında ortaya çıkan, esnek çalışma ilişkilerinin ve enformelliğin yoğun olduğu bu bölgede emek kontrolü, günlük hayatı sarmalayan kültürel hegemonya sayesinde korunmakta ve bu emek kontrolü yalnızca iş içi değil iş dışı yaşamı da kapsadığı; işverenlerin, verdikleri tavizler sonrasında işçi işveren arasında karşılıklı bir anlaşma ortamı sağlandığı; işçilerin hâkim gruplar ile aynı dili konuşmak, aynı ortak dünya görüşünü paylaşmak ve işverenlerle bir kader birliği oluşturmak zorunda olduğu; iş yaşamının dini motiflerle süslü olmasından dolayı işçilerin, eşitsizliklere karşı sabır, sınav, şükür, tevekkül, kader gibi avuntu mekanizmaları oluşturduğu ve şartlar bu şekilde ve işçiler de bu görüşlere sahip olduğu sürece bir emek sınıfı düşüncesinin oluşmasının imkansız olduğu, sonucudur.
Bu çalışmayı kuşkusuz çok değerli buluyoruz, ancak başka çalışma alanlarında yapılan benzer çalışmaların sonuçlarının, bu çalışmayla örtüşmediğini, emekçilerin boyun eğme, rıza gösterme ve itaat etmelerinin nedenlerinin din ve dinsel ritüel ve söylemler olmadığını aksine neoliberalizmin yarattığı özgüven yitimi, rutinler, yabancılaşma, gelecek beklentisi, güvencesizlik korkusu, iş bulamama, işten atılma, toplumdan dışlanma gibi sistemin yarattığı sonuçlar olduğunu görüyoruz.
Bu çalışmalar ve sonuçları kısaca şu şekildedir;
İlk çalışma, Özdemir’e ait (2000), “Başkaldırı, onay ya da boyun eğme: Hegemonik Fabrika Rejiminde Mavi Yakalı İşçilerin Hikâyesi” başlıklı çalışma.
Çalışma, Adapazarı Toyota otomobil fabrikasında çalışan 425 işçi ile etnografik araştırma yöntemiyle yapılmış. Çalışmada, işyerinde hegemonik bir fabrika rejimi tesis etmeye yönelik, yönetimin ideolojik, teknik ve bürokratik denetim mekanizmaları ile mavi yakalı işçilerin fabrika rejimine ilişkin başkaldırı, onay ya da boyun eğme gibi duruşları incelenmiş.
Çalışma sonuçlarına göre, işçilerin rejime onay vermemekle birlikte ona karşı tümüyle muhalif ve başkaldıran bir tutum sergilemedikleri de gözlemleniyor. Bunun nedeni olarak da Türkiye’de emek pazarının dinamikleri -yapısal işsizlik, fabrika dışı sosyal güvenliğin yokluğu, vb.- işçilerin ufuklarını daraltırken, fabrikaya bağımlılığı ve dolayısıyla boyun eğme koşullarını artırıyor. Dolayısıyla, kapitalist fabrikada üretilen ve yeniden üretilen toplumsal ilişkiler, fabrika özelini aşan ve dışarıda bu ilişkileri kuşatan, sınırlayan ve belirleyen iktisadi ve siyasal yapılar içinde anlamlandırılabilir (Özdemir, 2000).
İkinci çalışma, Nurol (2015) tarafından banka çalışanlarıyla yapılmış bir nitel araştırma. “Beyaz yakalılar yönetilmeyi neden kabul ederler? İşyerlerinde tahakküme gösterilen rızanın sosyolojik bir analizi” başlıklı araştırmada, Ekim 2012-Mayıs 2013 tarihleri arasında Ankara ve İstanbul’da banka çalışanlarıyla yürütülen derinlemesine mülakatlardan faydalanılmış.
Araştırmaya göre, beyaz yakalı prototipi olarak bankacının çalışma yaşamının zorluklarına gösterdiği rızanın ardına yatan beş güncel boyut teşhis edilmiştir:
Bunların ilki, rızanın yapısal boyutuna işaret etmektedir ve emek piyasalarındaki güvencesizleşmeyle alakalıdır.
İkinci boyut, fırsatlar boyutu olarak görülebilir. Banka hiyerarşisinde yükselme olanağı ve teşvik amaçlı ödüller çalışanlara ele geçirilmeyi bekleyen fırsatlar olarak sunulmakta ve rızayı beslemektedir.
Üçüncü boyut, etkileşimsel boyut olarak adlandırılabilir. Çalışanlar arasındaki ilişkileri dönüştüren takım çalışması uygulamaları bu kısmın konusudur.
Dördüncü boyut, simgesel boyuttur. Bu boyutta bankaların çalışanlarda bir aidiyet hissi yaratmak için gösterdiği çabalar ve bu çabaların çalışanlar üzerindeki etkisi değerlendirilecektir.
Son sırada stratejik boyut yer almaktadır. Bu boyutta çalışanların yönetimden gizli bir biçimde hayata geçirdiği, kendilerine daha fazla maddi gelir ve boş zaman kazandıran bireysel stratejiler yer almaktadır.
Üçüncü çalışma ise Özdemir’e ait (2015) “İnatçı Köstebek” adlı kitapta, çağrı merkezi çalışanlarıyla yapılan çalışmanın bulguları. Yazara göre; çağrı merkezi çalışanları üzerinde çok boyutlu ve karmaşık tahakküm biçimleri işliyor. Bunlar;
-Basit ve doğrudan denetim,
-Bürokratik denetim,
-Teknolojik denetim,
-İdeolojik denetim.
Çağrı merkezi çalışanları doğrudan ve bürokratik kurallar ile denetleniyor ama esas yıpratıcı ve yıkıcı olan teknolojik ve ideolojik denetim. Yeni iletişim teknolojileri, denetimi sermayenin bile ufkunu zorlayacak boyutlara taşımış durumda. İşyerleri kameralarla gözleniyor, çağrılar dinleniyor ve çalışanın tüm çalışma süresi saniye saniye bilgisayar denetiminde izleniyor. Bunun yanında ideolojik denetim aygıtları hem vaatkâr, hem tehditkâr olabiliyor. Metropollerde, insan kaynakları yönetimi, kariyer ve şirkete güven gibi vaatkâr mekanizmalar kullanılırken, tehditkâr tavır ise sınıf içi çatışma ve işsizlerin varlığıyla hayata geçiriliyor. Taşrada ise ideolojik denetim konusunda modern yöntemlerin yanısıra, dindar-muhafazakâr referanslar da kullanılabiliyor. Burada da yine işletmeyi bir aile gibi görme ve itaat etme yaklaşımı ve aileyi koruma saiki ön plana çıkabiliyor.
Bu çalışmaların dışında neoliberalizmin yerleşmesi ve kalıcılaşması, emekçilerin ve ezilenlerin yaşamlarını yok eden, insanın doğasına aykırı bu sistemi neden kabullendikleri/boyun eğdikleri/rıza gösterdikleri konusunda, Richard Sennett’in, “Kamusal İnsanın Çöküşü”, “Beraber”, “Yeni Kapitalizmin Kültürü” ve “Karakter Aşınması” adlı eserlerinde, çok fazla bulguya rastlanabilir. Bu bulguların hiç birinde, Eğitim Sen’in, dolayısıyla da Eğitim Sen’in politikalarını oluşturan uzmanların görüşünü doğrulayacak bulgular bulunmamaktadır.
Bu konuda son olarak kapitalist toplumun işleyişi ve sonuçlarıyla ilgili olarak Marcuse’ye bakmak gerekiyor. Marcuse’ye göre (Kızılçelik, 2013:500-501); kapitalist toplum, bireyleri yabancılaştıran, tek tipleştiren ve benzeştiren, monotonluğu ve sıkıcılığı arttıran, muhalifliği ve özgürlüğü bastıran, özellikle de örgütlü muhalefeti (proletarya muhalefeti gibi) yok eden, proletaryanın sosyal değişmeyi meydana getirme kapasitesini ve potansiyelini eriten bir toplumdur.
Kapitalist toplumdaki böyle bir oluşum çeşitli araçlar yoluyla sağlanır/başarılır. Bu araçlar şu şekildedir:
1-Teknolojik Egemenlik: Kapitalist sistemde gelişen teknolojinin herkesin yararına olduğu görüntüsü yaratılır ve sömürülenlerin sistemi değiştirme iradesi kırılır.
2-Sınırlı Özgürlük Toleransı: Kapitalist sistemde bireyler çeşitli siyasi partiler ve ticari ürünler arasında seçim yapabilirler ama onların aralarındaki farklılıklar oldukça azdır.
3-Ticari Reklamcılık: Kapitalist toplumda tüketim temeldir. Sosyal denetim bile yanlış ve yapay olarak üretilen gereksinimler vasıtasıyla sağlanır. Sistem, proletaryayı kuşatan aynı ürünler ve ihtiyaçlar üretir. Onları çok iyi şekilde tanıtır ve böylece kendi kendini gerçekleştirir. Buradaki temel kaide proletaryayı tüketim toplumuna dönüştürmek ve onun başkaldırılarını engellemektir.
4-Kitle Kültürü: Kapitalist toplumda kültür, eleştirel boyutlarını ve yönlerini yitirir, yani kitle kültürüne dönüşür. Egemen konuma geçen kültür paradigması konumundaki kitle kültürü, kapitalist sistemin vazgeçilmez parçası olduğundan sistemin devamını ebedileştirir.
5-Cinsellik: Kapitalist sistem insanlara, kendi hayatlarına ilişkin önemli politik kararlara katılım özgürlüğü dışında her türlü özgürlüğü, bilhassa da cinsel özgürlüğü verir. Aşırı cinsel özgürlük, kapitalist düzene itaati yükseltir ve her türlü hoşnutsuzluğu ortadan kaldırır.
Anlatılanların dışında şu anda yaşanmakta olan metal işçilerinin direnişi, hem sarı sendika pratiğini yok eden hem de bugüne kadar bilinen “dinsellik” ezberini bozan en önemli örneklerdendir. Şöyle ki; metal işçileri bugüne kadar dinsellik sayesinde itaat edip başkaldırmıyorlardı da bugün dinsellikten uzaklaştıkları için mi başkaldırıyorlar?
Gezi olayları dinsel kimliğin çok çeşitli olmasının sonucu olarak bize dinin ve dinselliğin düzene itaat etmede ilelebet etkisinin olamayacağını göstermedi mi?
Kamusal alan ve kamusal eğitim tartışmalarının, emekçiler ve ezilenler açısından neoliberalizmi aşan karşıt kamusal alanlar yaratabilecek pratikleri ortaya çıkarabilmesi için öncelikle Eğitim Sen’in bu konudaki hâkim bakış açısının güncellenmesi gerektiğini göstermiyor mu?
Türkiye solunda hâkim görüş olan ‘Kamu’ kavramının, her zaman ‘devlet’ ile birlikte düşünülmesi durumunu aşan, devleti, içeriğinden bağımsız ‘herkese ait şey’ olarak sunan görüşler yerine, devleti, toplumsal düzenlemelere ve stratejik seçiciliğe tabi; işlevi, ortak çıkar ve irade adına toplum üyeleri için bağlayıcı kararlar almak ve uygulamak olan farklı kurum ve organizasyonların birlikteliği, sınıf mücadelelerinin bir uğrağı olarak tanımlasak ve devletle kamuyu birbirinden ayrıştırarak, yeni bir kamusallık anlayışını hayal etsek daha doğru olmaz mı?
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan, hatta kapitalist üretim ilişkilerinin Osmanlı’ya girmeye başladığı 19.yüzyıl başlarından bu yana, nasıl ki egemen sınıflar örgütlü bir güç olarak hareket edip, kapitalist sistemin devamı için gerekenleri yapıyorsa; işçi sınıfı da bir siyasal birlik olarak hareket etme yeteneğini bu toplumda dışlanan emekçiler, Kürtler, Aleviler, dindarlar, azınlıklar, kadınlar ve farklı cinsel tercihte bulunan kimliklerle birlikte, kendi karşıt kamusal alanlarını yaratmalı, özgürlük ve eşitlik idealini yakınlaştırmalıdır.
Kaynaklar
Durmuş, M. (2012) Yeniden Kamusallık. Kamusallığı Yeniden Tanımlamak ya da Yerine Devrimci Bir Seçenek Koymak. TTB Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi. Temmuz-Aralık 2012.
Yükselbaba, Ü. (2008) Kamusal Alan Modelleri ve Bu Modellerin Bağlamları. ÎÜHFM C. LXVI, S.2, s. 227-272, 2008
Benhabib, S.(2006)”Kamu Alanı Modelleri,” Cogito, Sayı: 8
Durak, Y. (2010) Emeğin Tevekkülü Konya’da İşçi-İşveren İlişkileri ve Dindarlık. İletişim Yayınevi.
Kızılçelik, S. (2008) Frankfurt Okulu. Anı Yayınları.
Nurol B. (2015) Beyaz yakalılar yönetilmeyi neden kabul ederler? İşyerlerinde tahakküme gösterilen rızanın sosyolojik bir analizi. İş, Güç Endüstri İlişkileri ve İnsan Kaynakları Dergisi. Cilt:17, Sayı 1
Özdemir, G. Yücesan (2000a) Başkaldırı, onay ya da boyun eğme: Hegemonik Fabrika Rejiminde Mavi Yakalı İşçilerin Hikâyesi. Toplum ve Bilim 86, Güz 2000
Özdemir, G. Yücesan (2000b) . 21.Yüzyılın Proletaryası. Redaksiyon Dergisi Eki. Sayı: 10 Ankara
