Tüketim Çağında Aile, Çocuk ve Kapitalizmin Sessiz İflası
Bugünün en büyük çelişkilerinden biriyle karşı karşıyayız:
Anne ve babalar çocuklarına daha iyi bir gelecek bırakabilmek için çalışıyor, çocuklar ise çoğu zaman anne ve babalarının yıllarca biriktirdiği geleceği tüketiyor.
Bu yalnızca bir aile meselesi değildir.
Bu, bütün bir toplumun geçirdiği ekonomik, siyasal ve kültürel dönüşümün sonucudur.
Çocuğu suçlamak kolaydır.
“Şımarık.”
“Hazıra alışmış.”
“Hiçbir şeyin kıymetini bilmiyor.”
“Bizim zamanımızda böyle değildi.”
Fakat meseleye biraz daha derinden baktığımızda karşımıza başka bir gerçek çıkar:
Çocukları değiştiren şey yalnızca aile değildir; aileyi değiştiren düzenin kendisidir.
Eskiden bir kuşak, kendisinden sonraki kuşağa mümkün olduğunca daha iyi şartlar bırakmaya çalışırdı.
Baba bir ev alır, oğul o evin üzerine bir başka değer koyardı.
Bir tarla birkaç tarlaya dönüşürdü.
Bir dükkân büyütülür, çocuklara daha güçlü bir ekonomik zemin bırakılırdı.
Amaç sadece sahip olmak değildi.
Sahip olunanı çoğaltmak ve gelecek kuşağa aktarmaktı.
Bugün ise aynı gelecek kaygısı bambaşka bir biçim aldı.
Çocuk iyi okusun diye borçlanıyoruz.
Daha iyi giyinsin diye borçlanıyoruz.
Arkadaşlarından geri kalmasın diye borçlanıyoruz.
Daha iyi bir evde yaşasın diye borçlanıyoruz.
Daha iyi bir hayat sürsün diye kendi hayatımızdan vazgeçiyoruz.
Ve bütün bunları yaparken farkına varmadan çocuğumuza yalnızca konfor değil, borç da miras bırakıyoruz.
ÇOCUĞUN GELECEĞİ İÇİN BUGÜNÜ TÜKETMEK
Anne ve babalar çocukları için fedakârlık yaptı.
Onları en iyi okullara göndermek istediler.
En iyi eğitimi almalarını istediler.
En iyi mesleğe sahip olmalarını istediler.
Kendilerinin yaşadığı sıkıntıları çocuklarının yaşamamasını istediler.
Bu çabanın içinde elbette büyük bir sevgi vardı.
Fakat zamanla sevgi ile tüketim birbirine karıştı.
Çocuğa sunulan her yeni imkân, bir süre sonra bir ihtiyaç gibi görülmeye başlandı.
Telefon eskidi.
Bilgisayar yetersiz kaldı.
Araba küçüldü.
Ev eski geldi.
Tatil yetmedi.
Marka değişti.
Moda değişti.
İhtiyaçların sınırı ortadan kalktı.
Çünkü piyasanın ihtiyacı sınırsız tüketicidir.
ÇOCUK ARTIK SADECE ÇOCUK DEĞİL
Bugünün çocuğu aynı zamanda büyük bir tüketim ekonomisinin hedefidir.
Reklamların hedefidir.
Markaların hedefidir.
Sosyal medyanın hedefidir.
Bankaların gelecekteki müşterisidir.
Çocuğun istediği şey çoğu zaman yalnızca bir eşya değildir.
O eşyanın taşıdığı sosyal anlamdır.
“Bende de olsun.”
“Ben de geri kalmayayım.”
“Ben de arkadaşlarım gibi olayım.”
Tüketim kültürü tam olarak burada çalışır.
İnsana sahip olmadığı şeyi eksiklik olarak gösterir.
Sonra o eksikliği gidermek için yeni bir ürün sunar.
Ardından yeni bir eksiklik yaratır.
Böylece insan hiçbir zaman yeterli olduğunu hissedemez.
BİZİM KUŞAĞIMIZIN BİRİKTİRDİĞİ NE OLDU?
Bir zamanlar aileler çocuklarına ev bırakmayı düşünürdü.
Bugün birçok aile çocuğunun geleceği için kendi evini ipotek ediyor.
Bir zamanlar birikim gelecek için yapılırdı.
Bugün birikim çoğu zaman geçmişte yapılmış tüketimin borcunu kapatmak için kullanılıyor.
Önce aileden kalan miras harcanıyor.
Sonra yıllarca biriktirilen para.
Sonra kredi.
Sonra kredi kartı.
Sonra başka bir kredi.
Bir borç diğerinin üzerine ekleniyor.
Geleceğin geliri bugünden harcanıyor.
Borç yalnızca bankaya olan yükümlülük değildir.
Borç, gelecekte kazanılacak emeğin bugünden tüketilmesidir.
AİLE NEDEN TÜKENİYOR?
Çünkü aile artık yalnızca çocuk yetiştirmiyor.
Aynı zamanda piyasanın beklentileriyle yarışıyor.
Çocuğu geri kalmasın diye çalışıyor.
Çocuğu üzülmesin diye borçlanıyor.
Çocuğu arkadaşlarından eksik kalmasın diye kendisini eksiltiyor.
Bir noktadan sonra anne-baba çocuğuna verdiği her şeyi sevginin doğal gereği olarak görmeye başlıyor.
Çocuk ise verilenleri fedakârlık olarak değil, zaten sahip olması gerekenler olarak görmeye başlayabiliyor.
İşte kırılma noktası burada.
Anne-baba:
“Senin için neler yaptım?”
diyor.
Çocuk:
“Bunları zaten yapmak zorundasınız.”
diye düşünüyor.
Ve aynı evin içinde iki farklı dünya oluşuyor.
SEVGİ DE TÜKETİLEBİLİR Mİ?
Bir çocuğun, kendisine gösterilen sevgi karşılığında para istemesi üzerine insan ister istemez durup düşünür.
Belki sorun o çocuk değildir.
Belki çocuk yalnızca kendisine öğretilen dili kullanıyordur.
Çünkü yetişkinlerin dünyasında da giderek her şey fiyat üzerinden değerlendiriliyor.
Başarı para ediyor.
Zaman para ediyor.
İtibar para ediyor.
Konfor para ediyor.
Eğitim para ediyor.
Hatta bazen insan ilişkileri bile ekonomik fayda üzerinden değerlendiriliyor.
Sonra çocukların neden aynı mantığı benimsediğine şaşırıyoruz.
Çocuklar çoğu zaman bizim söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı öğrenir.
ÇOCUKLARI SUÇLAMAK EN KOLAY YOL
Her kuşak kendisinden sonra gelen kuşağı eleştirdi.
Biz de aynısını yapıyoruz.
“Bizim zamanımızda böyle değildi.”
diyoruz.
Ama gerçekten öyle miydi?
Bizim zamanımızın çocuklarını farklı yetiştiren sadece çocukların karakteri miydi?
Hayır.
Ekonomi farklıydı.
Aile yapısı farklıydı.
Mahalle kültürü vardı.
Komşuluk vardı.
Dayanışma vardı.
Çocuğun hayatında piyasanın kapladığı alan bugünkü kadar geniş değildi.
Bugün ise çocuk daha konuşmayı öğrenmeden tüketmeyi öğreniyor.
12 EYLÜL’DEN NEOLİBERAL DÜZENE
Türkiye’nin son birkaç on yıllık hikâyesini bu dönüşümden bağımsız düşünmek mümkün değil.
12 Eylül sonrasında toplumun örgütlü yapıları büyük ölçüde zayıflatıldı.
Siyaset, sendikalar, gençlik örgütleri ve toplumsal dayanışma kanalları ciddi biçimde yara aldı.
Ardından neoliberal ekonomik anlayış hayatın daha geniş alanlarına yerleşti.
Toplumdan bireye geçiş hızlandı.
Dayanışmanın yerini rekabet aldı.
Vatandaş giderek tüketici olarak tanımlanmaya başladı.
İnsan, piyasanın içinde ne kadar tüketebiliyorsa o kadar başarılı olduğu düşüncesine itildi.
Bu değişim sadece ekonomiyle sınırlı kalmadı.
Aile de değişti.
Çocuk yetiştirme biçimi de değişti.
Başarı anlayışı da değişti.
Mutluluk anlayışı da değişti.
DÜNYA AYNI MARKALARA, AYNI HAYATLARA DÖNÜŞTÜ
Bugün dünyanın farklı şehirlerinde benzer hayatlarla karşılaşıyoruz.
Aynı telefonlar.
Aynı otomobiller.
Aynı markalar.
Aynı kıyafetler.
Aynı alışveriş merkezleri.
Aynı sosyal medya alışkanlıkları.
Yerel kültürler bile zaman zaman birer tüketim ürününe dönüştürüldü.
Dünya küreselleşti.
Fakat insanın kendi hayatıyla kurduğu bağ güçlenmedi.
Tam tersine, birçok insan başkasının hayatına bakarak kendi hayatını değerlendirmeye başladı.
Kendi sahip olduklarımızı değil, başkasının sahip olduklarını ölçüyoruz.
Bu da sürekli bir eksiklik duygusu yaratıyor.
BORÇLANMA NORMALLEŞTİ
Tüketim kültürü büyürken kredi sistemi de büyüdü.
Bankalar insanlara daha kolay borç verebildikçe tüketim arttı.
Tüketim arttıkça borç büyüdü.
Borç büyüdükçe daha fazla çalışmak gerekti.
Daha fazla çalışıldıkça aileye ve çocuklara ayrılan zaman azaldı.
Ve insan sahip olduğu şeyleri artırırken hayatının kendisini eksiltmeye başladı.
İşte kapitalizmin en büyük çelişkilerinden biri burada ortaya çıkıyor:
İnsan daha çok şeye sahip oluyor ama daha az huzura sahip oluyor.
SONRA SİSTEMİN BEDELİ ÖDENİYOR
Borçlu aileler…
Tükenmiş anne-babalar…
Kaygılı gençler…
Gelecek korkusu yaşayan çocuklar…
Aile içi çatışmalar…
Yalnızlık…
Bağımlılıklar…
Şiddet…
Toplumsal öfke…
Bütün bunları yalnızca bireysel ahlaksızlıklarla açıklamak mümkün değil.
Bireyin sorumluluğu vardır.
Ama bireyin içine doğduğu düzenin de sorumluluğu vardır.
Toplumun bütün hastalıklarını yalnızca bireyin karakterine bağlamak, hastalığın kaynağını görmemektir.
BÜYÜKANNE VE BÜYÜBABA DA SİSTEMİN PARÇASI OLDU
Bugün emekli büyükanne ve büyükbabalar yalnızca torun sevmiyor.
Çoğu zaman torunun ekonomik yükünü de taşıyor.
Cep harçlığı veriyor.
Eğitim masrafına destek oluyor.
Kira yardımına koşuyor.
Borç kapatıyor.
Çocuklarının çocuklarına yetişmeye çalışıyor.
Bir kuşak daha önce kendi çocuklarına destek oldu.
Şimdi aynı kuşak torunlarına destek oluyor.
Böylece aile, devletin ve piyasanın yarattığı ekonomik boşlukları kendi içinde kapatmaya çalışıyor.
Ama bu dayanışmanın da bir sınırı var.
Emekli maaşı sonsuz değil.
Anne-babanın geliri sonsuz değil.
Ailenin birikimi sonsuz değil.
Ve tüketimin de sınırı yok.
İşte kriz tam burada başlıyor.
ASIL SORUN ÇOCUKLAR MI?
Hayır.
Asıl sorun, çocukları sürekli tüketmeye teşvik eden düzeni sorgulamadan onları suçlamamızdır.
Çocuğa:
“Telefonunu bırak.”
demek kolaydır.
Ama aynı çocuğun karşısına her gün binlerce reklam çıkaran sistemi sorgulamak daha zordur.
Çocuğa:
“Borçlanma.”
demek kolaydır.
Ama insanları tüketici kredilerine bağımlı hâle getiren ekonomik yapıyı değiştirmek zordur.
Çocuğa:
“Çalış.”
demek kolaydır.
Ama çalışanın insanca yaşayabileceği bir düzen kurmak zordur.
ÇÖZÜM NEREDE?
Öncelikle çocuklarımızı suçlamaktan vazgeçmeliyiz.
Onları “şımarık”, “tüketici”, “sorumsuz” diye etiketlemek yerine, onları bu davranışlara iten koşulları anlamalıyız.
Çocuklara daha fazla para vermek çözüm değildir.
Çocuklara daha pahalı telefon almak çözüm değildir.
Çocukların her isteğini yerine getirmek de çözüm değildir.
Çözüm, çocuğun ihtiyaç ile istek arasındaki farkı öğrenebileceği bir aile ve eğitim düzeni kurmaktır.
Çocuk yeniden üretmenin değerini öğrenmelidir.
Bir şeyi satın almak kadar onu üretmenin de değerli olduğu anlatılmalıdır.
Emek, sabır, dayanışma ve paylaşma yeniden hayatın merkezine konulmalıdır.
Aileler de çocuklarına her şeyi hazır sunmak yerine onlara sorumluluk vermelidir.
Evde küçük bir görevden başlayarak emeğin ne olduğunu öğrenen çocuk, sahip olduğu şeyin değerini de daha iyi anlayacaktır.
Okullarda yalnızca sınav başarısına değil; üretime, dayanışmaya, finansal okuryazarlığa, meslek edinmeye, toplumsal sorumluluğa ve ortak yaşam kültürüne daha fazla önem verilmelidir.
Çocuklara borçlanmanın kolaylığını değil, tasarrufun ve planlamanın değerini öğretmeliyiz.
Fakat bütün yükü ailelerin üzerine de bırakamayız.
Çünkü ekonomik sistem insanların gelirini sürekli tüketim karşısında yetersiz bırakıyorsa, yalnızca “tasarruf edin” demek gerçekçi değildir.
İnsanca ücret, güvenceli çalışma, ulaşılabilir eğitim, barınma hakkı ve güçlü sosyal politikalar olmadan aileleri borç sarmalından çıkarmak mümkün değildir.
Kredi kartıyla ayakta kalmaya çalışan bir aileye yalnızca “daha az harca” demek kolaycılıktır.
Asıl soru şudur:
Neden insanlar temel ihtiyaçlarını karşılamak için borçlanmak zorunda kalıyor?
Bu soruya cevap vermeden tüketim krizini çözemeyiz.
Aynı şekilde emekli büyükanne ve büyükbabaları çocuklarının ve torunlarının ekonomik açığını kapatmak zorunda bırakan düzen de sorgulanmalıdır.
Emeklilik, çocuklara ve torunlara ekonomik destek sağlama görevi değildir.
Emeklilik, insanın ömrü boyunca verdiği emeğin karşılığında insanca yaşayabilme hakkıdır.
Aileyi yeniden güçlendirmek istiyorsak, aileyi ekonomik olarak ayakta tutmalıyız.
Gençlerin kendi evlerini kurabilmesini sağlamalıyız.
Gençlerin yıllarca anne-babasının evinde kalmak zorunda olmadığı bir ekonomik düzen yaratmalıyız.
Bir gencin evlenebilmesi, çocuk sahibi olabilmesi veya bağımsız yaşayabilmesi yalnızca kendi başarısına bağlı olmamalıdır.
Toplum, gençlerine gelecek kurabilecekleri bir zemin hazırlamak zorundadır.
Tüketim kültürünün karşısına yasaklarla değil, daha güçlü bir yaşam kültürüyle çıkmalıyız.
Kitap okumak…
Spor yapmak…
Sanatla ilgilenmek…
Doğayla buluşmak…
Birlikte üretmek…
Mahalle kültürünü yeniden canlandırmak…
Çocukların yalnızca ekran karşısında değil, gerçek hayatın içinde büyümesini sağlamak…
Bunların tamamı çözümün parçalarıdır.
Çünkü çocuğun hayatında ne kadar çok anlamlı faaliyet varsa, tüketim onun hayatında o kadar az yer kaplar.
Ve belki de en önemlisi:
Çocuklarımızı yeniden yurttaş olarak görmeliyiz.
Onlar yalnızca tüketici değildir.
Onlar geleceğin çalışanı, üreticisi, sanatçısı, mühendisi, öğretmeni, doktoru, çiftçisi, girişimcisi ve en önemlisi yurttaşıdır.
Onlara yalnızca “ne satın alacağını” değil, nasıl bir toplumda yaşamak istediğini de öğretmeliyiz.
BÜYÜKANNE VE BÜYÜBABA DA SİSTEMİN PARÇASI OLDU
Bugün emekli büyükanne ve büyükbabalar yalnızca torun sevmiyor.
Çoğu zaman torunun ekonomik yükünü de taşıyor.
Cep harçlığı veriyor.
Eğitim masrafına destek oluyor.
Kira yardımına koşuyor.
Borç kapatıyor.
Çocuklarının çocuklarına yetişmeye çalışıyor.
Bir kuşak daha önce kendi çocuklarına destek oldu.
Şimdi aynı kuşak torunlarına destek oluyor.
Böylece aile, devletin ve piyasanın yarattığı ekonomik boşlukları kendi içinde kapatmaya çalışıyor.
Ama bu dayanışmanın da bir sınırı var.
Emekli maaşı sonsuz değil.
Anne-babanın geliri sonsuz değil.
Ailenin birikimi sonsuz değil.
Ve tüketimin de sınırı yok.
İşte kriz tam burada başlıyor.
ÇOCUKLARIMIZA NE BIRAKIYORUZ?
Bir zamanlar anne-babalar çocuklarına:
“Bizden daha iyi yaşayacaksın.”
derdi.
Bugün birçok anne-baba bunu söylemekte zorlanıyor.
Çünkü kendisi de geleceğinden emin değil.
Kendi emekliliğinden emin değil.
Kendi evinden emin değil.
Kendi işinden emin değil.
Kendi ülkesinin geleceğinden emin değil.
Ve bütün bu belirsizliğin ortasında çocuklarına güven vermeye çalışıyor.
Belki de bugün çocuklarımızın en çok ihtiyaç duyduğu şey yeni bir telefon, daha pahalı bir tatil veya daha büyük bir ev değildir.
İhtiyaç duydukları şey geleceğe güvenebilmektir.
Çünkü güvenin olmadığı yerde tüketim bir kaçış biçimine dönüşür.
GELECEĞİ TÜKETMEK
Borçlu çocuklar ve tükenen aileler aynı hikâyenin iki farklı yüzüdür.
Çocuklar bu hikâyenin yazarı değildir.
Onlar bu hikâyenin içine doğmuştur.
Fakat bu düzen değiştirilebilir.
Bunun için önce tüketimi mutluluk sanmaktan vazgeçmek gerekiyor.
Sonra aileyi yeniden güçlendirmek…
Dayanışmayı yeniden kurmak…
Emeği yeniden değerli hâle getirmek…
Çocuğu yalnızca tüketici olarak değil, üreten, düşünen, sorumluluk alan bir yurttaş olarak yetiştirmek gerekiyor.
Çünkü çocuklarımızın geleceğini kurtarmanın yolu onlara daha fazla tüketim imkânı vermekten geçmiyor.
Tam tersine:
Daha az tüketip daha çok üretmeyi, daha az borçlanıp daha çok dayanışmayı, daha az sahip olup daha anlamlı yaşamayı öğrenmekten geçiyor.
Bugün asıl mesele çocuklarımızın ne kadar tükettiği değil.
Asıl mesele, bizim onlara nasıl bir dünya bıraktığımızdır.
Çünkü geleceği çocuklarımız tüketmedi.
Biz geleceği bugünden tükettik.
Şimdi önümüzde tek bir soru var:
ÇOCUKLARIMIZA BORÇ MU BIRAKACAĞIZ, GELECEK Mİ?
