HALKWEBYazarlarHakikat Oy Vermez

Hakikat Oy Vermez

“Bana vicdansız bir medya verin, size bilinçsiz bir halk sunayım.”

Çağımızda iktidar artık yalnızca devlet kurumlarıyla, sermayeyle veya silahla kurulmaz. Asıl iktidar, gerçeği tanımlama gücüdür.

Kimin konuşacağına, neyin haber olacağına, hangi görüntünün gösterileceğine ve hangi sorunun sorulmayacağına karar verenler; yalnızca gündemi değil, toplumun hafızasını da şekillendirir.

George Orwell, 1984 romanında bunu tek cümleyle özetliyordu:

“Geçmişi kontrol eden geleceği, bugünü kontrol eden geçmişi kontrol eder.”

Bugün Orwell’in tarif ettiği mekanizma tanklarla değil; ekranlarla, manşetlerle, algoritmalarla ve haber merkezleriyle çalışıyor.

Noam Chomsky ise bu düzeni daha açık bir ifadeyle tanımlıyordu:

“Rızanın imalatı.”

İnsanlara ne düşüneceklerini söylemekten daha etkili olan şey, hangi konular hakkında düşüneceklerini belirlemektir.

Tam da bu nedenle modern demokrasilerde sansürün en gelişmiş biçimi yasaklamak değildir.

Görünmez kılmaktır.

Bir haberi tamamen susturmak dikkat çeker. Ancak bir haberi seçerek vermek, bağlamından koparmak, eksik aktarmak veya zamanla unutturmak çok daha etkili bir yöntemdir. Çünkü insanlar çoğu zaman yalanlarla değil, eksik gerçeklerle yönetilir.

Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde bunun sayısız örneğini gördük.

Manşetlere taşınan iddialar oldu.

Haftalarca ekranlardan düşmeyen haberler oldu.

Toplumun öfkesini yönlendiren, siyasi atmosferi şekillendiren anlatılar oldu.

Fakat yıllar geçtiğinde geriye şu sorular kaldı:

Kabataş görüntüleri nerede?

Bezm-i Âlem Valide Sultan Camii’nde içki içildiği iddiasını doğrulayacak görüntüler nerede?

Kamuoyuna kesin gerçekmiş gibi sunulan birçok anlatının tamamlayıcı delilleri neden hiçbir zaman aynı görünürlükle paylaşılmadı?

Bu soruların kendisi bile aslında meselenin özünü gösteriyor.

Çünkü mesele yalnızca bu olaylar değildir.

Mesele, hangi iddiaların manşetlere taşındığı, hangilerinin sessizce unutulduğu; hangi görüntülerin defalarca yayınlandığı, hangilerinin ise kamuoyundan saklandığıdır.

Propaganda yalnızca yalan üretmez.

Propaganda, sorgulanmayan doğrular üretir.

Bir toplum için en büyük tehdit yanlış bilgi değildir.

Yanlış olduğu artık tartışılamayan bilgidir.

Bugün medyanın önemli bir bölümü, Habermas’ın tarif ettiği kamusal alanı inşa etmek yerine onu parçalayarak siyasi kabilelere bölüyor. Kamusal aklı beslemek yerine siyasi kampları tahkim eden bir işlev görüyor. Gazetecilik, hakikati araştırmak yerine çoğu zaman kendi kitlesinin duymak istediği şeyleri tekrar ediyor.

Muhafazakâr medya kendi mahallesinin mitlerini koruyor.

Seküler medya kendi mahallesinin tabularını savunuyor.

Sonuçta ortaya çıkan şey gazetecilik değil; karşılıklı propaganda savaşları oluyor.

Oysa hakikatin ideolojisi olmaz.

Gerçek sağcı ya da solcu değildir.

Delil iktidar yanlısı ya da muhalif değildir.

Hakikat, oy vermez.

Fakat modern medya düzeni tam da bunu yapıyor:

Gerçeği siyasi aidiyetlere bölüyor.

Bir haberin doğruluğu artık delillerle değil, haberi paylaşanın kimliğiyle değerlendiriliyor.

Bu ise demokratik toplumlar için son derece tehlikeli bir eşiktir.

Çünkü medya bir ülkenin kolektif hafızasını oluşturur.

Hafızayı kontrol edenler yalnızca bugünü değil, geleceği de şekillendirir.

Tarih boyunca otoriter rejimlerin ilk hedeflerinden birinin medya olması tesadüf değildir.

Çünkü insanlar susturulmadan önce sorular susturulur.

Ve bir toplumun çöküşü, insanların yanlış cevaplar vermesiyle değil; doğru soruları sormayı bırakmasıyla başlar.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey daha fazla medya değildir.

Daha fazla kanal, daha fazla ekran, daha fazla manşet de değildir.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey hakikat karşısında gösterilecek ahlaki cesarettir.

Çünkü özgürlük yalnızca konuşabilmek değildir.

Özgürlük, kendi mahalleni rahatsız edecek soruları da sorabilmektir.

Ve belki de bugün sorulması gereken en rahatsız edici soru şudur:

Bize anlatılan hikâyelerin hangisi gerçekti?

Hangisi yalnızca inanmamız istenen bir senaryodan ibaretti?

Çünkü hakikatin yerini propagandanın aldığı yerde demokrasi bir gösteriye dönüşür.

Vatandaş ise yurttaş olmaktan çıkar, alkışlaması ya da yuhalaması beklenen bir seyirciye dönüşür.

Gerçeğin kaybedildiği yerde hiçbir siyasi zafer kalıcı değildir.

Çünkü sonunda herkes aynı karanlıkta kalır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI