HALKWEBYazarlarGerçeğin Değil, Taraftarlığın Peşinde

Gerçeğin Değil, Taraftarlığın Peşinde

0:00 0:00

 

“İnsanların çoğu gerçeği aramaz; sadece inandıklarını savunacak gerekçeler toplar. Bu yüzden tartışmalar bilgelik değil, inat üretir.”

Bu sözün kime ait olduğundan çok, bugün ne kadar tanıdık geldiği önemlidir. Çünkü tarif ettiği manzara, antik çağlardan ziyade günümüz siyasetini ve kamusal hayatını anlatıyor gibi görünmektedir.

Modern siyaset, görünüşte fikirlerin yarıştığı bir alan olmaya devam ediyor. Seçimler yapılıyor, televizyonlarda tartışmalar düzenleniyor, sosyal medya milyonlarca insanın düşüncelerini ifade ettiği devasa bir meydan işlevi görüyor. Ancak bütün bu hareketliliğin içinde eksik olan temel unsur çoğu zaman gerçeğin kendisi.

Çünkü günümüz siyasal kültüründe insanlar çoğunlukla neyin doğru olduğunu öğrenmeye çalışmıyor; daha çok zaten doğru olduğuna inandıkları şeyi savunmanın yollarını arıyor. Bir siyasetçinin konuşmasını dinlerken amacı anlamaya değil, hata yakalamaya odaklanıyoruz. Bir ekonomik veriyi değerlendirirken rakamın ne söylediğine değil, kendi dünya görüşümüzü destekleyip desteklemediğine bakıyoruz.

Böyle bir ortamda bilgi, hakikati aydınlatan bir araç olmaktan çıkıp siyasi kimliklerin mühimmatına dönüşüyor.

Elbette insanlar her zaman bilinçli olarak gerçeği reddetmez. Bilginin giderek karmaşıklaşması, gündelik hayatın hızlanması ve ait olduğumuz gruplarla uyum içinde kalma isteği de bu eğilimi güçlendirir. Ancak sonuç değişmez: İnsanlar çoğu zaman düşüncelerini gerçeklere göre şekillendirmek yerine, gerçekleri düşüncelerine göre yorumlamaya başlar.

Bu durumun en görünür sonucu kutuplaşmadır. Kutuplaşma yalnızca farklı düşüncelere sahip insanların varlığı değildir. Asıl sorun, karşı tarafın yalnızca yanlış değil, aynı zamanda kötü niyetli olmak zorunda olduğuna inanmaya başlamaktır. Siyasi rakip artık farklı düşünen bir yurttaş değil; yenilmesi gereken bir düşman olarak görülür.

Oysa demokrasinin temel varsayımı çok daha mütevazıdır: Hiç kimse gerçeğin tamamına sahip değildir. Demokratik sistem, farklı görüşlerin karşılaşmasından daha doğru sonuçlar çıkabileceği umuduna dayanır. Ancak bu umut, tarafların birbirini dinlemeye ve gerektiğinde kendi kanaatlerini gözden geçirmeye istekli olduğu ölçüde anlam taşır.

Bugün ise siyaset giderek bir hakikat arayışından çok bir aidiyet gösterisine dönüşüyor. İnsanlar fikirlerini değiştirmekten korkuyor; çünkü fikir değiştirmek bir öğrenme süreci değil, bir kimlik kaybı olarak görülüyor. Bir konuda yanıldığını kabul etmek erdem değil, zayıflık sayılıyor. Bu nedenle siyasal aktörler de seçmenlerinin duymak istediklerini söylemeyi, duymaları gerekenleri söylemekten daha güvenli buluyor.

Sosyal medya bu eğilimi daha da güçlendiriyor. Algoritmalar çoğu zaman bizi hoşumuza giden içeriklerle buluştururken, farklı görüşlerle karşılaşma ihtimalimizi azaltıyor. Ancak sorun yalnızca algoritmalar değildir; insanlar da çoğu zaman kendi kanaatlerini zorlayan içeriklerden bilinçli ya da bilinçsiz biçimde uzak durmayı tercih ediyor. Her ne kadar dijital platformlar farklı fikirleri duyabilmek için tarih boyunca görülmemiş fırsatlar sunsa da, pratikte çoğu kullanıcı kendi düşüncelerini doğrulayan içeriklerin içinde kalmayı seçiyor. Sonunda aynı ülkeye bakan insanlar, birbirinden tamamen farklı gerçeklikler görüyor.

Bu noktada siyasetin önündeki en büyük kriz ekonomik ya da kurumsal değil, epistemolojik bir krizdir; yani insanların hangi bilgilere güveneceği, gerçek ile yorum arasındaki farkı nasıl ayırt edeceği ve ortak bir gerçeklik zemini üzerinde nasıl buluşacağı sorunudur. Eğer toplum bu zeminde uzlaşamazsa, hangi ideolojinin iktidarda olduğunun da önemi azalır. Çünkü tartışmanın zemini çöktüğünde geriye yalnızca güç mücadelesi kalır.

Belki de bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla konuşmak değil, daha fazla şüphe duymaktır. Kendi düşüncelerimizden, kendi tarafımızdan ve kendi kesinliklerimizden şüphe duymak…

Çünkü bilgelik, haklı çıkmakla başlamaz. Bilgelik, yanılıyor olabileceğini kabul etmekle başlar.

Ve siyasetin yeniden ortak akıl üretebilmesini istiyorsak, önce taraftar olmayı değil, yurttaş olmayı hatırlamak zorundayız. Çünkü demokrasiler yalnızca oy veren insanlarla değil, yanılıyor olabileceğini kabul eden yurttaşlarla ayakta kalır. Aksi halde tartışmalar ortak akıl üretmek yerine, yalnızca daha fazla inat üretmeye devam edecektir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI