Toplumsal barış, sadece kavganın olmaması değildir. İnsanların korkmadan konuşabildiği, haksızlığa uğradığında yalnız kalmayacağını bildiği, kapısı çaldığında irkilmediği bir haldir. Sessizliğin değil, güvenin olduğu yerdir.
Barış var diyorlar.
Gerçekten mi.
Ortalık sessiz diye mi? Kimse bağırmıyor diye mi? Kimse “bu işte bir gariplik var” demiyor diye mi?
Sessizlik ile barışın karıştırılması eski bir alışkanlık. İtiraz yoksa, her şey yolunda sayılıyor. Oysa bazen ortalık sakinleştiğinde değil, insanlar konuşmayı bıraktığında tehlike başlar.
Çünkü insan durduk yere susmaz.
Bir şey söylemeden önce küçük bir hesap yapıyor artık herkes.
Değer mi.
Başımı ağrıtır mı.
Bir şey değişir mi.
Cevap genelde aynı.
Değmez.
Ağrıtır.
Değişmez.
İşte o anda bir toplumun sesi kısılır. Dışarıdan bakınca huzur gibi görünür. İçeriden bakınca bu, vazgeçmenin sessizliğidir.
Ve biz o sessizliğe güzel bir isim veriyoruz.
Barış.
Oysa barış, sadece kavga olmaması değildir. Korkmadan konuşabilmektir. Haksızlığa uğradığında yalnız kalmayacağını bilmektir. Kapı çaldığında irkilmemektir.
Bunlar yoksa, adı ne olursa olsun, ortada barış yoktur.
Bir de adalet meselesi var. O hep “varmış gibi” durur.
Kağıt üstünde herkes eşit. Kurallar yazılı. Sistem tarifli.
Ama hayat kağıt üstünde yaşanmıyor.
Biri bir telefonla işini çözer.
Diğeri aynı iş için günlerce dolaşır.
Aynı hata iki farklı sonuç doğurur.
Aynı hak iki farklı kapıya çıkar.
Ve herkes bunu bilir. Kimse yüksek sesle söylemez.
Ve sonra denir ki sistem çalışıyor.
Çalışıyor. Ama kimin için çalıştığı biraz muğlak.
İnsanlar bunu görüyor mu.
Görüyor.
Peki ne yapıyor.
Nichts.
İçine atıyor. Not ediyor. Biriktiriyor.
Sessiz toplumlar unutmaz. Sadece konuşmaz.
Sonra bir gün bir şey olur.
Bir cümle, bir olay, bazen küçücük bir kıvılcım.
Ve yılların birikimi bir anda yüzeye çıkar.
O zaman şaşırılır.
“Bu öfke nereden çıktı” denir.
Sanki hiç işaret yokmuş gibi.
Oysa işaret çoktu. Sadece görmek zahmetliydi.
Çözüm de hazırdır her zaman.
“Geçmişi kapatalım.”
Konuşmayalım. Üstünü örtelim. Devam edelim.
Çünkü mesele hiçbir zaman sorunlar olmadı. Mesele, o sorunların görünür olmasıydı.
Oysa gerçek barışın yolu tam tersidir.
Konuşmadan olmaz.
Kabul etmeden olmaz.
Düzeltmeden hiç olmaz.
Ve evet, bunlar zahmetlidir.
Bazen birilerinin sorumluluk alması gerekir. Bazen birilerinin yerinden kalkması. Bazen de “ben yaptım” diyebilmesi.
Bu yüzden en kolay yol seçilir.
Hiçbir şey olmamış gibi devam etmek.
Ama bu yolun bir bedeli vardır. Sessizlik birikir. Güvensizlik yayılır. İnsanlar birbirine değil, sadece kendi dar alanına güvenir hale gelir.
Toplum dediğimiz şey de orada çözülmeye başlar zaten.
Bir de işin bize düşen kısmı var.
Bir haksızlık gördüğünde ne yapıyorsun.
Dönüp bakıyor musun.
Yoksa “bana dokunmuyor” deyip geçiyor musun.
Belki de en kritik soru şu.
Bir gün o haksızlık sana dokunduğunda, dönüp bakacak birini bulabilecek misin.
Asıl kırılma noktası burası.
Çünkü barış sadece yukarıdan kurulmaz. Aşağıda, insanların birbirine nasıl davrandığıyla ayakta kalır.
Eğer herkes biraz geri çekiliyorsa, biraz susuyorsa, biraz görmezden geliyorsa…
Ortaya çıkan şey düzen değil, boşluktur.
Ve o boşluk bir gün mutlaka dolar.
Sonunda dönüp dolaşıp aynı soruya geliyoruz.
Barış kimin payına düşüyor.
Eğer cevap, işi yolunda olanlara, güvende olanlara, sesi zaten çıkanlara ise…
Bu bir barış değil. Bu, konfor alanının korunmasıdır.
Gerçek barış daha zor bir şeydir.
Kapısı çalınanın da güvende hissetmesi.
Sesi çıkmayanın da.
Hakkını ararken yalnız bırakılanın da.
Eğer barış onların payına da düşüyorsa, işte o zaman konuşabiliriz.
Yoksa elimizde zaten çok iyi işleyen bir şey var.
Sessizlik.
Adını yanlış koymuşuz sadece.
