HALKWEBYazarlarCHP’de Lümpenleşme: Güçle Birlikte Gelen Çürüme

CHP’de Lümpenleşme: Güçle Birlikte Gelen Çürüme

0:00 0:00

Siyasi partiler yalnızca seçim kazanmak için kurulmuş organizasyonlar değildir. En azından tarihsel olarak böyle değillerdir.

Partiler aynı zamanda bir hafızayı, bir fikri geleneği, bir dünya görüşünü ve bir siyasal ahlakı temsil ederler. Onları ayakta tutan şey yalnızca oy oranları değil, üyelerinin ve seçmenlerinin neden birlikte olduklarına dair verdikleri ortak cevaptır.

Cumhuriyet Halk Partisi uzun yıllar boyunca tam da böyle bir siyasal gelenekti.

Onu farklı kılan yalnızca kurucu parti kimliği, tarihsel mirası ya da altı oku değildi. CHP’yi farklı yapan şey, liderlerden bağımsız işleyebilen bir kurumsal akla sahip olmasıydı. Parti içinde farklı görüşler mücadele eder, hizipler çatışır, liderler eleştirilir fakat sonunda kurumsal aidiyet kişisel sadakatlerin önünde kalırdı.

Bugün ise karşımızda farklı bir tablo bulunmaktadır.

Üstelik bu değişimin nedeni sanıldığı gibi yalnızca liderlik krizleri ya da örgütsel problemler değildir.

Asıl kırılma, 2019 sonrasında ortaya çıkmıştır.

Çünkü siyasal hareketleri yalnızca yenilgiler dönüştürmez. Bazen başarılar da dönüştürür. Hatta çoğu zaman en büyük yozlaşmalar başarının ardından başlar.

2019 yerel seçimleri CHP açısından yalnızca bir seçim zaferi değildi. Aynı zamanda uzun yıllardır sahip olmadığı ölçüde geniş bir ekonomik, kurumsal ve siyasal güç alanına erişmesiydi.

Başta İstanbul ve Ankara olmak üzere büyükşehir belediyeleri yalnızca yerel yönetim makamları değildi. Bu belediyeler aynı zamanda bütçe, istihdam, ihale, medya görünürlüğü, kültürel nüfuz ve siyasal kadro üretim merkezleri haline geldi.

Tam da bu noktada tarihsel bir paradoks ortaya çıktı.

Yıllarca iktidar partisini devlet imkanlarıyla bütünleşmekle eleştiren bir siyasal kültür, kendi yerel iktidar alanlarında benzer yozlaşma riskleriyle karşı karşıya kaldı.

Çünkü ekonomik güç arttığında yalnızca imkanlar artmaz.

Aynı zamanda karakter sınanır.

Bir hareket muhalefetteyken ilkelerle yaşayabilir. Kaynakların sınırlı olduğu dönemlerde fikirler daha değerlidir. İnsanlar davaya pozisyon elde etmek için değil, inandıkları için katılırlar.

Fakat güç büyüdükçe örgütün çekim merkezi değişmeye başlar.

Düşünce geri çekilir.

Pozisyon öne çıkar.

İlke geri çekilir.

İlişki ağları öne çıkar.

Siyasal mücadele geri çekilir.

Kariyer hesapları öne çıkar.

İşte CHP’de yaşanan dönüşümün özü budur.

Bugün partide yaşanan kriz bir ideoloji krizi değildir.

Bir karakter krizidir.

Bir zamanlar parti içindeki mücadeleler programlar ve politikalar üzerinden yürütülürdü. Sosyal demokrasi ne olmalıdır, devlet nasıl yeniden yapılandırılmalıdır, laiklik hangi zeminde savunulmalıdır gibi sorular gerçek tartışma konularıydı.

Bugün ise siyasal tartışmaların önemli bir bölümü kişiler etrafında şekillenmektedir.

Bir görüşün doğruluğu ya da yanlışlığı kendi iç tutarlığıyla değil, onu kimin savunduğuyla değerlendirilmektedir.

Siyasal argümanların yerini sadakat testleri almaktadır.

Eleştiri çoğu zaman ihanet olarak görülmektedir.

Bu durum yalnızca örgütsel bir sorun değildir.

Bu durum siyasal kültürün bozulmasıdır.

Robert Michels’in bir asır önce tarif ettiği oligarşikleşme sürecinde karar alma mekanizmaları daralır. Ancak bugün yaşanan süreç bunun da ötesindedir.

Artık yalnızca kararlar merkezileşmemektedir.

Düşünce de merkezileşmektedir.

Farklı düşünenlerin susturulduğu, eleştirinin düşmanlık sayıldığı, liderlerin ve belediye başkanlarının küçük sadakat çevreleri oluşturduğu bir yapı ortaya çıkmaktadır.

Tam bu noktada lümpenleşme kavramı önem kazanmaktadır.

Burada kullanılan anlamıyla lümpenleşme ekonomik bir kategori değildir.

Tam tersine, ekonomik imkanların genişlemesine rağmen siyasal kültürün yoksullaşmasıdır.

Lümpenleşme; düşünsel üretimden kopuş, örgütsel hafızanın aşınması ve siyasetin fikirler yerine duygular üzerinden yürütülmeye başlamasıdır.

Lümpenleşmenin ilk belirtisi hakaretin argümanın yerini almasıdır.

İkinci belirtisi eleştirinin düşmanlık olarak algılanmasıdır.

Üçüncü belirtisi liderlerin ve güç merkezlerinin partiyle özdeşleşmesidir.

Bu aşamadan sonra insanlar programları savunmaz.

Kişileri savunurlar.

İlkeleri korumazlar.

Taraflarını korurlar.

Gerçeği araştırmazlar.

Kendi kamplarının konforunu muhafaza etmeye çalışırlar.

Antonio Gramsci’nin ifade ettiği anlamda hiçbir siyasal hareket düşünsel üretim yapmadan hegemonya kuramaz.

Oysa son yıllarda düşünce üretiminin yerini slogan üretimi almaktadır.

Programların yerini kampanyalar, ideolojinin yerini iletişim stratejileri, siyasal teorinin yerini sosyal medya refleksleri doldurmaktadır.

Dijital çağın siyaseti görünürlüğü derinliğin önüne geçirmiştir.

Bir fikrin doğruluğu değil, ne kadar alkış aldığı önem kazanmaktadır.

Bu durum her siyasi parti için tehlikelidir.

Ancak tarihsel meşruiyetini kurumsallık, modernleşme ve entelektüel birikim üzerine kurmuş bir hareket açısından çok daha yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır.

Pierre Bourdieu’nun kavramsallaştırdığı biçimiyle her kurum görünmeyen bir sembolik sermaye üzerinde yükselir.

CHP’nin sembolik sermayesi kurumsallık, devlet tecrübesi, laiklik, modernleşme ve entelektüel birikimdi.

Bugün bu sermaye hızla tüketilmektedir.

Yerine ise sosyal medya öfkesi, kişisel sadakat ağları, belediye çevresinde oluşan güç kümeleri ve gündelik klik mücadeleleri ikame edilmektedir.

Bir siyasal hareket için bundan daha büyük bir yoksullaşma düşünülemez.

Çünkü fikirlerini kaybeden hareketler yönlerini kaybeder.

Kurumlarını kaybeden hareketler kimliklerini kaybeder.

Eleştiri kültürünü kaybeden hareketler ise sonunda özgürlük iddialarını da kaybeder.

Tarih bize birçok partinin seçim kaybettiği için değil, güce ulaştıktan sonra kendisini kaybettiği için çöktüğünü göstermektedir.

Bugün CHP’nin karşı karşıya olduğu temel soru seçim kazanıp kazanamayacağı değildir.

Asıl soru şudur:

2019 sonrasında elde edilen ekonomik ve siyasal güç, bu hareketi daha derin, daha üretken ve daha kurumsal bir yapıya mı dönüştürmüştür?

Yoksa onu fikirlerin yerini sadakatlerin aldığı sıradan bir güç organizasyonuna mı çevirmiştir?

Eğer ikinci ihtimal doğruysa, ortada yalnızca bir siyasal sorun yoktur.

Ortada bir kültürel çürüme vardır.

Ve hiçbir seçim zaferi, düşünsel omurgasını kaybetmiş bir hareketi gerçekten başarılı kılamaz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI