HALKWEBYazarlar30 Ağustos ve Cumhuriyet’in Vaadi

30 Ağustos ve Cumhuriyet’in Vaadi

30 Ağustos’u salt bir askerî muzafferiyet olarak okumak, o zaferin açtığı tarihsel, toplumsal ve demokratik ufku ıskalamaktır. 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, cephede kazanılan askeri bir başarıdan ziyade, bu toprakların makus talihini değiştiren toplumsal bir kırılma noktasıdır. Atatürk’ün iki yıl sonra Dumlupınar’da altını çizdiği gibi, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin harcı aslında o gün karılmıştır. Bu zafer, sadece bir işgali sonlandırmamış; tebaadan yurttaşa, hanedan egemenliğinden halkın egemenliğine geçişin kapısını açmıştır. Cumhuriyet’in bu topraklara en büyük vaadi, yalnızca sandığa gitmek değil, firsat eşitliğine dayalı hukuki ve sosyal adaletti. Sınıfsal, dinsel ve soybağına dayalı tüm imtiyazları reddeden bu rejim bireyin kaderini doğduğu coğrafyanın, yoksulluğun ve içine doğduğu zümrenin hegemonyasından kurtarma yani gerçek anlamda özgürleştirme iddiasındaydı.

Bu iddianın kalbinde ise tamamen yeni bir “yurttaş” tasarımı, adeta sosyal bir özne inşa etme arzusu yatıyordu. Atatürk’ün zihnindeki hayal, yalnızca sınırları korunmuş bir toprağa sahip olmak değil, aklını dogmalardan, iradesini vesayetten kurtarmış, sorgulayan ve kendi kaderinin öznesi olan dünya yurttaşları yetiştirmekti. O, Batı’nın sömürgeci siyasetine karşı savaşırken, dünyadaki ilerici sosyal dönüşümlerden esinlenen, aklı ve bilimi merkeze alan evrensel bir aydınlanma mirasını halkın hizmetine sundu. Kurucu irade için eğitim, bireysel bir lüks değil, devletin eliyle sunulan en temel kamusal haktı. En ücra köydeki çocuğun hiçbir engele takılmadan devlet mekanizmasında en üst düzeye gelebilmesini sağlayan dikey sınıfsal mobilite, Cumhuriyet’in en somut sosyal adalet hamlesiydi. İşte bu felsefenin ete kemiğe bürünmüş hali olan Köy Enstitüleri, Anadolu’nun yoksul çocuklarını sadece okuryazar yapmayı değil; onları üreten, sorgulayan ve kendi kaderini tayin eden birer entelektüel güce dönüştürmeyi amaçlayan bir projeydi.

Üstelik bu dönüşüm sadece rasyonel değil, aynı zamanda estetik bir iddia taşıyordu. Sanatı, aristokrasinin tekelinden alıp kamusallaştırma, yoksul bir çocuğun dünyaya ilişkin ufki sınırlarını genişletme çabasıydı. Toplumsal refahı ve firsat eşitliğini tabana yayan bir modernleşme sıçramasıydı. Cumhuriyet’in projesi; insanı sadece hayatta tutmayı değil, ona her alanda eşit haklar sunarak daha fazlasını tahayyül edebilecek bir toplumsal güvence vermeyi amaçlıyordu.

Ancak bugün, Cumhuriyet’in yüz yılı aşan bu kurucu mirası ile içinde bulunduğumuz sosyo-ekonomik iklimi karşılaştırdığımızda, kurucu iddia ile mevcut pratik arasındaki makasın belirgin bir şekilde açıldığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Bugün, ortak bir aidiyet bağı kurması gereken yurttaşlık bilinci, ne yazık ki kutuplaşmanın gölgesinde aşınıyor. Köy çocuğunu elitlerle eşitleyen o eğitimde firsat eşitliği ideali ise yerini, ekonomik güce endeksli ve nitelikli eğitime erişimin giderek bir ayrıcalığa dönüştüğü, sınıfsal eşitsizliklerin yeniden üretildiği bir düzene bırakıyor.

Akla, bilime ve ilerlemeye dayanan aydınlanmacı felsefe; kurumsal yozlaşmanın, liyakatsiz kadrolaşmanın ve sosyal devlet ilkesinin terk edilmesinin gölgesinde kalıyor. Bu kurumsal erozyon ve güvencesizlik, günümüz gençliğinde derinleşen bir gelecek kaygısı ve göç eğilimi yaratıyor. Kültür ve sanatın kamusal eğitim yoluyla toplumun geniş kesimlerine ulaştırılması ideali ise yerini, kültürel üretimin giderek piyasa ve popülerlik ölçütleri tarafindan belirlendiği bir anlayışa bırakıyor.

Dolayısıyla bugün 30 Ağustos’u anmak, geçmiş bir takvimi kutsamak ya da nostaljik bir romantizmin konforuna sığınmak olamaz. Bugün bu zaferi idrak etmek; insanın doğduğu statüye, coğrafyaya ya da sınıfa mahkum olmadığı o evrensel sosyal vaadi, günümüzün yapısal krizleri karşısında güçlü bir sosyal devlet bilinciyle yeniden düşünme ve üretme sorumluluğudur. Cumhuriyet, dün olduğu gibi bugün de hâlâ o köydeki okuldur, yoksul bir çocuğun kaderini değiştirme ihtimalidir. Bizim görevimizse o büyük insanlık hayalini, o firsat eşitliğini ve insanın daha fazlasını hayal edebilme hakkını her ne pahasına olursa olsun savunmak ve korumaktır.

30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.

YAZARIN DİĞER YAZILARI