HALKWEBAutorenUlus-Devletin Kurucu Mantığı: “Devlet” Kimliklerin Değil, Vatandaşların “Devlet”idir

Ulus-Devletin Kurucu Mantığı: “Devlet” Kimliklerin Değil, Vatandaşların “Devlet”idir

Devlet, kimliklerin değil vatandaşların devletidir. Kimlikler korunur, sorunlar çözülür; ama, egemenlik bölünmez.

0:00 0:00

Türkiye Cumhuriyeti, Türk kültürü ve Türk kimliği ekseninde bir ulus-devlet olarak inşa edilmeye başlanmıştır. Bu tercih, etnik bir üstünlük iddiasının değil; imparatorluk bakiyesinden kalan çok parçalı bir toplumu ortak bir siyasal aidiyet etrafında birleştirme zorunluluğunun sonucudur. Cumhuriyet, etnik ve dinsel cemaatleri siyasal özne haline getiren Osmanlı düzeninin devamı değil; ortak dil, ortak kültür ve ortak yurttaşlık temelinde yeni bir siyasal birlik kurma iradesidir.

Bu iradenin hukuki karşılığı açıktır: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Buradaki “Türk” tanımı, etnik değil; siyasal ve hukuki bir tanımdır. Kan bağına değil, vatandaşlık bağına dayanır.

Vatandaşlık, Eşitlik ve Devletin Sorumluluğu

Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’nde bir kişinin Kürt, Zaza, Laz, Gürcü, Arap, Ermeni ya da başka bir kökenden gelmesi, onun dışlanmasına veya ötekileştirilmesine yol açmaz. Aynı şekilde bu kimlikler, kişiye devlette görev alma hakkı da sağlamaz. Devlette görev alanlar, etnik ya da dinsel kimlikleri sebebiyle değil; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne aidiyet bağlarıyla bağlı oldukları ve Türk vatandaşı oldukları için bu görevlere getirilirler.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, vatandaşlarının etnik, dinsel ya da mezhepsel kimliklerinden bağımsız olarak; ekonomik, sosyal, güvenlik, sağlık, eğitim ve yaşam sorunlarına çözüm üretmekle yükümlüdür. Ulus-devlet yaklaşımı, etnik, dinsel ya da mezhepsel sorunları inkâr etmeyi değil; tam tersine, ortak yurttaşlık zemini içinde çözmeyi esas alır.
Ancak bu yaklaşım, ulus-devlet çerçevesi içinde yer almak istemeyen; kendi etnik ve/veya dinsel–mezhepsel kimlikleri üzerinden ayrı bir siyasal temsil alanı oluşturmayı hedefleyen talepleri meşru bir vatandaşlık talebi olarak kabul etmez. Sorunların çözülmesi ile egemenliğin kimlikler üzerinden paylaşılması aynı şey değildir.

Etnik Söylemin Yanıltıcılığı

Son dönemde devlet görevlilerinin etnik kimlikleriyle anılması, iyi niyetli görünse de Cumhuriyet’in ulus-devlet mantığıyla çelişen bir etnikleştirme içerir. “Bakan Kürt”, “Cumhurbaşkanı Yardımcısı Zaza” gibi ifadeler, farkında olmadan devleti etnik kimliklerin toplamı gibi sunar. Oysa Türkiye’de bir kişi, Kürt olduğu için değil; Türk olduğu için devletin her kademesinde görev alabilir.

Eğer bir yurttaş devlette “Kürt olduğu için”, “Arap olduğu için” veya dinsel/mezhepsel/cemaatsal kimlik sebebiyle görev alıyorsa, bu ulus-devlet değil, etnik/dinsel kota rejimi olur. Eğer “Kürt/Arap/Cemaatçi olmasına rağmen” görev alıyorsa, bu da ayrımcılığın dolaylı kabulü anlamına gelir. Türkiye Cumhuriyeti’nin iddiası nettir: Etnik kimlik/ Dinsel kimlik, devlete girişte ne engeldir ne de bir referanstır.

Avrupa Yanılgısı ve Tarihsel Tecrübe

Bu noktada Avrupa örnekleriyle yapılan karşılaştırmalar da dikkatle ele alınmalıdır. Hollanda’da Kürt kökenli bir siyasetçinin bakan olması, etnik temsile dayalı bir kimlik siyasetinin sonucu değildir. Dilan Yeşilgöz, bir Kürt olduğu için değil; iyi bir Hollanda yurttaşı olduğu, Hollanda devletinin menfaatlerini savunduğu ve Hollanda siyasal sistemine sadakatle entegre olduğu için bu görevi üstlenmiştir. Onun etnik kökeni siyasal meşruiyetinin kaynağı değil, kişisel geçmişinin bir parçasıdır. “Avrupa’da Kürtler Kürt olarak bakan oluyor” şeklindeki okuma, Avrupa’daki yurttaşlık ve devlet mekanizmalarını bilmemek demektir.

Nitekim Fransa Anayasa Konseyi de bu ayrımı anayasal düzeyde açık biçimde ortaya koymuştur. Konsey, “Korsika halkı” ifadesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna hükmederek, Fransız Devleti’nin tek bir “Fransız Halkı” tanıdığını vurgulamıştır. Karar, kültürel farklılıkların tanınması ile siyasal egemenliğin etnik temelde paylaşılması arasındaki çizgiyi net biçimde ayırmaktadır. Devlet, yurttaşlarının farklılıklarını tanır; ancak egemenliği etnik topluluklar arasında paylaştırmaz.

Tarihsel tecrübe bu konuda açıktır. Etnik ve dinsel kimlikler üzerinden siyasal alanın paylaşıldığı devletlerin, kalıcı olamadığı defalarca görülmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşü de, siyasal alanın cemaatler ve kimlikler temelinde paylaşılmasının yarattığı yapısal zayıflığın sonucudur. Cumhuriyet’in ulus-devlet tercihi, bu tecrübenin bilinçli bir reddidir.

Devlet, kimliklerin değil vatandaşların devletidir.
Kimlikler korunur, sorunlar çözülür; ama, egemenlik bölünmez.

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS