Ankara, NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi nedeniyle geniş çaplı güvenlik önlemleriyle adeta kuşatıldı. Ana arterlerin trafiğe kapatılması, gösteri ve toplanma yasaklarının genişletilmesi, binlerce kolluk kuvvetinin görevlendirilmesi ve yabancı heyetlerin güvenliği için alınan tedbirler, kent yaşamını ciddi ölçüde aksattı. Kamusal alanlardaki yoğun gözetim sistemleri, günlük rutinlerin kesintiye uğraması ve alternatif güzergâh düzenlemelerine rağmen yaşanan ulaşım zorlukları, zirvenin somut toplumsal bedelini gözler önüne serdi. Hazırlıklar haftalar öncesinden başlamış, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi başta olmak üzere kritik bölgelerde geniş güvenlik çemberleri oluşturulmuştu. On binlerce personelin sahada olması, kamu kaynaklarının önemli bir bölümünün bu alana ayrılması ve fiili abluka hissi yaratan kısıtlamalar, uluslararası bir toplantının iç siyasete ve halkın gündelik hayatına yansımasını net biçimde gösterdi.
Zirve kapsamında düzenlenen Savunma Sanayi Forumu’nda Türkiye’nin savunma ihracatındaki ilerlemeleri, müttefikler arası ticari engellerin kaldırılması talepleri, Ukrayna’ya destek taahhütleri ve ortak üretim girişimleri öne çıktı. Ancak bu gelişmeler, ittifakın caydırıcılık kapasitesini güçlendirme hedefiyle birlikte savunma harcamalarındaki artışı ve bölgesel gerilimleri de beraberinde getirdi. 7-8 Temmuz Ankara Zirvesi’nin sonuçları, ittifakın Orta Doğu’ya yönelimini ve İran’a karşı saldırganlığın ana gündem maddelerinden biri haline geldiğini ortaya koydu. Emperyalist müdahalelerin ve hegemonya mücadelelerinin tarihsel aracı olan NATO, doğu ve güney kanatlarındaki “tehdit algıları” üzerinden Türkiye’yi daha entegre bir role çekmeye çalışıyor. Bu süreç, güneyde yeni kolordu planları ve neo-Ottoman eğilimlerle birleşince, Türkiye’nin İran’a yönelik saldırganlığa dolaylı veya doğrudan taraf olma riskini artırıyor.
Son dönemde İran’daki sivil altyapı ve yerleşim alanlarının vurulması, Trump’ın sert tehditleri (“many times over” ve Saddam benzetmesi) ile askeri yığınak artışı, açık bir emperyalist saldırganlık olarak değerlendiriliyor. Zirve sonrası yoğunlaşan operasyonların, müzakere söylemlerine rağmen kalıcı barışa izin vermediği; çünkü dış politikanın çokuluslu tekellerin ve kapitalist sınıfın çıkarlarına göre şekillendiği belirtiliyor. Halkın örgütlü mücadelesi dışında ne egemenlik ne de gerçek güvenlik mümkün. Bu nedenle hükümete net bir uyarı yapılıyor: Türkiye, İran’a karşı yürütülen savaşa hiçbir şekilde ortak edilmemeli.
Uygulanan güvenlik tedbirleri ve yoğun gözetim, zirvenin ötesinde başkentteki siyasal atmosferi de dönüştürdü. Halkın vergileriyle finanse edilen harcamalar, hareket kısıtlamaları ve etkinlik yasakları, silahlanma odaklı politikalara karşı eleştirel bir bakış açısını zorunlu kılıyor. Gerçek güvenlik, emperyalist ittifakların genişlemesinden değil, egemenlik ve barış perspektifinden geçiyor. Ankara’daki NATO kuşatması, zirve sonrası da etkilerini sürdürecek; hem Türkiye’nin dış politika tercihlerini hem de iç toplumsal dinamikleri test edecek bir süreç olarak öne çıkıyor. Bu tür emperyalist hamlelere karşı halkların uluslararası dayanışması ve örgütlü mücadelesi, bölgedeki kalıcı istikrarın tek güvencesi haline geliyor.
