HALKWEBYazarlarKalabalıkların Hükmü, Tarihin Kararı: Kılıçdaroğlu ve Siyasi Hafızanın Kısa Ömrü

Kalabalıkların Hükmü, Tarihin Kararı: Kılıçdaroğlu ve Siyasi Hafızanın Kısa Ömrü

Kemal Kılıçdaroğlu, bugün Türk siyasi tarihinin en yoğun ve sistematik linç kampanyalarından birinin odağında yer alıyor. Bu taarruzun en trajik tarafı ise saldırının yalnızca ideolojik rakiplerinden değil, bir dönem arkasında saf tutan kendi seçmen kitlesinden de gelmesidir. Dünün “adalet yürüyüşçüsü”, bugünün konjonktürel öfkesiyle “koltuk sevdalısı”, “bölücü” ve hatta iktidar blokunun “gizli ortağı” olmakla itham ediliyor. Bu ithamların en ağır, en yıkıcı ve dolayısıyla en haysiyet kırıcı olanı, şüphesiz iktidar ile gizli bir pakt kurduğu iddiasıdır. Oysa rasyonel mantık ve hukuk felsefesinin en temel kuralıdır: İddia ne kadar büyükse, sunulması gereken somut delil de o denli güçlü olmak zorundadır. Siyasi niyet ile siyasi netice, felsefi ve pratik açıdan iki ayrı kategoridir. Bu iki kavram birbirine karıştırıldığında siyaset, somut gerçeklerden koparak tamamen algı ve varsayımların yönettiği bir alana dönüşür.

Kılıçdaroğlu’na yöneltilen bugünkü kolektif öfke, demokratik siyasetin doğası gereği sosyolojik bir veri olarak elbette incelenmeye değerdir. Ne var ki Platon’un asırlar önce ayırt ettiği gibi; kitlelerin değişken kanaatleri (doksa) ile hakikatin kendisi (episteme) çoğu zaman aynı düzlemde buluşmaz. Seçmen iradesi günlük siyasetin meşruiyet zeminidir, fakat tarihsel hakikatin nihai mahkemesi değildir.

Kılıçdaroğlu’na yöneltilen “kendi tabanı bile ona sırt çevirdi” tezi, bugünün sığ siyasi polemikleri için elverişli bir malzeme olabilir, ancak felsefi derinlikten yoksundur. Hepsinden öte, Kılıçdaroğlu’nun omuzlarında taşıdığı ağır siyasi ve kişisel maliyet kasıtlı olarak göz ardı edilmektedir. 78 yaşına gelmiş, ailesinin zorlu sağlık mücadeleleri verdiği bir dönemde, siyasi birikimi ve bürokratik ahlakı tescilli bir devlet adamının, kendisini bu denli ağır hakaretlerin, medya suikastlerinin ve sistematik dezenformasyonun hedefi haline getirmesini sığ bir “koltuk sevdası” ile açıklamak rasyonel bir mantıkla bağdaşmaz.

İktidar hırsı, doğası gereği konfor, güç ve prestij arar; oysa Kılıçdaroğlu’nun ödediği bedel tamamen haysiyet suikastı ve ağır bir psikolojik baskıdır. Hayatının en hassas döneminde, ailesinin bu zorlu sağlık mücadelesinin ortasında bir insanın bu lince göğüs germesi, kişisel menfaat ajandalarıyla açıklanamayacak kadar büyüktür.

Haliyle Kılıçdaroğlu’nun da Türk siyasi hayatında şahsi ikbalini değil, kurumsal bir misyonu öncelemiş olabileceği düşünülmeye değerdir. Aristotelesçi mantık uyarınca; bir insanın tercihinin stratejik olarak “yanlış” olduğunu iddia etmek meşru bir haktır; fakat bu insani tabloda ona ahlaki bir “kötü niyet” veya “basit bir koltuk aşkı” atfetmek mantıksal bir safsata ve vicdani bir körlüktür.

Meseleyi sadece basit bir koltuk savaşı veya liderlik yarışı olarak okumak, Türkiye’nin ve CHP’nin karşı karşıya olduğu büyük dönüşümü ıskalamaktır. Zira Türkiye; bölgesel ve küresel hatlarda derin bir jeopolitik süreçten geçmektedir. Güvenlik politikalarının dış politikayla bütünleştiği bu devlet merkezli dönemde, köklü siyasi partiler sadece seçim kazanma araçları değildir; aynı zamanda devletin kurumsal dengelerinin birer parçasıdır.

Devletin güvenlik ve istihbarat bürokrasisi, popülist ve rüzgara göre yön değiştiren aktörleri her zaman bir “güvenlik açığı” veya “öngörülemez risk” olarak kodlar. Kılıçdaroğlu’nun bürokratik geçmişi ise devlet kurumlarının işleyişine ve sürekliliğine daha yakın bir siyasi profil ortaya koyar. Kılıçdaroğlu’nun bürokratik kökeni, devletin en kritik mali-idari hafızasından gelmesi, devlete yapısal bir süreklilik ve rasyonellik vadeder. Buna karşın, tamamen popülist rüzgarlarla, sosyal medya dalgalarıyla veya kontrolsüz finansal/asimetrik ağlarla büyüyen yeni nesil aktörler, devlet bürokrasisi tarafından her an yön değiştirebilecek birer yapısal risk olarak görülür.

Bu bağlamda son dönemde birdenbire ortaya atılan yeni çözüm süreci hamleleri, devlet aklı için çok net bir anlam barındırıyor. Bu hamleler, devletin yakın ufuktaki büyük bir küresel ya da bölgesel savaş tehdidini önceden okuduğunu ve iç cepheyi hızla tahkim etmek istediğini göstermektedir. Böylesine tehlikeli bir jeopolitik virajda, devlet aklı muhalefette radikal ve kontrolsüz savrulmalar istemez. Bu çerçeveden bakıldığında, Kılıçdaroğlu’nun maruz kaldığı ağır lince rağmen sergilediği sarsılmaz direnç, sadece partisini koruma dürtüsü değildir; devlet mekanizmasının sürekliliği ve kurucu hafızanın muhafazası adına yapılmış çok ciddi bir fedakarlıktır.

İşte tam bu noktada, CHP içindeki mücadele sığ bir tüzük veya delege rekabeti olmaktan çıkmaktadır. Ekrem İmamoğlu ve çevresinin temsil ettiği “yeni nesil pragmatizm”, neo-liberal dünyanın belediyecilik ve ihale ağları üzerinden yükselen bir “şirket-siyaset” modelidir. CHP ise anayasal kurucu kimliği temsil eder. Kurucu partinin limited şirkete dönüşmesi, devletin omurgasında tehlikeli bir boşluk yaratır.

İmamoğlu ve çevresinde toplanan sermaye odaklı, pragmatik yeni siyasi ağlar, asırlık cumhuriyet partisinin kurumsal yapısını ve siyasi mirasını adeta bir şirket mantığıyla dönüştürmek istedi. Ortada açık bir “partiye çökme” ve kurucu iradeyi tasfiye etme girişimi vardı. Siyasetin bu şekilde şirketleşmesi, kamu kaynakları ve belediye iştirakleri üzerinden yükselen bir ticaret modeline dönüşmesi, devletin kurumsal mimarisinde muhalefet kolonunun çökmesi anlamına gelir.

Nitekim bu pragmatik yapıların, seçim kazanma uğruna asimetrik dini veya seküler odaklarla (örneğin kamuoyuna yansıyan Süleymancılar bloku iddiaları gibi) kurduğu organik ilişkiler, devletin kurumsal istihbarat ve güvenlik bürokrasisi (özellikle MGK ve emniyet istihbarat bürokrasisi) tarafından genellikle bir “iç sızma riski” olarak yakından izlenir.
Siyaseti bir pazarlık masasına indirgeyen bu ilişkiler, devletin güvenlik merkezlerinde alarm zillerinin çalmasına neden olur. Kılıçdaroğlu’nun temiz kurumsal geçmişi bu sızmalara karşı bir baraj oluştururken, kurucu hafızayı koruma refleksi doğrudan bir milli güvenlik duvarına dönüşmektedir.

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin çıkışları sadece iktidar bloğunun siyasi hamlesi olarak okunamaz. Türk devlet geleneğindeki “devlet ana omurgasını koruma” refleksini de hesaba katmak gerekir. Bu nedenle Bahçeli, CHP’nin bu pragmatik sermaye gruplarının eline geçerek “milli eksenden” kopmasını devlet adına bir tehdit olarak görüyor olabilir. Dolayısıyla buradaki gerilim, sığ bir isim rekabeti değil; partinin ve dolayısıyla devletin ana omurgasının gelecekte hangi çizgide duracağına dair derin bir hegemonya savaşıdır.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasi kariyerindeki her kararı kutsamak, her stratejisini hatasız bulmak zorunda değiliz. Siyaset bilimi onu rasyonel normlarla eleştirecektir. Ancak onu fütursuzca “koltuk sevdalısı” ilan etmek için de insani ve siyasi motivasyonlarına dair elinizde somut verilerin olması gerekir. Kitlelerin dönemsel öfkesi bu hakikati değiştirmez.
Churchill’in sandıkta reddedildiği gün onun tarihsel yürüyüşü son bulmamıştı. Menderes’in trajik idamı ile Yassıada kararlarının TBMM tarafından yırtılıp atılması arasında yarım asırlık bir adalet dersi saklıydı. Demirel ve Ecevit’i tasfiye ettiğini sanan askeri vesayet, tarihin ironik akışında onların yeniden lider oluşunu izlemek zorunda kaldı.

Çünkü tarih bize defaatle göstermiştir ki: Kitlelerin öfkesi akışkandır, medyanın manşetleri değişkendir, siyasi çoğunlukların hükmü geçicidir; tarihin adaleti ise çok daha yavaş işler. Kılıçdaroğlu’nun şimdiki durumu onun bugünkü siyasi sermayesini tüketebilir, ancak tarihsel meşruiyetini ve kurumsal haklılığını ortadan kaldırmaya yetmez. Kaldı ki bugün ona en ağır sözleri sarf edenlerin, yarın derin bir mahcubiyetle tarih sahnesinden çekilmeyeceğini de kimse garanti edemez.

YAZARIN DİĞER YAZILARI