HALKWEBGündemPost-Truth Çağında Narin Güran Dosyası: Delil, Kurgu, Medya ve Tünel Vizyonu

Post-Truth Çağında Narin Güran Dosyası: Delil, Kurgu, Medya ve Tünel Vizyonu

“Adalet çözemeyeceği düğümü atmamalıdır”

Prof. Dr. Faruk EREM

Narin’in aramızdan koparılışının

2. yılı anısına…

Adalet sistemi, doğası gereği gerçeği aramakla yükümlüdür; ancak insan eliyle yürütülen bu mekanizma, çağımızın dijital krizleri nedeniyle yapısal bir tehdit altındadır. Çağdaş iletişim ve siyaset sosyolojisinde “post-truth” (hakikat sonrası) olarak kavramsallaştırılan bu olgu, hakikatin bütünüyle ortadan kalkması değil; nesnel olguların ve sınanabilir kanıtların, kamuoyunu manipüle etmek üzere tasarlanmış, duygusal olarak ikna edici kurgular karşısında belirleyiciliğini kaybetmesidir.

Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük kriz, gerçeğin basit bir yalanla ikame edilmesi değil; bizzat gerçeğin, kurgulanan hikâyelerle değerini yitirmesidir. Narin Güran dosyasına ilişkin haberleştirilen neredeyse her şeyin gerçek dışı çıkması, ancak kitlelerin bu gerçek dışı haberlere halihazırda dahi inanıyor olması, post-truth anlayışın baskınlığının ispatıdır.

Post-truth düzeninin kitleleri manipüle etmekte kullandığı en eski ve en kusursuz işleyen şablonlardan biri, şüphesiz medyadaki “cani anne” kalıbıdır. Toplumsal bilinçdışı, annelik olgusunu kutsallık, mutlak şefkat ve koruyuculuk üzerine inşa eder. Bir çocuk trajedisi yaşandığında, bu kutsal şablonun sarsılması kitlelerde devasa bir ahlaki boşluk ve öfke patlaması yaratır. Medya endüstrisi ise adaleti aramaktansa bu çiğ öfkeyi reytinge tahvil etmek için hemen “canavar anne” kurgusunu devreye sokar.

Narin davasında da anne üzerinden yürütülen haksız ithamlar ve asılsız kurgular; geçmişte adli hata literatürüne giren, yıllar sonra ise mahkeme kararlarıyla aklanıp beraatle sonuçlanan dünya tarihindeki trajedilerle sarsıcı bir paralellik göstermektedir.

Örneğin; Dört bebeğini arka arkaya kaybeden acılı anne Kathleen Folbigg, medya tarafından anında canavar ilan edilmiş, anne tam 20 yıl suçsuz yere yattıktan sonra, genetik bilimi, çocukların nadir bir genetik mutasyonla doğal yollarla öldüğünü kanıtlamıştır. British Columbia Üniversitesi’nde hukuk profesörü olan ve Folbigg’in davasını inceleyen bir kitap yazan Emma Cunliffe,”Bir ceza davasında, bir annenin çocuklarına zarar verdiğinden şüphelenildiğinde, iyi annelik kavramı çok daha daralıyor; bu nedenle sıradan görülen davranışlar şüpheli olarak değerlendiriliyor,” demektedir. [1]

Yine dokuz haftalık bebeği bir yaban köpeği tarafından kaçırılan anne Lindy Chamberlain, kameralar karşısında medyanın beklediği gibi ağlamadığı gerekçesiyle “bebeğini kurban eden tarikat üyesi” ilan edilmiş, toplumsal baskı altındaki adli tıp uzmanları daha sonra çürütülen gerçek dışı bir rapora imza atarak annenin onlarca yıl ceza almasına sebep olmuşlardır. Yıllar sonra dağda, köpeğin ininde, bebeğin giysileri bulununca “adli hata” anlaşılmış ve mahkeme anneyi tüm suçlamalarından beraat ettirmiştir. Lindy’nin medyaya ilişkin şu sözleri bugünkü durumla ne kadar da benzerdir “Bir şakaya gülümserseniz umursamaz olduğunuz söylenirdi, ağlarsanız rol yaptığınız söylenirdi ve her iki durumda da eleştirilere maruz kalırdınız.” [2]

Bu tip medya manipülasyonları ve post-truth anlayış sebebiyle cezalandırmaların bir diğer örneği de Amerikalı üniversite öğrencisi Amanda Knox’un başına gelendir. Amanda Knox, İtalya’da ev arkadaşı Meredith Kercher’ın vahşice öldürülmesi üzerine tutuklanmıştır.Cinayetin hemen ardından Amanda’nın polis karakolunun koridorunda sevgilisine sarılması, esneme hareketleri yapması ve kameralara donuk bakması İtalyan ve dünya basını tarafından “soğukkanlılık”, “psikopatlık” ve “suçluluk” delili sayılmış ve Amanda yıllarca hapis yatmıştır. İlerleyen süreçte DNA kanıtlarının polis tarafından kirletildiği, Amanda’nın tavırlarının katillikten değil ağır bir travma şokundan kaynaklandığı anlaşılmış ve İtalya Yüksek Mahkemesi tarafından 2015 yılında beraat ettirilmiştir.Amanda Knox, kendi durumunu şu sözlerle özetlemiştir:

Masumiyetim beni kurtarmadı çünkü medya bir hikaye uydurdu ve insanlar bu hikayeyi beğendi.” Amanda Knox [3]

Medya manipülasyonu ve post-truth anlayışın kurbanı olan, ancak yıllar sonra gelen beraat kararlarıyla masumiyetleri kanıtlanan Central Park Beşlisi Vakası ile Malcolm X Suikastı Davası da bu durumlara benzer sayısız örnekten sadece birkaçıdır.

Toplumsal histeri genellikle trajik bir olayın ardından halkın ve medyanın yarattığı devasa baskı ile tetiklenir. Toplum, adaletten ziyade hızlı bir intikam ve ahlaki meşruiyet devşirebileceği bir tatmin arzusu içindedir. Bu süreçte doğrulanmamış anlatılar, sırf çarpıcı ve öfke uyandırıcı olduğu için milyonlarca kez tekrarlanır. Post-truth çağındaki dengesizlik tam da burada başlar: Bir iddianın milyonlarca kez tekrarlanması onu delile dönüştürmez ama toplumun zihninde geri dönülemez bir “gerçeklik perdesi”yaratır.

Narin dosyasında da günlerce dolaşıma sokulan, reyting malzemesi yapılan ve sonradan neredeyse tamamının yalan olduğu anlaşılan asparagas haberler post-truth anlayışının en somut örnekleridir.

Mesela köyün ve ailenin adeta karanlık bir kurgusal tarikat ritüeli yürüttüğü algısını yaratmak için ortaya atılan “Tavşantepe’de satanik/ezoterik ayin yapıldığı için Narin öldürüldü” şeklindeki akıl dışı iddia, davanın magazinleşmesinin zirve noktasıydı. Adli, fiziki veya mantıksal hiçbir veriyle desteklenmeyen bu asılsız iddia, post-truth düzeninin kitleleri irrasyonel hikâyelere inandırma gücünün tam bir kanıtıydı.

Yaslı annenin, kızının acısını yaşamak yerine saçını boyattığı ve küpelerini değiştirdiği iddiası ise kadını kitlelerin gözünde canavarlaştırmak amacıyla üretilen en habis magazin kurgusuydu. Günlerce televizyonlarda, dijital kanallarda bu “estetik değişim” ve umursamazlık senaryosu tartıştırıldı, neticede anne mahkeme salonunda saçını açarak bu yalanı çürütmek zorunda bırakıldı.

Benzer şekilde, “anne ile amca arasında ilişki vardı” iddiası, aile hakkında inşa edilen karanlık suç hikâyesinin merkezine yerleştirildi. Medya ve kamuoyu bu senaryoyu mutlak bir olgu gibi tüketti; ancak dosyada bu ilişkinin varlığına dair hiçbir somut olgu veya delil ortaya konulamadı. Üstelik bu itham mahkeme gerekçeli kararına “anne ile amca arasında bir ilişki yoktur” şeklinde açıkça geçerek resmi olarak da çürütüldü.

Narin’in engelli ablası Tülin’in de yıllar önce aile içi bir cinayet sonucu merdivenden itilerek öldürüldüğü dezenformasyonu, resmi hastane kayıtlarında yer alan ölüm raporuyla kesin olarak yalanlandı. Bedensel engelli olan Tülin Güran’ın 2009 yılında hastanede solunum yetmezliği ve zatürre (pnömoni) tedavisi görürken doğal nedenlerle vefat ettiği resmen belgelendi.

“Halılar yıkanarak deliller temizlendi” iddiası günlerce manşetleri süsledi; oysa somut gerçek, halıların yıkanmadığıydı. Daha da önemlisi, Narin’in boğularak öldürüldüğü adli tıp tespiti ortadayken, yani ortada bir kan izi yokken halıların neden yıkanacağı sorusu bile kurulan büyük kurguyu bozmaya yetiyordu.

Narin’in nüfus cüzdanının delil bırakmamak adına profesyonelce çuvala konulduğu iddiası, Diyarbakır Barosu ve adli makamlarca yalanlandı; küçük kızın kimliği çuvaldan çıkmamış, adli prosedür ve teşhis süreçleri için ağabeyi tarafından sonradan getirilip adli makamlara teslim edilmişti.

Amca Salim Güran’ın işçisine telefonda “Kız öldü mü, sağ mı?” diye sorduğu haberi yüzünden 14 yaşındaki bir çocuk aylarca hapiste kaldı; sonradan dosyadaki gerçek telefon kaydının içeriğinin ve anlamının tamamen farklı olduğu ortaya çıktı.

Köyde geçmişte şüpheli şekilde ölen 15 çocuk olduğu şayiası, köylüleri bir “çocuk kırım şebekesi” gibi göstermek üzere dolaşıma sokuldu; oysa bu iddia bütünüyle hayal ürünüydü ve doğal çocuk ölümlerinin tüm Türkiye ortalamasındaki olağan tıbbi vakalarla eşleştiği saptandı.

Kurgusal Facebook hesapları ve paylaşımları üzerinden üretilen iftiralarda ise Murat Çınar Çatalca isimli sahte profil, kendisini akaryakıt istasyonunda çalışan bir tanık gibi göstererek amcanın araçla istasyona geldiğini ve ön koltukta battaniyeye sarılı Narin’in olduğunu iddia etti. Medya bu iddiayı hiçbir doğrulama yapmadan “kilit tanık” diye günlerce manşet yaptı; ancak bahsedilen saatlerde amcanın o istasyona hiç gitmediği, istasyonda böyle bir çalışanın bulunmadığı kamera kayıtlarıyla kesin olarak kanıtlandı.

Güran ailesi çok zengin, büyük bir servete ve gizemli siyasi bağlantılara sahip feodal bir yapı” efsanesinin de ailenin gerçek sosyo-ekonomik durumu incelendiğinde bütünüyle asılsız olduğu anlaşıldı. Gerçek, reyting üreten o muazzam “güçlü mafyatik aile” masalından çok uzaktı; aile fertleri 98 model araçlar kullanıyor, çocukları gurbette işçi olarak çalışıyordu.

“Hizbullah köyünde gizli silah depoları bulundu” iddiasının da hiçbir olgusal, adli karşılığı yoktu ve jandarmanın yaptığı tüm resmî aramalarda bu iddialar bütünüyle boşa çıktı.

“Anne, Narin istememesine rağmen çocuğu ısrarla kuran kursuna göndermeye çalıştı” yalanı bir “gazeteci” tarafından ortaya atıldı; halbuki aynı “gazetecinin” anneyle yaptığı röportajda annenin hava çok sıcak olduğu için o gün Narin’e dışarı çıkmamasını tembihlediğini söylediği ortaya çıktı.

“Ağabey uyuşturucu kullanıyordu” iddiası da somut adli tıp ve laboratuvar raporlarıyla kesin olarak yalanlandı.

Bunlar gibi binlerce gerçek dışı haber dolaşıma sokuldu ve sonuçta herhangi bir düzeltme dahi yapılmayarak bu yalanlar insanların zihnine kazındı.

Kolektif histeri dalgası ve “kamu güvenini ne pahasına olursa olsun yeniden tesis etme” paniği, hukuk kurumları üzerinde ağır bir psikolojik basınç oluşturur. Bu baskı altında rasyonel akıl devre dışı kalır ve yerini kolluk kuvvetlerinin tünel vizyonuna (tunnel vision) [4]bırakır. Polis ve savcılık, ilk andan itibaren zihinlerinde kurguladıkları veya medyanın dikte ettiği tek bir şüpheli profiline ve senaryoya odaklanır. Narin dosyasında da bu tünel vizyonu, rasyonel ceza hukuku metodolojisiyle bağdaşmayan ciddi mantık hataları üretmiştir. Örneğin ceza yargılamasının temel ilkeleri ve asli faillik statüsü tersyüz edilerek; maktule fiziken son temas eden, naaşı bir çuval içinde saklayıp gizleyen birincil şüpheli konumundaki Nevzat Bahtiyar’ın, kendisini kasten öldürme suçundan ve ağır cezadan kurtulmaya yönelik beyanlarına adli makamlarca üstünlük tanınmıştır. Nevzat Bahtiyar’ın asli fail olma ihtimali, sırf amca merkezli kurgulanan kamusal hikâyeye uyum sağladığı/sağlattırıldığı için tünel vizyonu tarafından perdelenmiştir.

Hayatın olağan akışına ve rasyonel insan psikolojisine tamamen aykırı motivasyon şemaları inşa edilerek; sekiz yaşındaki bir çocuğun “görmemesi gereken bir şey gördüğü için öldürüldüğü” yönünde bir senaryo yazılmıştır. Oysa çocuk psikolojisi ve sosyolojik gerçeklikler çerçevesinde, sekiz yaşındaki bir çocuğun iddia edilen türden bir olguya tanık olması halinde bile ceza hukuku bağlamında radikal bir öldürme kararı yerine, çok daha düşük yoğunluklu bir sindirme ve korkutma refleksinin devreye girmesi hayatın olağan akışına daha uygundur.

Şüpheyi köpürtmek adına sosyolojik kavramlar araçsallaştırılmış; geniş akrabalık bağlarına sahip Güran ailesi doğrudan “feodal aile” olarak etiketlenmiştir. Ancak gerçekte çekirdekleşmiş bir aile yapısına sahip olan bu aileye yönelik tanım, nesnel bir sosyolojik açıklama değil, suç anlatısını ve tünel vizyonunu tahkim eden ideolojik bir yafta haline gelmiştir.

Kurumsal inat ve toplumsal baskı, hukuki bir kılıfa ihtiyaç duyduğunda sahneye hatalı adli tıp yöntemleri, çarpıtılmış kayıtlar veya bilimsel geçerliliği olmayan manipülatif tespitler çıkar. Narin dosyasında da bu durum en uç noktaya taşınmıştır.

“Oda oda tespit yapan daraltılmış baz çalışması” kamuoyuna mutlak, teknolojik bir kesinlik gibi aktarılmıştır; oysa geçmişe dönük olarak bu hassasiyette bir oda tespitinin yapılmasının bilimsel olarak imkânsız olduğu uzmanlar, akademisyenler ve hocalardan oluşan bilirkişiler tarafından, makaleler ve mütaalarla ortaya konmuştur. Üstelik bu veri, dosyadaki somut kamera kayıtlarıyla dahi çelişmesine rağmen mahkemede birincil somut delil gibi kullanılmıştır. Yine fiziken yürümenin imkânsız olduğu keskin, taşlık bir alanda Narin’in hareket ettiğini iddia eden Ulusal Kriminal Büro (UKB) raporu, nesnel gerçekliğe meydan okunarak delil sayılmıştır. Üstelik resmi bir kurum olmayan, kar amacı güden bir limited şirket niteliğindeki UKB’nin teknik yetkinliği, (traktörü araba olarak görmesi veya çeşitli video montaj tartışmalarındaki “hatalı” tespitleri nedeniyle) ciddi şekilde tartışmalıyken bu yola başvurulmuştur. Bu asılsız ve çelişkili teknik kurguların ötesinde, dosyada Narin’in ailesini doğrudan suçlayacak tek bir somut, bağımsız delil yer almamıştır.

Ancak post-truth anlayış, tünel vizyonu ve ceza yargılamasında “delil” statüsünde kabul edilemeyecek “deliller” bir araya gelerek anne, ağabey ve amcanın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasına neden olmuştur.

Hukukun temel işlevlerinden biri, insanların en fazla öfkelendiği ve histeriye kapıldığı anda dahi ispat standardını, olgu ile yorum, gerçek ile kurgu arasındaki sınırı muhafaza etmektir. Demokratik bir hukuk düzeni, çoğunluğun kanaatini veya bilimsellikten uzak “mühendislik harikası” raporları cezalandırma ölçütü olarak kabul edemez.

Bir toplumun adalet anlayışı, yalnızca suçlunun cezalandırılmasıyla değil; yanlış kişinin cezalandırılmaması konusundaki hassasiyetiyle ve kendi kanaatini hakikatin kendisi sanma kibrinden arınmasıyla ölçülür. Aksi takdirde, insanların hayatları mahkeme kararından çok önce, üzerlerine kapatılan o güçlü, reytingi yüksek, uydurma “teknik” raporlarla bezenmiş karanlık hikâyelerin içinde mahvedilecektir.

Nitekim bugün, Narin’in aramızdan koparılışının o derin ve sarsıcı yıl dönümü. Reyting uğruna kurgulanan habis senaryoların gölgesinde hakikat perdelenirken; geride kalan acılı aile, bir yandan evlatlarının dinmeyen yasını tutuyor, diğer yandan kapı kapı gezerek hem kaybettikleri çocukları hem de demir parmaklıklar ardına itilen aile fertleri için şeffaf ve gerçek bir adalet istiyor.

İzlemeyenler için “Şeytantepe” belgeselinin linkini bırakıyorum. Farklı bir perspektif sunabilmek umuduyla…

#narinveailesiiçinadalet

https://www.youtube.com/watch?v=iMn0bEshf6w

[1] https://www.bbc.com/news/world-australia-65830799

[2]https://www.bbc.com/culture/article/20231019-the-mother-wrongly-convicted-of-murder-who-always-insisted-a-dingo-killed-her-baby

[3]https://www.theguardian.com/us-news/2019/jun/15/amanda-knox-accuses-media-of-depicting-her-as-maneating-murderer

[4] https://www.hukukihaber.net/oncesiz-ve-sonrasiz-bir-sorun-adli-hata

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR