HALKWEBYazarlarDEVLETİN ÖĞRETMENİ, PİYASANIN ÖĞRETMENİ

DEVLETİN ÖĞRETMENİ, PİYASANIN ÖĞRETMENİ

Kamuda Memur, Özelde Mevsimlik İşçi

EŞİTLİK DERSİNİN VERİLEMEDİĞİ ÜLKE

Modern devletin en temel iddialarından biri fırsat eşitliğidir.

Eğitim ise bu iddianın hayata geçtiği en önemli alandır.

Bu nedenle bütün dünyada öğretmenlik yalnızca bir meslek olarak görülmez; kamusal bir görev, toplumsal bir sorumluluk ve gelecek inşasının temel unsuru olarak kabul edilir.

Fakat Türkiye’de yıllardır görmezden gelinen büyük bir çelişki var:

Aynı üniversiteden mezun olmuş, aynı diplomayı almış, aynı pedagojik formasyondan geçmiş, aynı müfredatı anlatan iki öğretmenden biri devlet güvencesi altında çalışırken diğeri piyasanın insafına terk edilmiş durumda.

Birisi eğitim yılının sonunda tatil planı yapıyor.

Diğeri işsiz kalıp kalmayacağını düşünüyor.

Birisi emeklilik hesabı yapıyor.

Diğeri eksik yatırılan primlerinin peşine düşüyor.

Birisi mesleğini icra ediyor.

Diğeri mesleğini koruyabilmek için mücadele veriyor.

Sorulması gereken ilk soru şudur:

Nasıl oldu da aynı mesleği yapan insanlar arasında bu kadar büyük bir statü farkı oluştu?

Bu soru yalnızca özel okul öğretmenlerinin sorunu değildir.

Bu soru doğrudan sosyal devlet anlayışının sorgulanması gereken noktadır.

Çünkü sosyal devletin varlık nedeni tam da piyasanın yarattığı eşitsizlikleri dengelemektir.

Bugün eğitim sektöründe ortaya çıkan tablo ise bunun tam tersini gösteriyor.

Devlet, öğretmen yetiştiriyor.

Üniversiteler diploma veriyor.

Milli Eğitim Bakanlığı aynı öğretmenlik yeterliliklerini tanıyor.

Ancak iş çalışma hayatına geldiğinde iki farklı Türkiye ortaya çıkıyor.

Bir tarafta kamusal güvencelerle desteklenen öğretmenler.

Diğer tarafta her yıl yeniden sözleşme bekleyen, yaz aylarında gelirini kaybeden, çoğu zaman gelecek planı yapamayan öğretmenler.

Daha da düşündürücü olan ise bu durumun normalleşmiş olmasıdır.

Sanki özel okul öğretmeninin güvencesiz çalışması doğanın bir kanunuymuş gibi davranılıyor.

Sanki eğitim sektöründe yaşananlar herhangi bir ticari işletmedeki çalışma ilişkilerinden ibaretmiş gibi görülüyor.

Oysa burada üretilen şey ayakkabı değildir.

Mobilya değildir.

Bir tüketim ürünü değildir.

Burada üretilen şey insan yetiştirmektir.

Ve insan yetiştirenlerin kendi hayatlarını kuramayacak kadar güvencesiz hale gelmesi yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir sorundur.

Bir ülke öğretmenine nasıl davranıyorsa, aslında geleceğine de öyle davranıyordur.

Bugün özel okul öğretmenlerinin yaşadığı tabloya baktığımızda ise karşımıza çıkan şey yalnızca bir çalışma hayatı problemi değil; eğitim politikalarının, sosyal devlet anlayışının ve kamusal sorumluluk kavramının aynı anda sorgulanmasını gerektiren derin bir eşitsizlik meselesidir.

Çünkü mesele artık maaş meselesini aşmıştır.

Mesele, aynı diplomaya sahip insanların neden farklı yurttaşlar gibi muamele gördüğü meselesidir.

EĞİTİMİN TİCARİLEŞMESİ VE ÖĞRETMENİN MALİYET KALEMİNE DÖNÜŞMESİ

Son yirmi yılda Türkiye’de eğitim alanında yaşanan en büyük dönüşümlerden biri, özel eğitim sektörünün olağanüstü büyümesi oldu.

Bir zamanlar belirli gelir gruplarına hitap eden sınırlı sayıdaki özel okul modeli, bugün ülkenin hemen her şehrine yayılmış devasa bir sektöre dönüşmüş durumda.

Binlerce kampüs…

Milyonlarca öğrenci…

Yüz milyarlarca liralık ekonomik hacim…

Parlak tanıtım filmleri…

Uluslararası programlar…

Yabancı dil vaatleri…

Teknolojik altyapılar…

Ve her yıl büyüyen bir eğitim piyasası…

Ancak bütün bu büyümenin tam ortasında dikkat çekici bir paradoks var.

Sektör büyüyor.

Okul sayısı artıyor.

Velilerin ödediği ücretler yükseliyor.

Fakat öğretmenin ekonomik güvencesi aynı oranda büyümüyor.

Hatta birçok durumda geriliyor.

Çünkü eğitim giderek kamusal bir hizmet olmaktan çok piyasa mantığıyla yönetilen bir faaliyet alanına dönüşüyor.

Piyasanın temel mantığı ise basittir:

Geliri artırmak.

Maliyeti azaltmak.

İşte tam bu noktada öğretmen, eğitim sisteminin öznesi olmaktan çıkıp maliyet tablosunun bir satırına indirgeniyor.

Oysa eğitim sektörünün en büyük çelişkisi de burada başlıyor.

Çünkü bir okulun gerçek değeri binasının büyüklüğüyle değil, öğretmeninin niteliğiyle ölçülür.

Veliler çocuklarını betonarme yapılara değil öğretmenlere emanet eder.

Sınav başarısını sağlayan akıllı tahta değildir.

Bir öğrencinin hayatına dokunan şey kampüs büyüklüğü değildir.

Bütün bunların merkezinde öğretmen vardır.

Fakat piyasa mantığı tam tersine çalışıyor.

Reklam bütçeleri büyüyor.

Tanıtım organizasyonları artıyor.

Kurumsal görünürlük için milyonlar harcanıyor.

Ancak sıra öğretmenin çalışma koşullarına geldiğinde tasarruf refleksi devreye giriyor.

Daha düşük ücret…

Daha fazla ders saati…

Daha fazla nöbet…

Daha fazla görünmeyen mesai…

Daha fazla performans baskısı…

Daha az güvence…

Bu tablo yalnızca ekonomik bir tercih değildir.

Bu aynı zamanda eğitimin ne olarak görüldüğünü de ortaya koyan ideolojik bir tercihtir.

Çünkü öğretmeni merkeze koyan sistem ile kârlılığı merkeze koyan sistem arasında temel bir fark vardır.

Birincisinde öğretmen yatırım olarak görülür.

İkincisinde gider kalemi olarak.

Bugün özel okul öğretmenlerinin anlattıkları hikâyelerin ortak noktası tam da budur.

Öğretmenler artık yalnızca eğitim vermiyor.

Etüt yapıyor.

Nöbet tutuyor.

Tanıtım günlerinde görev alıyor.

Veli ilişkileri yürütüyor.

Etkinlik organizasyonları hazırlıyor.

Sosyal medya görünürlüğüne katkı sağlıyor.

Çoğu zaman branşı dışındaki işlere yönlendiriliyor.

Ancak bütün bunların karşılığında sahip oldukları haklar giderek daralıyor.

Daha acı olan ise bu durumun yalnızca öğretmeni değil öğrenciyi de etkilemesidir.

Çünkü eğitimde kalite ile öğretmenin çalışma koşulları arasında doğrudan bir ilişki vardır.

Kendini güvende hissetmeyen öğretmen özgür düşünemez.

Gelecek kaygısıyla yaşayan öğretmen uzun vadeli eğitim planı kuramaz.

Sürekli sözleşme baskısı altında çalışan öğretmen akademik bağımsızlığını koruyamaz.

Dolayısıyla burada kaybeden yalnızca öğretmen değildir.

Kaybeden eğitimdir.

Kaybeden öğrencidir.

Kaybeden toplumun geleceğidir.

Ve bütün bunlar olurken eğitim sektörünün büyümesini başarı hikâyesi olarak anlatmak, binanın cephesine bakıp temelde oluşan çatlakları görmezden gelmekten başka bir şey değildir.

SINIFTA EŞİTLİK ANLATANLARIN EŞİTSİZLİKLE YAŞAMASI

Bir toplumun en büyük çelişkileri bazen rakamlarda değil, sembollerde saklıdır.

Türkiye’nin eğitim sistemindeki en büyük sembolik çelişkilerden biri de şudur:

Çocuklara eşitlik anlatan öğretmenlerin kendileri eşitsizliğin içinde yaşamaktadır.

Sınıfta anayasal haklar anlatılıyor.

İnsan hakları anlatılıyor.

Sosyal devlet anlatılıyor.

Fırsat eşitliği anlatılıyor.

Emek anlatılıyor.

Adalet anlatılıyor.

Ancak ders bitip öğretmenler odasına geçildiğinde, anlatılan kavramlarla yaşanan gerçeklik arasındaki mesafe bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.

Bir öğretmen aynı devletin tanıdığı diplomaya sahip olduğu halde, yalnızca çalıştığı kurumun tabelası farklı olduğu için bambaşka bir çalışma rejimine tabi tutuluyorsa burada ciddi bir sistem sorunu vardır.

Çünkü mesele ücret farklılığından çok daha büyüktür.

Mesele yurttaşlık hakkı meselesidir.

Mesele sosyal adalet meselesidir.

Mesele devletin aynı mesleği yapan insanlara farklı muamele göstermesi meselesidir.

Özel okul öğretmenlerinin yaşadığı güvencesizlik yalnızca ekonomik sonuçlar doğurmuyor.

Psikolojik sonuçlar da doğuruyor.

Bir sonraki yıl ne olacağını bilmeden yaşamak…

Sözleşmenin yenilenip yenilenmeyeceğini beklemek…

Yaz aylarında gelir kaybı yaşamak…

Kira, fatura ve yaşam maliyetlerini düşünmek…

Bütün bunlar öğretmenin yalnızca cebini değil zihnini de işgal ediyor.

Ve tam burada eğitim sisteminin en büyük kaybı ortaya çıkıyor.

Çünkü zihni sürekli hayatta kalma mücadelesiyle meşgul olan bir öğretmenden, öğrencilerine ilham vermesi bekleniyor.

Oysa insanlık tarihi bize başka bir şey söylüyor.

Aristoteles’ten Hannah Arendt’e kadar pek çok düşünür, özgür düşüncenin ön koşulunun güvence olduğunu vurgulamıştır.

Sürekli varoluş kaygısı yaşayan bireylerin yaratıcı, özgür ve üretken olması son derece zordur.

Bugün özel okul öğretmenlerinin yaşadığı sorun tam da budur.

Sorun yalnızca düşük maaş değildir.

Sorun yalnızca sözleşme değildir.

Sorun, öğretmenin sürekli belirsizlik içinde yaşamaya zorlanmasıdır.

Bu yüzden son yıllarda özel okul öğretmenlerinin yaptığı eylemler, yürüyüşler, basın açıklamaları ve hatta açlık grevleri yalnızca çalışma hayatına ilişkin talepler değildir.

Bunlar aynı zamanda görünmez hale getirilen bir eşitsizliğin görünür kılınma çabasıdır.

Çünkü yıllardır eğitim tartışmalarında öğrenciler konuşuldu.

Veliler konuşuldu.

Okullar konuşuldu.

Müfredatlar konuşuldu.

Ama öğretmenin kendisi yeterince konuşulmadı.

Bugün yaşanan gerilim biraz da bunun sonucudur.

Çünkü uzun süre duyulmayan sesler, bir noktadan sonra daha yüksek çıkmaya başlar.

Ve bugün özel okul öğretmenlerinin sorduğu soru aslında son derece yalındır:

Madem aynı eğitimi veriyoruz…

Madem aynı sorumluluğu taşıyoruz…

Madem aynı geleceği inşa ediyoruz…

O halde neden aynı güvencelere sahip değiliz?

İşte bu soru yalnızca Milli Eğitim Bakanlığı’nın değil, sosyal devlet iddiasında bulunan bütün siyasal yapıların cevaplamak zorunda olduğu bir sorudur.

Çünkü bu soru öğretmenlerin değil, doğrudan doğruya adaletin sorusudur.

SORUNU GÖRMEK YETMEZ, ÇÖZMEK DE GEREKİR

Bugün artık kimse sorunun varlığını inkâr etmiyor.

Özel okul öğretmenleri konuşuyor.

Sendikalar rapor yayımlıyor.

Akademisyenler uyarıyor.

Veliler görüyor.

Siyasetçiler hak veriyor.

Fakat bütün bu kabulün ardından değişmeyen bir şey var:

Sorun yerinde duruyor.

Çünkü Türkiye’de birçok konuda olduğu gibi eğitim alanında da teşhis ile tedavi arasındaki mesafe giderek büyüyor.

Herkes öğretmenlerin yaşadığı eşitsizliği görüyor.

Ama bu eşitsizliği ortadan kaldıracak siyasal iradeyi ortaya koyan pek az kişi çıkıyor.

Oysa mesele son derece açıktır.

Eğer aynı diplomaya sahip iki öğretmenden biri kamusal güvence altında çalışırken diğeri her yıl yeniden iş aramak zorunda kalıyorsa, burada piyasa başarısından değil sosyal devlet başarısızlığından söz edilir.

Çünkü sosyal devletin temel görevi yalnızca yardım dağıtmak değildir.

Asıl görevi, insanların insanca yaşayabilecekleri çalışma koşullarını garanti altına almaktır.

Bugün özel okul öğretmenlerinin taleplerine bakıldığında da ortada olağanüstü bir istek listesi yoktur.

Kimse ayrıcalık istemiyor.

Kimse imtiyaz istemiyor.

Kimse dokunulmazlık istemiyor.

İstenen şey, öğretmenlik mesleğinin asgari onurunu koruyacak düzenlemelerdir.

Her şeyden önce taban maaş uygulaması yeniden hayata geçirilmelidir.

Bir öğretmenin gelirinin tamamen piyasa koşullarına bırakılması eğitim hizmetinin niteliğiyle bağdaşmaz.

Devlet, öğretmenlik mesleğinin alt sınırını koruyacak mekanizmaları oluşturmak zorundadır.

İkinci olarak, belirli süreli sözleşme uygulaması yeniden ele alınmalıdır.

Sürekli devam eden bir işte çalışan öğretmenin her yıl yeniden sözleşme baskısıyla karşı karşıya bırakılması, modern çalışma hukukunun ruhuyla da çelişmektedir.

Öğretmenler için belirsiz süreli sözleşme esas hale getirilmelidir.

Üçüncü olarak, çalışma hayatındaki denetim sistemi gerçek anlamda işler hale getirilmelidir.

Eksik sigorta…

Kayıt dışı ücret…

Fazla mesainin görünmez hale getirilmesi…

Farklı unvanlarla çalıştırma uygulamaları…

Bunların tamamı denetlenebilir sorunlardır.

Sorun kural eksikliği değil, uygulama eksikliğidir.

Dördüncü olarak, sendikal örgütlenme üzerindeki fiili baskılar ortadan kaldırılmalıdır.

Bir öğretmenin hak aradığı için işsiz kalma korkusu yaşadığı yerde çalışma barışından söz edilemez.

Öğretmen örgütlenebilmeli, itiraz edebilmeli, talepte bulunabilmeli ve bunu yaptığı için cezalandırılmayacağından emin olmalıdır.

Ancak bütün bunlardan daha büyük bir mesele vardır.

Türkiye’nin eğitim anlayışını yeniden tartışması gerekmektedir.

Çünkü son yıllarda eğitim giderek piyasa mantığıyla ele alınan bir alana dönüşmüştür.

Oysa eğitim yalnızca ekonomik bir faaliyet değildir.

Eğitim aynı zamanda toplumsal bir sözleşmedir.

Bir toplumun geleceğe ilişkin ortak yatırımının adıdır.

Bu nedenle özel okulda çalışan öğretmen de kamuda çalışan öğretmen kadar kamusal bir görevi yerine getirmektedir.

Çocukların zihnine bilgi aktaran kişinin maaşını kimin ödediği değil, yaptığı işin toplumsal değeri önemlidir.

Bugün Türkiye’nin önünde duran temel soru şudur:

Öğretmeni piyasanın insafına bırakılmış bir eğitim sistemiyle mi devam edeceğiz, yoksa öğretmeni merkeze alan bir eğitim anlayışı mı inşa edeceğiz?

Çünkü unutulmamalıdır ki eğitim sistemleri bina eksikliğinden değil, öğretmenin değersizleştirilmesinden çöker.

Ve bir ülke, çocuklarının geleceğini emanet ettiği öğretmenlerin bugününü koruyamıyorsa, yarınını da güvence altına alamaz.

Bu nedenle özel okul öğretmenlerinin verdiği mücadele yalnızca kendi haklarının mücadelesi değildir.

Bu mücadele, eğitimin kamusal niteliğini, sosyal devlet ilkesini ve fırsat eşitliği fikrini savunma mücadelesidir.

Asıl soru artık şudur:

Aynı kürsüde duran iki öğretmenden birini memur, diğerini mevsimlik işçi gibi görmeye daha ne kadar devam edeceğiz?

YAZARIN DİĞER YAZILARI