Bir insanın ne söylediğinden çok, hangi değirmene su taşıdığı önemlidir. Çünkü insan zamanla en çok beslediği şeye dönüşür.
Hakikatin değirmenine su taşıyan insan bilgeliği büyütür. Vicdanın değirmenine su taşıyan merhameti çoğaltır. İnsanlığın değirmenine su taşıyan ise paylaşmayı, dayanışmayı ve ortak yaşamı geliştirir.
Peki ya sürekli kendi değirmenine su taşıyan insan?
Kendi görünürlüğünü, kendi çıkarını, kendi etkisini ve kendi merkeziliğini besleyen bir insan demokratik toplum inşa edebilir mi?
Bu soru yalnızca bireysel bir ahlak sorusu değildir. Aynı zamanda siyasal, toplumsal ve felsefi bir sorudur. Çünkü demokratik toplumun kaderi, büyük ölçüde onu kurmaya çalışan insanların kişiliklerinde saklıdır.
Demokratik toplumun özü “ben” değil, “biz” bilincidir. Ortak yaşamın gelişmesi, bireyin kendisini toplumun üzerinde değil, toplumun bir parçası olarak görebilmesiyle mümkündür. Bu nedenle demokratik toplum yalnızca bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bir yaşam kültürüdür.
Fakat kendi değirmenine su taşıyan insan için toplum çoğu zaman amaç değil araçtır. İnsanlar birlikte üretilecek değerler olarak değil, kendi etkisini büyütecek unsurlar olarak görülmeye başlanır. Böyle bir yaklaşımın olduğu yerde dayanışma zayıflar, paylaşım daralır ve ortak akıl giderek yerini kişisel hesaplara bırakır.
İktidar tam da burada ortaya çıkar.
Çünkü iktidar yalnızca devlet, makam veya para değildir. İktidar, insanın kendisini merkeze yerleştirme eğilimidir. Her konuda belirleyici olmak istemesi, görünür olmadığında rahatsızlık duyması, eleştiriyi gelişim fırsatı yerine tehdit olarak algılamasıdır.
Bu nedenle iktidar sorunu, kurumlar ortaya çıkmadan önce kişilikte başlar.
Aslında insanın en büyük yenilgisi başkalarına yenilmesi değildir; kendi egosuna yenilmesidir. Çünkü kendi egosuna yenilen insan, özgürlükten söz etse de özgürleşemez; eşitlikten söz etse de eşitliği yaşatamaz. Kendi içinde çözemediği iktidar sorununu, kuracağı hiçbir toplumsal modelde çözemez.
Kendi içindeki iktidar eğilimini aşamamış bir insanın kurduğu yapı ne kadar demokratik görünürse görünsün, zamanla kendi karakterini yansıtmaya başlar. Komün de kursa, meclis de oluştursa, dernek de yönetse, eğer zihniyetinde paylaşım yerine hükmetme arzusu varsa, kurduğu yapı da bundan etkilenir.
Bu yüzden demokratik toplum meselesi yalnızca sistem meselesi değildir; aynı zamanda bir kişilik meselesidir.
Özellikle eleştiri ve özeleştiri konusu burada belirleyici hale gelir. Çünkü demokratik kültür, insanın kendisini sorgulayabilme cesareti üzerine kuruludur. Kendi eksiklikleriyle yüzleşebilen insan gelişebilir. Kendisini eleştirinin üstünde gören insan ise zamanla hakikatten uzaklaşır.
Böyle bir kişilik toplantıları da gerçek anlamda demokratikleştiremez. Çünkü toplantıyı ortak aklın geliştiği bir alan olarak değil, kendi etkisinin görünür olduğu bir alan olarak görmeye başlar. Eleştiri onun için öğrenme fırsatı değil, konumuna yönelmiş bir tehdit haline gelir. Dinlemek yerine savunur, anlamaya çalışmak yerine haklı çıkmaya yönelir.
Oysa hakikate yolculuk, insanın önce kendisiyle yüzleşebilme cesaretidir.
Kendi zaaflarını göremeyen insan toplumsal sorunları da doğru okuyamaz. Kendi içindeki iktidar eğilimlerini sorgulamayan insan özgürlük mücadelesini bile farkında olmadan yeni bağımlılıklar üreten bir alana dönüştürebilir.
Tarih boyunca özgürlük iddiasıyla ortaya çıkan birçok hareketin zamanla eleştirdiği yapılara benzemesi tesadüf değildir. Sorun çoğu zaman hedeflerde değil, o hedefleri gerçekleştirmeye çalışan kişiliklerde ortaya çıkmıştır. Çünkü dönüşmeyen insan, eline geçen her aracı sonunda kendi zihniyetine göre şekillendirir.
Komünler, meclisler, dernekler, kooperatifler ya da demokratik kurumlar tek başına özgürlüğün garantisi değildir. Eğer onları yaşatan insan dönüşmemişse, demokratik araçlar bile zamanla kişisel nüfuz alanlarına dönüşebilir. Yetkinin paylaşılması gereken yerde yetki birikir; ortak emeğin büyümesi gereken yerde kişiler büyür; hakikatin konuşulması gereken yerde ise sadakat öne çıkar.
Bu nedenle demokratik toplumun ilk şartı demokratik kurumlar değil, demokratik kişiliktir.
Demokratik kişilik; paylaşabilen, dinleyebilen, yetkiyi tek elde toplamayan, eleştiriden korkmayan, özeleştiriyi gelişmenin bir parçası olarak gören ve kendisini merkeze koymadan birlikte yaşamayı başarabilen kişiliktir. Böyle bir insan için güç üstünlük değil sorumluluk, görünürlük ise ayrıcalık değil hizmet imkânıdır.
Sonuçta soru dönüp dolaşıp aynı yere gelir:
Kendi değirmenine su taşıyan insan demokratik toplum inşa edebilir mi?
Belki bir örgüt kurabilir.
Belki bir kurum yaratabilir.
Belki çevresinde kalabalıklar toplayabilir.
Fakat demokratik toplum bundan çok daha derin ve fazla bir şeydir.
Demokratik toplum, insanların bir egoizm gölgesinde değil, ortak hakikatin ışığında buluşabildiği yaşamdır.
Bu nedenle demokratik toplumun önündeki en büyük engellerden biri yalnızca dışımızdaki iktidarlar değil, içimizde taşıdığımız iktidar arzusudur.
Çünkü insanın kurduğu her yapı, biraz da kendi kişiliğinin aynasıdır.
İçinde paylaşım varsa paylaşım büyür.
İçinde hakikat varsa hakikat büyür.
İçinde sevgi varsa sevgi büyür.
Ama içinde iktidar varsa, en güzel fikirler bile zamanla onun gölgesine girer.
Belki de bu yüzden yeni bir dünyanın yolu önce yeni bir insandan geçer.
Kendi egosunu aşamamış insanın kurduğu özgürlük, yarım bir özgürlüktür.
Kendi iktidarını sorgulamamış insanın kurduğu demokrasi, eksik bir demokrasidir.
Kendi içinde devrim yapamamış insanın yaptığı devrim ise er ya da geç eski dünyanın izlerini taşımaya başlar.
Çünkü insan, farkında olsun ya da olmasın, sonunda en çok su taşıdığı değirmene dönüşür.
Ve belki de hakikatin sormaya devam ettiği en yakıcı soru şudur:
Sen dünyayı değiştirmeye çalışırken, seni değiştirip dönüştüren hangi değirmendi?
