Adalet Kaybedildiğinde Bir Ülke Ne Kaybeder?
Bir ülke ne zaman fakirleşmeye başlar?
Bu soruya verilen cevapların çoğu ekonomiktir.
Yüksek enflasyon.
İşsizlik.
Borç.
Düşük gelir.
Oysa bir ülkeyi fakirleştiren ilk şey çoğu zaman ekonomik değildir.
Adalettir.
Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında dağıtılan kararların adı değildir.
Adalet, insanların yarına dair kurduğu güvenin temelidir.
Bir vatandaş mahkemeye gittiğinde hakkını alabileceğine inanıyorsa, orada hukuk devleti vardır.
Bir girişimci yatırım yaptığında kuralların keyfi biçimde değişmeyeceğini düşünüyorsa, orada hukuk devleti vardır.
Bir gazeteci düşüncesini açıklarken başına ne geleceğini hesaplamak zorunda kalmıyorsa, orada hukuk devleti vardır.
Adalet yalnızca hukukçuların meselesi değildir.
Toplumun tamamının meselesidir.
Çünkü adalet kaybolduğunda kaybeden yalnızca davanın tarafları olmaz.
Bütün ülke kaybeder.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yargı hiçbir zaman tamamen tartışmaların dışında kalmadı.
Farklı dönemlerde farklı eleştiriler yapıldı.
Siyasi müdahaleler konuşuldu.
Yargı kararları sorgulandı.
Ancak son yirmi üç yılda yaşanan değişim, tartışmanın niteliğini değiştirdi.
Artık mesele yalnızca bazı kararların doğru ya da yanlış olması değildir.
Mesele, yargının gerçekten bağımsız olup olmadığı sorusunun toplumun geniş kesimleri tarafından sorulmaya başlanmasıdır.
Bir hukuk devleti için bundan daha büyük bir alarm işareti düşünülemez.
Çünkü mahkemeler yalnızca adalet dağıtmaz.
Güven üretir.
İnsanlar bazen hoşlarına gitmeyen kararları bile kabul ederler.
Neden?
Çünkü kararın bağımsız biçimde verildiğine inanırlar.
Adaletin gücü tam da buradan gelir.
Herkesi memnun etmesinden değil, herkese eşit uygulanmasından.
Bu inanç zedelendiğinde ise sistem çalışıyor gibi görünür ama meşruiyet kaybetmeye başlar.
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri budur.
Adaletin neden önemli olduğunu anlamak için büyük davalara bakmak gerekmez.
Gündelik hayattan basit bir örnek yeterlidir.
Bir vatandaş ev satın alır.
Parasını öder.
Tapusunu alır.
Yıllar sonra mülkiyetiyle ilgili bir anlaşmazlık çıktığında mahkemeye gider.
Eğer hakkının siyasi güce, servete ya da nüfuza göre değil, hukuka göre korunacağına inanıyorsa o ülkede güven vardır.
Ama sonucu belirleyen şeyin haklılık değil güç olduğunu düşünüyorsa yalnızca davayı kaybetmez.
Devlete olan güvenini de kaybetmeye başlar.
İşte adaletin toplumdaki görünmeyen etkisi budur.
Mahkemelerin verdiği kararların içeriğinden bağımsız olarak, toplumun önemli bir bölümü kararların arkasındaki süreçlere güven duymakta zorlanmaktadır.
Bu yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ekonomik bir sorundur.
Çünkü sermaye güven ister.
Yatırımcı güven ister.
Girişimci güven ister.
Bir ülkede hukuk öngörülebilir değilse ekonomik gelecek de öngörülebilir olmaz.
Bu nedenle dünyanın en gelişmiş ekonomilerinin ortak özelliği yalnızca teknoloji üretmeleri değildir.
Güçlü hukuk sistemlerine sahip olmalarıdır.
Mahkeme kararlarının siyasi tartışmaların gölgesinde kalması, yalnızca adalet duygusunu değil ekonomik dinamizmi de zayıflatır.
Bir başka örnek ise sıradan bir esnaftır.
Bir dükkân açar.
Yatırım yapar.
Borçlanır.
Çalışır.
Vergisini öder.
Ancak yarın kuralların nasıl uygulanacağını kestiremiyorsa geleceğe güvenle bakamaz.
Çünkü insanlar yalnızca para kazanmak için değil, kuralların herkese eşit uygulanacağına inandıkları için yatırım yaparlar.
Adaletin olmadığı yerde risk artar.
Risk arttığında yatırım azalır.
Yatırım azaldığında ise yalnızca ekonomi değil, toplumun geleceğe olan inancı da zayıflar.
Ancak adaletin kaybı ekonomiden daha derin yaralar açar.
Toplumun vicdanını yaralar.
İnsanlar haklı olmakla güçlü olmak arasındaki farkın ortadan kalktığını düşünmeye başladığında büyük bir ahlaki çöküş başlar.
O noktada insanlar kurallara değil ilişkilere güvenmeye başlar.
Hukuka değil bağlantılara.
Liyakate değil yakınlığa.
Bu ise yalnızca devleti değil toplumsal ahlakı da aşındırır.
Bir ülkenin çocukları büyürken adalet duygusunu kaybederse, geleceğin vatandaşları da eksik yetişir.
Çünkü adalet okulda öğretilen bir ders değildir.
Yaşanarak öğrenilir.
İnsanlar devletin kendilerine nasıl davrandığına bakarak adaletin ne olduğunu anlar.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yeni sloganlar değildir.
Yeni düşmanlar üretmek de değildir.
İhtiyaç duyulan şey hukuka yeniden güven duyulabilmesidir.
Mahkemelerin kararlarına herkesin katılması mümkün değildir.
Ama herkesin o kararların bağımsız biçimde verildiğine inanması mümkündür.
Gerçek hukuk devleti tam da burada başlar.
Adalet, devletin süsü değildir.
Temelidir.
Temel zayıfladığında bina ayakta görünse bile risk altındadır.
Türkiye’nin önündeki en büyük görevlerden biri, yalnızca ekonomiyi değil adalet duygusunu da yeniden inşa etmektir.
Çünkü adalet kaybedildiğinde yalnızca davalar kaybedilmez.
Güven kaybedilir.
Liyakat kaybedilir.
Yatırım kaybedilir.
Toplumsal vicdan kaybedilir.
Ve sonunda bir ülkenin geleceği kaybedilir.
Hakan URUN
