Ankara bugün yalnızca bir eyleme sahne olmadı.
Bugün Ankara’da iki farklı dünya karşı karşıya geldi.
Bir tarafta savaşları “güvenlik”, silahlanmayı “barış”, emperyal müdahaleleri ise “istikrar” diye pazarlayanlar vardı. Diğer tarafta ise bu ülkenin bağımsızlığını, emeğini ve geleceğini savunan insanlar…
“NATO’ya Hayır” diyenler, yalnızca bir askeri ittifakı protesto etmedi. Onlar, dünyanın dört bir yanında milyonlarca insanın yaşamını altüst eden savaş düzenine, halkların kaderini büyük güçlerin çıkar hesaplarına teslim eden anlayışa itiraz etti.
Yıllardır aynı senaryo oynanıyor.
Önce tehdit üretiliyor.
Ardından silahlanma meşrulaştırılıyor.
Sonra savaş kaçınılmaz ilan ediliyor.
Bedeli ise hiçbir zaman karar vericiler ödemiyor. O bedeli işçiler ödüyor, emekçiler ödüyor, gençler ödüyor, çocuklar ödüyor.
Savaş uçaklarını üretenler servetlerine servet katarken, halklara kemer sıkma, yoksulluk ve güvencesizlik reva görülüyor.
İşte bu yüzden NATO tartışması yalnızca dış politika meselesi değildir.
Bu, nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizin tartışmasıdır.
Bağımsızlığını kendi halkından alan bir ülke mi?
Yoksa rotasını başka başkentlerin çıkarlarına göre belirleyen bir ülke mi?
Bugün Ankara sokaklarında yürüyenler, çocuklarının korkuyla değil umutla büyümesini istedi. Onlar, savaş bütçelerinin değil eğitimin, sağlığın, bilimin ve üretimin konuşulduğu bir Türkiye hayalini dile getirdi.
Belki sloganlar farklıydı, belki pankartlar farklıydı. Ama ortak bir cümle vardı:
Bu ülkenin geleceği savaşta değil, emektedir.
Çünkü hiçbir çocuk siren sesleriyle büyümeyi hak etmiyor.
Hiçbir genç, başkalarının çıkar savaşlarının parçası olmayı hak etmiyor.
Hiçbir emekçi, silah tekellerinin kârı uğruna yoksullaşmayı hak etmiyor.
Bugün Ankara’da yükselen ses yalnızca bugünün değil, yarının sesiydi.
Ve o ses tek bir soruyla meydanlardan yükseldi:
Biz çocuklarımıza onurlu, bağımsız ve eşit bir ülke bırakacağız.
Ya siz?
